6.3.11

Kırılmış bir hikâye



1. Ayşe’nin evliliği

            Böyle soğuk hatırlamıyordu. Çatıdan inen kar suları kesilmiş, saçaklar sivri dişleriyle gülümserken ışık, saçağın yalancı beyazını hafifçe parlatıyor, Ayşe hanımın içini acıtıyor; geçmiş her seferinde kendini duyumsatmayı başarıyordu.
            İki katlı gecekondunun alt katında oturuyor, ailesiyle. Aile? Kocası ve kızı. Birlikte… Kızının gözü kör, boyalı düşlerinden başka ilgilendiği yok, eve nerdeyse uğramıyor. Kocası… Yıllardır nasıl dayandı bir kendi biliyor bir Allah, ama niye dayandığını kimse bilmiyor. Şayet bu soruyu yıllar evvel de böyle cesurca sorabilse ve diyebilseydi ki “Ben bu herife niye katlanıyorum?”, gerçekten bugün ki gibi eli kolu bağlı kalır mıydı? ‘Çaresizlik’ ne demektir, işte bunu Ayşe hanım gayet iyi bilir. Ne yazık ki artık çok geç. Hayatını anlamsızlaştıran bu sorunu vaktiyle sorgulasaydı belki… Ama yok, yine de öyle işlere kalkışamazdı. Rıza’yı hiç sevmedi, doğru, ama Rıza hiçbir zaman saygıda kusur etmedi. İyi kötü kocalık yaptığından o da karılık ediverdi. Alışveriş. Hesap. Kızının tüm aksiliklerine, aşırılıklarına göz yumduğu gibi üniversiteye girmesine de önce Rıza destek oldu. İnsan evladıdır, hakkını ödeyemez ama sevgi? O hiç olmadı, bulunamadı, yeri saygıyla, sabırla, bağlılıkla doldurulmaya çalışıldı. Fakat bu kadim boşluk asla doldurulamadı, tamtakır bir varil gibi her rüzgârda yalpaladı. Kocası da bilir ya elinden de gelmez daha fazlası. Bir çift ince laf  bilmez, okşaması bile başka türlüdür. Sıradan, çoğu kez kaba. Bir ağaç nasıl durduk yere çiçeklemezse… Önceleri kudurur, el kaldırır, döver, söver, odalara kilitleyip yemek vermezdi. İnkâr etmez; ne yaptıysa karısının onu beğenmeyişindendi. Gelgelelim kendini sevdiremedi asla, çuval değil ki içine onu bunu tıkıp gerekmeyeni çıkarsın.
Bir çocukları olunca fırtına biraz olsun yatıştı. Kocasına verebileceği en güzel armağan; daha fazla sürgün veremeyecek evliliklerinin tek meyvesi: Filiz. Bir evlat kocasının hakkıydı, daha fazlası değil. Ondan sonrakilere Ayşe hanım her zaman engel oldu.
Aklında, yılların yıpratamadığı yirmilik adam fotoğrafı. Ayşe hep Ali’ye tutkun kaldı. Öldü mü kaldı mı bildiği yok ama onu düşlemekten vazgeçemedi. Korkak! Ciğeri beş para etmez herif! Ailesi istemedi diye kaçtı ondan, dönüp de sormadı bile.
            Kapalı tutulduğu odalarda dine sığındı Ayşe hanım meşgale olsun diye, kocası ilişmesin diye. Gündelik hayattan kopuşu bu günlerde başladı. İçten içe eriyip tükenir, inleten yakarışlarına çare bulamazken kimsenin onu duymaya, görmeye niyeti yoktu, sanki hiç var olmamış gibiydi. Ondaki ısrarlı kayıtsızlığı gören Rıza’da ibadetten geri duramadı; öyle ki karısına söz geçiremeyen değersiz koca için de iyi bir sığınaktı.
Kocasının inmeli sesi her yandan duyulurken o işitmemeyi başarıyor. Güneşten bile kaçarken hâlâ dualarının sonuna kendinden bir şeyler gizliyor.

2. Ali Beyin Sancıları

O sabah binaların kuytularında vınlayan rüzgârın sesiyle uyanmıştı, sokağın sakinleri. Ortalık beyaza kesmişti. Belediye otobüslerinin dimdik yokuşları zincirlerle bile çıkamadığı, güvercinlerin gagalarının donduğu bir gündü. Soğuk hava pervazlardan sinsice sızıyor, girdiği her yeri buza kesiyordu. Pencere altlarına gelişigüzel sıkıştırılmış onca bez parçası, gazete kağıdı fayda etmiyordu. Mevsim, bir yolunu bulup insanın içini üşütüyor, kanını donduruyordu. Akşama epeyce vakit olmasına karşın gökyüzü devamlı pusluydu; Güneş, bulutların ardında bir yerlerde unutturmuştu kendini.
Uğur Mumcu cinayetinin üzerinden koskoca bir hafta geçmişti ama ortada süpürülen deliller dışında yeni bir gelişme yoktu. Cinayetin şeriatçı bağlantıları konuşuluyor ama ilerleme kaydedilemiyordu. Soruşturma çok yönlü ve anında başlatılmıştı; kimin neyi soruşturduğu belirsiz olmasına karşın.
Ankara: dayanılmaz kent, başkent. Ankara kışı yine çekilmez, sert ve uzlaşmazken ayın son günü de hayatın son günüymüşçesine hoşnutsuzlukla yüklüydü.
Naciye hanımın sabahki boz bulanık çayından mı, peş peşe yaktığı sigaraların ağzında bıraktığı o tarifi zor, tortulu, keskin tadından mı bilinmez, ölesiye keyifsizdi. Her gösteride, her basın açıklamasında, her konserde, her toplantıda, aylardır her haber bülteninde, her gazete fotoğrafında onu görmüş, işin garibi “benzettim” de diyememişti. Yıllar beleğini bu denli yormuş olabilir mi? Hayır yanılmıyordu, keşke yanılsa. Almayacağı gazeteleri bile alır oldu. Çalışma masasına yaydığı sayfalar onun yüzüyle renkleniyordu. Böyle benzerlik mi olur? Acıyla ve hınçla büzülen yanaklarındaki pembelik, elinden düşürmediği kırmızı karanfil gibi yüklü bakışlar… Aradan otuz yıl geçti fakat…
Boyun eğmekten başka tutar yolu kalmayıncaya dek inanmadı. Kendini tutamıyor Ali bey ve iki gündür kapalı kapılar ardında gözyaşı döküyor. Tozlu geçmiş içine batıyor. Hıçkıramıyor, kim bilir belki de bu yüzden rahatlayamıyor. Ne aradan geçen onca yıl, ne boy boy çocukları, ne Naciye hanım… Aklı söz dinlemiyor.
Yaşanmışlıkları silip atması olanaksız. Oysa bu acılı yükü biraz olsun hafifletebilmek uğruna nelerle uğraşmadı! Huzurevleri, kimsesiz çocuklar… Bir gün, iki gün rahatladı, yalnızca iki gün yüreği daralmadı, ruhu sıkılmadı. Gelgelelim çok geçmeden Ayşe’nin melek yüzü, dalgalı açık kestane saçları, boyu posu yeniden gözünde belirmeye başladı. Doyamadığı. Teninin kokusu burnuna ulaştığı anda gülüşü kulaklarında çınlamaya başlıyordu. Ağladı, dövündü, etini çimdikledi ama faydasız.
Elleri, o zamanlar biçimli olan elleri… Yumruğunu balyoz gibi masaya indiriveriyor. Ali beyin parmakları donuyor, acımıyor. Bir unutabilse…
“Ali kapıya bakar mısın?” Naciye’nin sesi bu.
“Kapı değil hayatım, yanlışlıkla kalemliği devirdim de…”
Hayatım? Sallanan kalemliği sabitlerken içini kemirmeye devam ediyor. Hayatım, şekerim, tatlım, cicim… Naciye iyi kadın, çocuklarının anası, hoş da, üstelik sadık ama bu nitelikleri ona aşık olmadığı, olamadığı gerçeğini  değiştirir mi? Değiştirmiyor.
Gece düşünde, gündüz düşündeydi. Davarın peşine gittiği günlerde Ayşe defterine karaladığı şiirler, söylediği türkülerdi. Dizeleri, kavalı, sesi, coşkusu, her şey ama her şey. Nedeni.
Kapı usulca tıkırdıyor ve Naciye hanım aradan kafasını uzatıyor. Bu kadının da böyle acayip huyları var, her zaman tetikte. ‘Kapıyı kim çalmış, kocası?’ Pek kibardır, doğrusu tam da bir hanımefendidir. “Kalemliği devirdim canım, kapı zili zannetmişsin.” Hemen gitmeye niyeti yok. Konuşmak, birtakım kötü durumlara karşı uyarmak istiyor ama besbelli Ali beyden çekiniyor. Sorgulayan bakışlarına daha fazla dayanamıyor Ali bey: “Hayır, hasta filan değilim, bir sıkıntım da yok. Olursa ben sana söylerim, tatlım.” Al işte, bu sefer de ‘tatlım’.
“Bir kahve yapsam, karşılıklı içer miyiz?”
“İçeriz.” Elini verdin mi kolunu unut.
En sonunda anasına açılmıştı. Anası umuduydu Ali’nin, babasını ikna etse etse o ederdi. Ağlaya sızlaya anlatmaya çalıştı fakat dinletemedi derdini. Öfkeli anasının dişlerini sıkarak savurduğu küfürler tüm hayallerini ezdi geçti. Gerçek kıyametse akşamleyin koptu, babası evvela bağırdı çağırdı, hırsını alamayınca dövüp sokağa attı. ‘Onun sevdasından daha uğursuz bir sevda henüz dünyaya gelmemiş, yer yarılaymış da onun gibi bir it yok olaymış.’
Bu denli benzerlik olası mı? Gazeteyi arayıp muhabirin numarasını istesem…
Ayşe’de benzer durumlarla karşılaşmış, yine de bir çıkış yolu bulmuştu: “Kaçalım Ali.”
Peki şimdi emekli memur Ali bey? Kimsenin sezemediği bir mal varlığının sahibi. Naciye hanım bile anlamayamadı bu bereketi ama kocasına kara çalmaktan kaçındı her vakit. Kooperatifin kurucularındandı ve tüm hak sahiplerinin yatırdığı paralar, ödenecek tutarlar, gelir-gider hesapları onun elinden geçerdi. Başta bir yanlışlık sonucu yüklü bir para kaldı kasada ama  kimse kuşkulanmayınca o da düzeltmedi. Sonra işi kitabına uydurarak büyükçe bir servetin adımlarını atmaya koyuldu. Bankada parası, evleri, lüks arabası… Ancak bütün varsıllığı onu bambaşka şeylerden mahrum etti; bu bolluğu anlatamadığı karısından, evlatlarından, dostlarından, arkadaşlarından uzaklaştı. Kişiliği bile silinmeye başlıyor gibiydi, en azından Ali bey böyle düşünüyordu. Biliyordu kalan ömrü yitirdiği duyguları - mutluluk diyemiyordu - aramakla geçecekti ama bu öyle dipten, öyle sessiz ve de tek başınaydı ki kimsesizlikle kıvranırdı. Tüm yoksunluklarında yatıştırıcı gibi ‘Ayşe’yi düşündü, onunla rahatlayabildi. Kaybedilene yüklenen abartılı bir değer, kavuşulamayan kafasında dolanıp duran tek amaç, bir efsane, bir masal kahramanı, belleğinden silinmediği düş. Yıllarca ağlamamıştı oysa bugün her şeyi sil baştan yaşamaya hazır sıcak yaşlar süzülüyor yanaklarından.
Korkusunu yenemedi. Koca cevizin ardından çıkıp da “Buradayım” diyememiş - kımıldasa toprağa dağılan kurumuş yapraklar onu ele vermeye hazır - bir an evvel direncinin kırılmasını beklemişti. Umudu zedelenen Ayşe gün ağarana kadar sabırla yolunu gözlemişti.
Bir hafta sonra evdekiler Ali’yi Ankara’ya dayısının yanına gönderdiler. Çalışıp para kazanacak, biriktirdiklerini dayısına verecek, dayısı da eve yollayacaktı. ‘Sadece işiyle ilgilenecek, olmayacak hayaller kurmayacaktı.’
Ayşe’yi koca cevizin arkasında bırakırken geçmişi içine gömdüğünü sanıyordu. Ama o toprağı çalı çırpı bürümedi. Aradan bir yıl geçti geçmedi, dayısı memlekete gitti. Ali’yi kimse çağırmıyordu, dayısı döndüğünde Ayşe’nin düğünü olacağını söyledi. ‘Uzak birine varıyormuş.’
Fakat o kız kim? Elinde değil, bu benzerlikten ürperiyor. ‘Ya kızıysa’ demekten kendini almıyor. Neden olmasın halbuki, aradan otuz koca sene geçti. Küllenmiş aşkları herkesin belleklerinden silindiği gibi, o yabancıdan bir kız çocuğu da olmuştur. Ayşe’nin kızı? Adı ne kim bilir; Sevda, Gamze, Gonca, Sevil?
Naciye kahve getirecek ama canı ne kahve içmek, ne karısıyla konuşmak istiyor. Sessizce dışarı atıyor kendini, soğuk havayı ciğerlerinde hissetmek kafasındaki uğultuyu biraz dindirmeli. Islak kaldırımlarda dolaşmaya koyuluyor Ali bey, aklındaki takıntıyla huzursuz derin derin soluyor.


3. Filiz’in yakarışları

Bu denli acımasızken sessizlik, insanlar da aynı ölçüde umarsız. Bir denge ki eli kolu bağlı oturmak, gıkını çıkarmamak doğallaşmış. Aklım almıyor. Tüm perişanlıklara bu kadar seyirci kalmanın neresi doğal?
‘Boş işler’le, ‘bana kalan işler’le uğraşıyorum. Yargılaması kolay elbette. Fakat içim hiç bu kadar rahat olmamıştı ki. Bazılarının tiksinerek iğrenç bulduğu, bazılarının acımayla karışık gülünç bulduğu ama benim huzur bulduğum...
Eski bir söz var yahut ben eski sanıyorum: ‘Hayat kitaplardaki gibi değildir.’ Kim söylediyse önünde eğilmeye hazırım. Eğer tersi olsaydı ilk desteği en yakınımdakilerden, yani ailemden alırdım. Öyle olmadı, benden ilk kaçanlar, beni ilk reddedenler onlardı. Eleştiren, hızını almayınca karalayan. Yazıldığı gibi. Yine de tuhaf, yakınındakiler kaçacak delik ararken tanımadığın kişiler sana omuz veriyor.
Babam benden nefret eder hale geldiğinden beri - annemin hiçbir olaydan haberi olmaz zaten - eski köprülerimi de yıktım ama sınırsızlığından da bir sonu var. Bu cendere boğazımı sıkmaya başladığından beri tüm gücümün çekildiğini görüyorum. Dahası elime babamla düşman olmaktan başka ne geçiyor? Düpedüz kanlı bıçaklı olmanın eşiğindeyiz. Öğüt diye savurduğu küfürler, bakışlar… tanık olmayanlar inanmaz. Ya annem? Zavallı kadın. Sessizliğinde boğuluyor, haberi yok. Çabucak işlerini bitirip odasına kapanıyor, ne zaman çıktığını Allah bilir. Nasıl bu kadar pervasız anlamıyorum. Dünyadan bu denli elini eteğini çekmesine şaşıyorum. Halimi hatırımı sormamasına alıştım ama babamın düşmanlık beslediğini de mi görmüyor? Görmezden mi geliyor yoksa?
Babamla baş başa kalınca dakikalar uzadıkça uzuyor, katlanılmaz laflarını söylesin de kendimi bir an önce dışarı atayım diye bekliyorum. Zaten fırsat kolladığı belli, rahatlaması gerek ve sonra annem gibi odanın birine kapanıp saatlerce... İşte hazırlanıyor, hissedebiliyorum. Boynundaki damarlar şiş şiş, biri ritimsiz atıyor. Sinirden. Gözleri köpüreceğini müjdeliyor. Çok fazla uzatmıyor:
“Ne bekliyorsun, çık git hadi, o her şeyden değerli arkadaşlarının yanına git. Seni yalan hikâyeleriyle aldatmaya devam etsinler.”
Durgunluk. ‘Ne desem için rahatlar baba?’ Lütfen çabucak sövüp sayar mısın?
“Koş hadi, durma, bizi de boş ver ama sakın başın derde girince kapımı çalma.”
Gülmek istiyorum fakat o kadar ciddi anlatıyor ki çekiniyorum. ‘Avut kendini baba, hiçbir ayrıntıyı atlama.’
“Hiçbir şey istemiyorum.”
Susacak, düşünecek diye beklerken hemen atılıyor:
“Eğer bu sefer de gidersen bir daha bu eve giremezsin. Anladın mı? İyi düşün, ona göre...”
Sözcüklerin boğazını yakmıyor mu? Nasıl benden bu kadar tiksinir hale gelebildin? ‘Gidiyorum baba.’
Bu adama öyle şiddetli acılar çektirmek istiyorum ki inim inim inlesin ama hemen peşinden vicdanım devreye giriyor. ‘Kalpsiz misin kızım?’ O zaman kendime zarar vereyim de değerimi anlasın, hiç yoktan evladı olduğumu hatırlasın diye düşünüyorum; ateş düştüğü yeri yakar mı emin olamıyorum. ‘Ben senin kızınım’ diyeceğim, sözcükler yine dilimin ucunda, yüzüme bakmayınca gerisingeri yutuyorum. Acaba hapse düşsem sahiplenir misin beni, arayıp sorar mısın? ‘Kendi düşen ağlamaz, ben defalarca uyardım’ der geçersen…
Yavaşça ayağa kalkınca birden ayaklanıyor. Hazırlıklıymışsın, prova mı ettin baba? Demek sonsuza dek açılmayacak kapın yüzüme? Ben de bacadan girerim baba, ha ha ha. Evden çıkarken düşüncelerimden ödün vermediğim için huzurluydum ki, sertçe kapanan kapının metalik gürültüsü anında huzurumu tepetakla etmeye yetti. Söylenenler yavaşça bütün uğultusuyla kafamda yankılanmaya koyulmuştu. Sinirlerimi biraz olsun dengelemeyi başaracak havasız, tozlu ve kalabalık belediye otobüsü uzakta beliriyor.
Yolcuların çoğu benimle birlikte iniyor. Yolun karşı tarafı polis araçlarıyla işgal edilmiş, savaş filan mı çıktı memur bey? Sağdan soldan telsiz sesleri işitiliyor. Sizi cümbüşünüzle baş başa bırakayım, işlerim var. Oyalanmak anlamsız. Gümüşçüler çarşısına giriyorum, aynalar arkamı kolluyor. Vitrinlerin buğulu ışıkları takılara büyülü, mistik bir hava katıyor. Süs, boya, göz boyama. İşçiliği güzel bir kolye gözümü alıyor. Küçük, hafifçe yuvarlatılmış, ortasında gök mavisi bir taş. Alsam? Evden kovulmuş kız çocuğu için yeterince param var. “Buyrun, aynanın önünde deneyin.” Yüz hatlarımı mı belirginleştirdi, omuzlarımı mı? Yanaklarımdaki pembelik… ‘Gözlerimi açığa çıkarmış.’ Sırıtıyorum? Halbuki sırt çantama bir avuç gerginlik, bir tutam da tehdit ve gözdağı koymadım mı? “Hediye paketi yaparsanız…” İnsan kendine hediye alır mı, nerden çıktı bu Filiz hanım? ‘Bir yerde oturup bizimkilere ulaşmam  gerek artık.’
Tabureleri sokağa taşmış çayevlerinin sokağa uzak bir köşesine oturuyorum. Sormadan çayım geliyor. Sıcak ama ferahlatıcı. İlk yudumun peşine sigaramda tütmeye başlıyor. Çiğleşen kahkahalar, telefon melodileri, kolonlardan yayılan müzik yayını; hepsi bir olunca içerisi dışarıdan daha kalabalık duygusu uyandırıyor. Fakat bizimkiler de burada. Şaşkınlıkla karışık bir sevinç dalgası içimi kaplıyor.
“Filiz herkesi tutukluyorlar, ona göre sen de ortalarda dolaşmasan iyi edersin. Evine git, bir süre kimse yüzünü görmesin. Ortalık durulunca…”
“Ama daha biraz önce evden kovuldum, gidemem.”
 “Başka çaremiz yok Filiz, herkes evine gidecek ya da tutuklanacak. Evine git, kendini affettirmenin bir yolunu bul. Onlar senin ailen, affedeceklerdir.”
“Yapamam, babamı tanımıyorsunuz, düşman gibi.”
Daha fazla oturmanın, lafı uzatmanın anlamı yok. Eve gidemem, imkansız! Başka birinde, herhangi bir akrabanın yanında kalsam… Kimseyle de merhabam kalmadı ki.
Sonra ne oldu tam bilmiyorum, karnım parçalanırcasına ağrımaya başladı. Rastgele bir yere oturmak zorunda kaldım, sancılı bir hafta beni bekliyordu. Sonra birdenbire telsiz seslerinin her tarafı sardığının farkına varmamla nefes dahi alamadığım, ter kokan kalabalığın ortasında buldum kendimi. Herkesin, her şeyin ortasındayken çekiştirmeye başladılar yaka paça. Ardından kalabalık açılıp merkez yırtılınca siyah camlı bir minibüsün içine tıkılıverdim. Ne yardım isteyebildim, ne bağırabildim. Bacaklarımda ıslaklık duyuyordum. Ellerim kelepçelenmiş, ağzım çoktan bantlanmıştı. Aracın koridorunda yüzükoyun yatıyordum, kafamı yukarıya kaldırmama izin vermeyen bir ayak sırtıma basıyordu. Motorun gürültüsüyle yola koyulduğumuzu anladım. Birdenbire babamla son konuşmamız geldi aklıma. Tutuklanırsam beni sahiplenir miydi?
Araç gidiyor, geleceğimin virajlarında sert dönüşler yapıyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder