7.7.11

Bombacı






Kapı tıslayarak açılıyor, önümdeki teyzenin yetişeceği bir yer yok anlaşılan ama benim var; sabah otogarda olmam gereken saatte orada değildim ve şimdi bakanlığa kırk beş dakikada varmam gerekiyor. Dış yüzeyi incelmiş, grimsi boyası çoğunluk dökülerek kirli sarıları ortaya çıkmış bavul o denli ağır ki teyzeye usta işi çalımlarımdan birini atamıyorum. Yanındaki ufaklığın gözü ise bavulla benim aramda gidip geliyor.
Can sıkıntısı şu günler üzerime öyle yapıştı ki, sanırım bundan Sedat’ın teklifine hayır diyemedim. Dostluk, arkadaşlık bir yana elbette; ama bu bavulun böylesi ağır olacağını nereden bilebilirdim.
Burcu’yla atışmalarımız –yok yok, düpedüz kavgalarımız- bıkıp usandırıyor artık. Her büyük kavgayı tatillerle, eğlencelerle hasıraltı etmek az çok işe yarıyor ama deşilen sorunların tortusunu hep geç fark ediyoruz. İki kez Amasra, birer kez de Balıkesir, Kapadokya ve İstanbul tatilleri bile ilişkimizi ayaklandırmaya yetmedi. Yaralıyız anlaşılan ve çareyi her seferinde dışarıda arıyoruz.
Bu çocuk ne doldurdu bunun içine, aceleden açıp bakamadım da. Ürküyorum artık, bilmediğim yerlere gitmekten, tanımadığım insanlardan, gizemli paketlerden. Bavulu bir elimden ötekine aktarıp yolun karşısına geçiyorum. Güneş en tepede ve sırtımdaki gömlek şimdiden ıslandı.
Sedat evinin kapılarını bize açınca tatili epey ucuza getirdik. İki oda bir salonun salonunu bize ayırınca, ne yalan söyleyeyim, dünyalar benim oldu. Gündüzleri geçmişimin ayak izlerinden Burcu’yu habersizce sürükleyebilecek, geceleri ona sarılıp uyuyabilecektim.
İki, üç ayda bir insan on altı kilo alır mı? Burcu, iyi ki nicedir görüşmüyoruz.
Yoksa Sedat yanlış mı biliyor, bakanlığın yerini cehenneme yakın tarif etmişti; iyi ama işte tabela, Kültür Bakanlığı yazıyor, burası da bakanlık. Bavulun kulpuyla ıslak birlikteliğimi bırakıp girişteki kulübeye yanaşıyorum. Kapı, pencere rüzgâra teslim edilmiş. Artık her yerde güvenlik var.
“O çantayı kaldır oradan.”
“Ben bakanlığı… Yani bakanlığa evrak teslim edecektim.”
“Merkez binaya gideceksin.”
“Hani hali geçince…”
“Hali geç, sonra birine sor. Zaten uzaktan tanırsın, taş bina…”
Sedat’la arkadaşlığımızın ne zamana dayandığı bazen düşündürmüştür beni. Geçen yıl askerden döndüğünde ona da sormuştum da, “Kadim dostum benim,” diyerek sırtımı sıvazlayınca yine yanıtsız kalmıştım. Amacım pohpohlamak değildi hâlbuki.
İlk gün merkezden başlayalım, sonraki günler dalga dalga çevreye yayılalım diye düşündük ve Taksim’e çıktık. Görkemli binalardan, kiliselerden anında etkilenmişti Burcu, sanırım kafasında sonucu belli karşılaştırmalar yapıyordu: İstanbul’un binaları, Ankara’nın binaları… İstanbul’un tarihi, çekici, ince işçilikli binaları; Ankara’nın eskiyecek taş binaları… Elini Güneş’e siper etmiş şaşkın şaşkın bakmaya devam ediyordu, sanki tek başınaydı; ama ben çoktan elimi beline dolamıştım.
Oldum olası sanat eserlerinin gücüne inanmışımdır, en başta da heykellerinkine. Halka yönelik yapılan, yani mesajının açık olması dolayısıyla ilk bakışta herkeste benzer duyguları uyandıran heykellerin etki alanı kuşkusuz çok geniştir. Atatürk’ün at üzerindeki o kararlı ifadesini destekleyen halktan kişilerin de ardında yer alması Kurtuluş Savaşı’nın formülü gibidir. Arkamda kalan eski meclis, ilerideki Sümerbank, yanından geçtiğim Zafer Anıtı Cumhuriyet yönetiminin estetik zevkini yansıtması bakımından olduğu kadar, kendini halka kabul ettirmesinde de rol oynamış olsa gerek. Oysa zaman ilerledikçe ülkenin en göz önünde olan bu semti yeni yapılarla çılgınca sıkışacak, sıkıştıkça daralacak, kirlenecek, kirletilecek, gözden düşecekti.
Ara sokaklara girmeyi öneriyorum. “Çay içilecek güzel bir yer biliyorum, kaçak çayı vardır, sen de seversin.” Açıklama üstüne açıklama, neden durmadan ikna edici konuşuyorum? İstanbul’un yabancısı Burcu, benim aklımdan geçenleri ne bilecek; böyle davranarak kızı kuşkulandırıyorum. Ancak gökyüzüne değen, bazı bazı öpüşen binaların sütunlarına, kemerlerine bakıyor, aralarda sıkışıp kalmış, çirkince eskimiş, çoğu yerleri dökülmüş apartmanların karanlık pencereleriyle ilgilenmiyor, benim gözüm ise oralarda, oralardan uzanacak herhangi bir tanıdık yüzde.
Bu kadar mı hantallaştım? Son bir gayretle yolun karşısına geçiyorum. Arkası dönük simitçinin tezgâhına yanaşıp, gelip geçenlere aldırmadan çarşının merdivenine oturuyorum. Oturmamla bavul önümden kayıp iki üç basamak aşağıya gürültüyle yuvarlanıyor. O sesle simitçi korkuyla yüzünü dönüyor. Gözleri devrilen bavuldan bana kayıyor ve sanki neden hâlâ bavulu yerden kaldırmadığımı anlamaya çalışıyor. Aklından geçenleri dile dökmesini uzattığım sigarayla engelliyorum. Sığınaklı yaşamıma zarar gelmesini istemem.
Çayın tadı, duvarların rengi aynı, tablolar bile değişmemiş, yalnız sandalyeler yerini havalı, etli koltuklara, çaya katık yaptığımız kederli şarkılarsa yerlerini bilgisayar tınılarına bırakmış. Kasadaki adam bile aynı; uzunca kıvırcık saçları hâlâ gözlüklerine dökülüyor, sigara paketi ve naneli şekerleri elinin altında… Fakat bakışlarımız mı karşılaştı?
“Çaylarınız.”
Garson kız çayları masaya bırakırken neden ayakkabılarımı bağlıyorum? Çayımızdan daha tek yudum almadan neden Burcu’ya illa fotoğrafımı çekmesi için baskı yapıyorum ve neden arka fona başkalarını sokmaya uğraşıyorum?
Sedatlara on, on iki yaşlarımdayken gittiğimiz bir günü anımsıyorum. Yemeğe oturmuştuk, yer sofrasına. Çok geçmeden ağırlığımı bir bacağımdan ötekine vermeye başlamış ve giderek bu uyuşukluktan usanmıştım. Sofraya konan kuru fasulyeden pilavıma biraz aktarmış, ağzımla böldüğüm ekmeği fasulyenin suyuna bandırarak yerken, Sedat beni uyarmış ama koyu gözlü bakışlarıyla “görgüsüz” demek istemişti. Ha diliyle “ekmek bandırma” ha içinden “görgüsüz”, ikisi de bir. Şimdi Sedat’ı arayıp bana yıllar önce böyle demiştin ama bak, ben senin yirmi tonluk bavulunu taşıyorum desem…
İlk günün yorucu gündüzü bitip de hava biraz serinleyince Burcu İstanbul’un birçok ara sokağıyla tanışmıştı. Korktuğum gibi olmamış “Nasıl oluyor da tüm bu izbe sokakları avucunun içi gibi biliyorsun?” dememişti. Gerçi bahanemi daha Ankara’dan getirmiştim ve sıradanlığının dışında üstüne laf edilecek türden değildi: “İstanbul’da okudum ya!” Kaldırım taşları, bordürler değişmiş –malum, üzerinden iki yerel bir de genel seçim atlatılmıştı- arabalar kaldırımlara daha bir sokulmuş, hatta kaldırımları bazı bazı altlarına almışlardı. İnsanlarla nesnelerin bu kadar dip dibe, iç içe, üst üste olmasına karşın Sedat’ın evine yaklaştıkça Burcu’ya fazla sokulmuyor, insanlara, hareketli tüm nesnelere, elbette araçlara ve özellikle de seslere odaklanıyordum.
Simitçinin “Bomba mı koydun onun içine?” şakasıyla ürperiyorum. Karşımda dişlerini göstere göstere gülerken, “Ne varsa var artık, söz verdim, hem bomba olmadığını bilmiyor değilim,” diye düşünüyor, sonra yanıtından emin olduğum tek soru kafamda dolanmaya başlıyordu: “Kendinden başka ne biliyorsun ki?” Geçmişin tramvay duraklarında alınan kimi kalıcı kimi üstünkörü ve geçici yaraları, izleri saymazsam geriye sıradan bir ben kalıyor. “Bomba mı koydun onun içine?” Yargılaması ne kadar kolay! Simitçi, tezgâhına sokulanlara istediklerini fazla fazla vermek için güleç bir yüzle dil dökerken ayaklanıyorum. Acaba insanların düşünce biçimleri ne kadar ortaktır, tamamı böyle mi düşünür? Derken aradan kafasını uzatan yapıyı görünce sorumu geri çekiyorum. Nasıl da unutmuşum… Daha birkaç gün önce Anafartalar Çarşısı’na bombalı saldırı, tahta bavul, bomba ve elbette ben… Gizemi çözüp de rahatlamak varken sanki yüküm iyice ağırlaşıyor. Belki bir kırılma anı yaşıyorum, emin değilim. Gömlek sırtıma yapışmış, kollarım gergin, parmaklarım bavulun kulpunda, alnımdan terler akıyor ve mecburen Anafartalar Çarşısı’nın önünden geçmeliyim.
Sedat’la sıkı dostluğumuz biraz rekabet duygusuyla gelişmiş olabilir. Kitaplar okurken, okuyup yazarken, sınavlara hazırlanırken belli belirsiz yarışmaya, ailelerimiz tarafından yarıştırılmaya başlamıştık. Fakat geçti o dönemler, sivilcelerimizle beraber unutuldu gitti. Ben İstanbul’a gittim, o burada kaldı. O İstanbul’a gittiğinde ise ben dönmüştüm. Aramızdaki mesafelere ve yakamızı hiç bırakmayan maddi sıkıntılara karşın kimi zaman burada kimi zaman İstanbul’da görüşmemizi sürdürdük. İstanbul’a her giden orayı benimserken zaman içerisinde burası hep yaban olmaya başladı. İstanbul’a ilk gittiğim zamanlarda Ankara benim kimliğim demekken, ne tuhaf, Ankara’ya yeniden döndüğümden, dönmek zorunda kaldığımdan beri bu kent artık bende hiçbir çağrışım yapmıyor. Uzun süredir etkilenmiyorum bu kentten, sahi neden burası?
Sarılıp uyuyamadım. Hani tek taraflı olarak sarılamaz insan, diğeri istemezse. Tüm tepkisini bir iki kırık tümceye döktü: “Sen nedenini çok iyi biliyorsun.” Açıklama yapmadı, açıklama yapmak zorunda hissetmiyormuş kendini. Koca çekyatı terk edince, rahatsız koltukta gecelemek gözümde büyüdü. Eşyaları çıkınca sekiz adıma beş adım salonda dolaştım durdum, karşı bina manzaralı balkonda birkaç sigara içtim; ezberimdeki bütün sıkıntı giderici çözümleri denedim, yine de uykumu getiremedim. Çözümsüzlük içinde düşündüm durdum, acaba anlamış mıydı? Zannetmiyordum, olamazdı; peki ama bu çıkışını neye yormalıydım? Sonra koca bir günü yeniden tükettim; nerede, ne yapmış, çok mu tedirgin, kuşku uyandırıcı davranmıştım? Emin olamıyordum.
Bavulu ayaklarımın dibine bırakıp büfeye yöneldim. Bir su verin bana, serinletici, bu kuruluktan arındırıcı. Simitçiye dönüp baksam… Şapkasının altındaki delici bakışlarıyla karşılaşmaktan, saçma sapan kuşkular uyandırmaktan çekiniyorum. Büfeci para üstünü uzatırken şişeyi yarılıyorum. Alnımdan terler akıyor, ellerim sızılı. Gözlerimi yakıcı terden kurtarmak için gözlerimi kapatıyorum, nefes nefese şişe yarılanıyor. Büfeci havada asılı kalmış elinin hoyratlığıyla “Para üstü,” diye çıkışınca büfeyi, çarşının yamacına kurulmuş eğreti büfeyi, kömür karası içinde kalmış çarşıya yaslı büfeyi, bomba patlatılmış zavallı çarşının önündeki büfeyi görüyorum. Bozuk paralar büfeciden avucuma, avucumdan asfalt kaldırıma düşerken…
Filmleri, filmlerdeki değişik öyküleri hep sevmişti Sedat, yine de bir gün sinema okumak isteyeceğini hiç düşünmemiştim. Daha yazılı çizili olan edebiyattı, tarihti, coğrafyaydı, bilemedin gazetecilikti benim ona yakıştırdığım bölümler; ama kimsenin onu bu yoldan döndüremeyeceği o kadar belliydi ki yalnızca sustuk. Zaman içerisinde bir sinemacının kök saldığını görmek hoşumuza bile gitmeye başladı; sinema üzerine yapılan tartışmalardan, akımların sektöre olan etkilerinden, dizilerde yakaladığı hatalardan konuşunca zevkle dinler hale geldik. Sinemanın üzerine bol gelmediği kısa zamanda anlaşılmış ve okulun daha ilk döneminde kısa filmler çekmeye başlamıştı. Genç bir yönetmen boy atıyordu yanı başımızda ve filmler üzerine daha bilgili olmak, daha temkinli konuşmak zorundaydık.
Suç ne, suçlu kim? İnsan nasıl suçlu olur, insandan suç olur mu? Polisin sigarasını içmek, sigara içmek kadar bir suç değil mi? Kötü polislerin iri ellerinden şamarları yedikten sonra, ağlamayayım diye bedenini kasmışken ve içine demir bir kütle kaya gibi çöreklenmişken bir sigara içmenin suçu nerede?
Pierre Loti sinirlerimizi biraz yatıştırdı. Gecenin tüm yorgunluğunun yüzüme yansıdığını, belimin eprimiş ve sallantılı bir sandalye bacağı gibi ne yapsam doğrulmak istemediğini benim kadar Burcu da görüyor olmalıydı; üstelik o sakinleştirici rüzgâr birbirimize karşı daha yumuşak davranmamız gerektiğini söylüyordu. Tepeye çıkarken neredeyse hiç konuşmamıştık, Burcu’nun her an “Ankara’ya dönelim,” demesini engellemek için sessiz kalmayı uygun buluyordum. Gerçi hiçbir fırsatı da kaçırmıyordum, örneğin yol boyu mezar taşlarının arasındaki tanıdık simalarla onun ilgisini çekmeye, ağzından bir iki sözcük koparmaya çalışıyordum. “Bak canım Necip Fazıl’ın mezarı da buradaymış,” diyordum, şaşkınca mırıldanıyor ya da garip bir ünlemle tepkisini ortaya koyuyordu. Benimki biraz saçmalamaydı aslında, “Çare bulamayınca ölülerden mi medet umuyorsun?” dese oracıkta bozulup kalırdım. Mezar taşları ne kadar ünlü olsa bile kararmış içimizi ısıtıp aydınlatamazdı. Bir yumağın çözülüp çözülüp yeniden düğümlenmesine benzeyen bir alacakaranlık güneşimizi örtmüştü. Yukarıya varıp çaylarımızı yudumlayınca sis perdesi hafiften aralanmaya başladı. Burcu’ya baktım uzun uzun, ses çıkarmadı, yüzüne bulutların gölgesi düşmüştü. İstanbul’un kadınsı hüznünü acılanmış çiçeklercesine gözlerinde taşıyordu. O an anladım ki, İstanbul’da değil de başka bir yerde olsaydık çoktan geri dönüş biletlerini cebimize tıkmıştık, oysa İstanbul’un her yanından taşan gizler karşı koyamadığımız bir etkiyle bizi durmadan kendine bağlıyordu. Gözlerim Burcu’yla mezar taşlarının arasında oynayan çocukların küçük, yumuk ve göğe açılan beyazlıkları arasında gidip geliyordu. Yorgundum, bir o kadar da umutlu.
Şakaklarım ıslak ıslak kaşınıyor, kulaklarım uğulduyor. Gözlerimi açmaya çalışıyorum, açtım mı emin olamıyorum, eğer görüyorsam kapkara bir duman lekesi görüyorum. İs kokusu duymuyorum, etkili bir limon kolonyası geliyor burnuma. Uğultu azalınca sesler çalınmaya başlıyor kulağıma ve giderek belirginleşiyorlar. “Kendine geliyor,” dediğini işitiyorum birinin. Başımı çevirince önce kokunun kaynağını, kolonya şişesi tutan adamı, sonra arkasına toplaşmış birçok adam daha görüyorum.  
Önceleri gülüyordum, hatta hep güldüm. Dövüldükçe bağırıyor, çağırıyor ama gülüyordum. Dayağın şiddeti artmış, vurmaktan onların da canı acımaya başlamıştı; işte ancak o zaman, gülmeye gücümün kalmadığını ve içte içe tükendiğimi anladım. Gülemiyorsan ağlamaya hakkın yoktur ve iyi polis kötü polis demeden karşılıklı sigara içebilirsin. Fotoğraflar gösterdiler, hepsi bana ait. Yüzümde acınası bir gülücüğün peyda olduğuna eminim, çok iyi anımsıyorum, tek yapabildiğim sigarayı küllüğe basıp “Çok yakışıklı çıkmışım, arkadaşlar da öyle,” demek oldu. Bildikleri şeylerden başladıklarını, bile bile konuşmamı istediklerini anladığımda artık çok geçti.
İnsanları birbirine yaklaştıran, yaklaştırdıkça sıkıştıran bu koca kent, sıkıştırdığı insanlarını bir süre sonra ayrıştırmaya başlıyordu. Epeydir yüzümüz gülmüyordu, rol yapmayı ise çoktan bırakmıştık. Kafalarımız yanıt bekleyen sorularla dolmuştu, hiçbir zaman bilinmeyecek, ucu hep açık; işin aslı bizim bilemeyeceğimiz yanıtı olan sorulardı bunlar. Giderek unutuldu sanısı verilecek sorunların kaynağıydı, yanıtsız sorularımız. Yüzünden anlıyorum, kötümser bakışlarından, kaçamak bakışlarından. Asla giderilemeyecek eksikler üretiyoruz, unutulmayacak anlar. Hiç durmadan aynı kısır döngü. Var olanları hasıraltı etmeye çalışırken İstanbul’da öyle bir baş başa kaldık ki savrulduk; en iyisi çantalarımızı sırtlayıp dönmek.
Sedat zor zamanlarımda beni hiç kendi başıma bırakmadı. Eğer o da diğerleri gibi davransaydı –umursamaz, yok sayan- aklımdaki gizli örümcek çoktan beni ağına düşürmüştü. Öyle ki ilk üç hafta kimse nerede, ne halde olduğumu bilmediğinden, bir kuyuya bakarcasına hep içime yöneldiğimden aklımın örümceği etkinleşmişti. Bir baştan diğerine ustaca ağını örüyor, ağın aralıklarını sıklaştırıyor, onarıp sağlamlaştırıyordu. “O sigarayı içmeseydin ne olacaktı, ne değişecekti?” diye diye uyuşturuyor, rahatlatıyor ve işini görüyordu. Ne kadar kemirdi, beni ne kadar ufaltıp azalttı bildiğim yok; ama henüz çok geç olmamıştı, olsaydı Sedat yetişmezdi. Bir gün parmaklığın arkasından “Mektubun var,” diyen ses, Sedat’ı muştuluyordu.
“Yat aşağı, yat!” Yatmamaya olanak yoktu zaten, üç kişi üzerime çullanmış, hemen o saniye yüzükoyun yere yatırılmıştım. Bağırmakla bağırmamak arasında bocalarken cesaretimi toplayıp yüzümü kaldırmamla acımasız bir dipçiğin enseme inmesi aynı anda gerçekleşti. Amerikan filmlerinde olduğu gibi bayılacağım diye düşündüm ama bayılmadım, aksine dehşetli bir sancıyla baş başa kaldım. Çok geçmedi -sen misin konuşmaya çalışan- küfürler eşliğinde ağzımı yapış yapış bantlarla bağladılar. Dudaklarımı bile kıpırdatamıyordum. Sonra rüzgârdan hızlı aşağıya indirildik, bütün dairelerin kapılarına, korkuluklarına çarpa çarpa… Duramadık bir türlü, azıcık yavaşlayınca yeni bir tekmeyle hız kazanıyor, sekiz dokuz basamağı birden iniyorduk.
Sonunda yolun ikiye ayrılmışlığında göründü bakanlık. Yolun sağında. Bankalara omuzları dayalı, ama hâlâ alımlı, güzel. Koyu gri-kırmızı bir gülümsemesi var tıpkı Ankaralılar gibi ve elbette Ankaralılar gibi somurtkan biraz. Adımlarımı açıp, ağırlığı bir elimden öbürüne aktarıp kapıya doğru sokuluyorum.
“Çok sağ ol dostum, inan sana çok zahmet verdim.”
“Önemli değil Sedatçığım,” diyorum telefona diğer kulağımı vererek.
“Nasıl, kolay buldun mu bari?”
“Kolay sayılır ama uzadı biraz.”
“Sesin yorgun geliyor, kusura bak-”
“Bombacı sandılar beni.”
“Gene mi?” Sedat’ın dost sesi telefonda titremeye başlıyor.
Ankara’ya döner dönmez tüm öykümü anlattım Burcu’ya. Sözümü kesmeden sonuna dek dinledi beni, yalnız bir iki yerde açıklatıcı sorular sordu. Korkuyordum doğrusu, onu o kadar seviyordum ki, benden korkmasından korkuyordum. Öyle olmadı. Anlattıkça değişti, kötüleşti, Ankara’nın karamsarlığına benzedi yüzü. Öykümün bitmesiyle birlikte gözlerini gözlerimden ayırmadan ağlamaya başladı. Tertemiz damlacıkları elmacık kemiklerinden dudaklarına doğru süzülürken göğsü inip kalkıyor, hıçkırıyordu. Dizginlenemez bir taşkına dönüşmüştü Burcu ve sanırım uzun zaman sonra birkaç damla gözyaşı da ben akıttım. Onun bu kadar etkileneceğini beklemediğimi kendi kendime itiraf ederken Burcu’nun kötü giden ilişkimizi sonlandırması için uygun bir bahane yarattığımı düşünüyordum. Başını göğsüme yasladı, biraz soluklandı. Bir süre sonra sesi düzelmişti. Konuşacaktı ama sesinin titremesinden korkuyor gibiydi. Umduğum başıma geliyordu, yüzüm yerdeki mozaiklere kaymıştı. Derken kısık ama açık bir sesle konuştu: “Neden bu kadar bekledin?” Bu soruya bir yanıt gerekmediğini az sonra o da anladı.
Evrakları memura teslim etmiş çıkıyordum ki güvenliğin arkamdan seslenmesiyle irkildim. Kaçamazdım, çok iyi öğrenmiştim ki ya halk anında üniformalının tarafına geçecek ve beni yakalayacaktı ya da arkamdan koşturan asalak bir kurşun yolumu çizecekti. Göze alamadım. Başımı çevirmeden bekledim. Betonu ökçeleriyle döverek yanaştı, az sonra elini omzuma attı. “Baksana hemşerim.” Dönünce kırmızı, sert yüzüyle karşılaştım. Kızgın bakıyordu. Hep konuşsun yeter ki hiç soru sormasın diye susuyordum. Anladı mı bilmiyorum ama suskunluğu yine o bozdu: “Çanta mı ne, bir şeyler unutmuşsun yukarıda.” Hafifledim, sanki “Kalsın,” diyecektim ama üniformanın pazarlık yapmadığını biliyordum. Uslu uslu yukarı çıkıp aldım tahta bavulu, demek ki ben nereye gidersem bunu da yanımda götürecektim. Dışardan biçilmiş rolüme uygun bir görüntü çizsem de en az içimdeki boşluk kadar boştu bavul. Kocaman adımlarla yürümeye, bakanlıktan uzaklaşmaya başlayınca bütün engelleri tükettiğimin bilincindeydim. Yürüdükçe dükkânların fiyakası düşüyor, buna karşın insanların sayısı artıyordu. İnadına kalabalığa doğru sokuldum, insanların arasına karışınca da adımlarımı küçülttüm. Gündüz vakti koyu gölgeli sokaklar bile insan kaynıyordu. Sanırım iki fahişe gördüm ve kumral olanı bana el etti gibi geldi, durmadım. Seyyar satıcıları görünce kimsenin asla aç kalmayacağını yeniden anladım. Sonra bir gereksiz eşya dükkânının önünden geçiyordum ki birden içeri girmiş bulundum. Hepsi döküntü ve birbiriyle ilişkilendirilmesi zor eşyalarla doluydu içerisi. Eski bir radyonun yanında bir çaydanlık, onun yanındaki askıda yetmişlerin modasına göre dikilmiş birkaç parça elbise duruyordu. Dükkândan çıktığımda bavulun aşınmış yerlerindeki renge yakın fötr bir şapkam vardı, ellerim ise boştu. Az sonra yağmur başladı -Ankara’nın kırkikindileri, ah!- ama başımdaki şapkam beni koruyordu. Arınıyor gibiydim hatta az sonra parkın yanından geçerken toprak kokusu da gelmeye başladı. Sanırım gülüyor; gülüyor ve yürüyordum, üstelik şapkam yağmur geçirmiyordu.

2 yorum:

  1. Dostum merhaba!

    Sonunda döndüm Eskişehir'den... Daha doğrusu döneli iki gün oldu ama fırsat bulamadım, çekimler devam ettiği için... Ve şimdi görünce tanıdık bir öyküyü, ses edeyim dedim...

    Karakter tanıdık olduğundan değil, iyi edebiyat olmasından dolayı severim bu öyküyü... Geçişler hiç hissedilmez, aşka/ilişkilere, dostluğa dair güzel şeyler başarıyla yedirilmiştir metne...

    Zihnine sağlık...

    YanıtlaSil
  2. Öncelikle hoş geldin gözüm.
    Bu öyküyü okuyunca diğerlerinden daha fazla içlenirim nedense.

    YanıtlaSil