18.12.15

Sanatçının Özgünlük ve Özgürlük Sorunu (1. bölüm)




Erdal Öz’ün Kanayan (1973) kitabı[i], edebiyatımızın toplumcu gerçekçi anlayışla yazılmış önemli örneklerindendir. Kitabın ikinci öyküsü Ernesto, devrile devrile geliştirilen özel tümceleriyle örülmüş olması ve kurgusu kadar ‘sanatçının özgünlük ve özgürlük sorunu’na yaklaşımındaki bakış açısıyla da farklı bir değer taşır.
İki bölümden oluşan öykünün ilk bölümünde Simon’un çatışma sırasında öldürülüşü, Ernesto’nun vücuduna saplanan kurşunlarla yaralanışı ve bu halde tutsak edilip işkenceli sorgulara alınışı, fakat ağzından laf alamadıkları için ertesi gün infaz edilişini anlatılır. Ernesto öldürülür öldürülmez fotoğrafçılar alınır odaya. Flaşlar patlar, fotoğraflar basılır, basılan fotoğraflar dünyanın dört bir yanına dağıtılır. O kadarla kalmaz, peşi sıra bambaşka Ernesto fotoğrafları, mektupları ve anıları da dünyanın dört tarafına yayılır ve Ernesto bir daha insanların belleklerinden çıkmamacasına yer eder.
İkinci bölümde yazar gözlerimizi az gelişmiş çok sömürülmüş bir ülkenin genç gazetecisine çevirir. Adam bir gün oturup “ERNESTO” adlı bir öykü yazar. Fakat genç gazeteci Ernesto’yu nasıl yazmıştır?
Sayfanın üstüne büyük ve koyu harflerle başlığı yazdıktan sonra ve ilk bölümden hatırımızda kalan son Ernesto fotoğrafını kağıdın yanına koyar. Sayfanın üstünde adını gören Ernesto fotoğraftan doğrulup memnunca gülümseyince, genç adam ‘Şehit edilmiş bir peygambersin sen,’ deyip öyküsünü yazacağını belirtir, Ernesto da onu yüreklendirir, ‘yaz,’ der. Ama genç yazarın aklı Ernesto’dan farklı çalışmaktadır. Az gelişmiş çok sömürülmüş ülkesinin genç kızları onun yakışıklılığına hayrandır ve bu durum ona esin sağladığından ‘kadınlar katındaki çekiciliğini de yazacağını’ söyler. Ernesto bu durumu yadırgar ve genç yazara ‘kendisinin nasıl öldürüldüğünü bilip bilmediğini’ sorar. Genç adam öyküsüne odaklanmış ve onu işitmemiştir. Ülkesinin sakallı, bıyıklı, tıpkı ona benzeyen, ‘kahrolsun’, ‘yaşasın’ diye bağıran gençlerinden bahseder. Ernesto bu gençlere ‘bizimkiler’ der. Genç yazar daha sonra yaşadığı büyük kentin yoksul insanlarından, varsıl insanlarından, sömürü düzeninden söz eden bölümü yazar. Ernesto bu bölümü çok beğenmiştir fakat genç adam hemen peşinden şöyle yazar:
“Sevgilimi görmem gerekli,” dedi Ernesto. “Başka çözüm yolu biliyor musun cinsel sorunlar için?”
Bu tümce Ernesto’yu kızdırır ama genç adam ona karşı çıkmakta duraksamaz. Kendisi bildiği gibi yazma hakkına sahip, hem özgür hem de özgün bir hikâyecidir. Madem ki Ernesto’nun cinsel yaşamına eğilmeye karar vermiştir, buna karışmaya kimsenin hakkı yoktur. Ernesto bu alabildiğine özgür sanatçı karşısında susmak zorunda kalır.
Adam öyküsüne yeni bir ilmek daha atar:
Ernesto çıkardı Cemile’yi locadan.
Cemile’yi sorar fotoğraftaki Ernesto, ‘o da kim’ diye. Genç adam ‘sanata ve sanatçıya karşı saygılı olmasını öğren’ der, gülerek anlatır: Lakabı Katır Cemile olan bu kadın bir pavyon orospusudur ve onun dünya sorunlarını kapsayan bir göğsü vardır. Ernesto sevgilisi olan Cemile’yi bir gün tam pavyonun kuytu bir köşesine sürüklemiş, işini görecekken patronunun özel komando eğitimi görmüş adamları onları suçüstü basarlar.
Fotoğraftaki Ernesto bu öyküye isyan eder, ‘yapamazsın bunu’ der ama genç adam, az gelişmiş çok sömürülmüş ülkenin özgür, bağımsız sanatçısı olduğunda direterek öyküsünü sürdürür.
Geldi patronun adamları özel komando eğitimi görüp, temizlediler Ernesto’yu insafsızca.
Cemile ağladı Ernesto’nun cesedine kapanıp:
“Dostumdu benim
Yiyordu paramı ama
Helâl olsun
Helâl olsun
            yediği paralar…
Helâl olsun
            koynuna girdiği avratlar…
Erkek adamdı o
Korkmadı ölümden
Yılmadı ölümden…”
“Cinsel bir sorun bu belki!” dedi Ernesto ölmeden ya da ölecekken…[1]
Fotoğraftaki Ernesto acıyla haykırmaya başlar, yaralarından oluk oluk kanlar fışkırmaktadır. Bedenindeki kurşun yaralarından katbekat derin olan bu şiddetli sanat acısıyla kıvranır, kasılır ve bir kez daha düşüp ölür, katılır kalır.

***



Yalnızca Türk edebiyatının değil, bütün bir Dünya edebiyatının ortak konuları vardır. İnsanların duygu ve düşünceleri ırk, dil, din, sınıf ayrımı tanımaz. Ama bu duygu ve düşüncelerin biçimlenmesinde, sunumunda sözünü ettiğimiz ırk, dil, din, sınıf ayrılıklarının etkileri de yok sayılamaz. Kendi edebiyatımızdan çok bilinen bir örnek vermek gerekirse, hemen Kemal Tahir’in “Devlet Ana” romanıyla Tarık Buğra’nın “Osmancık” romanını söyleyebiliriz. İki eserin yaratıcısı da kendi bakış açılarına göre Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu konu edinmişlerdir.
Edebiyat yaratıcılığa dayalı, güzelliğin peşinde koşan bir sanat dalı olduğundan öznel değerlendirmelere açıktır ve okur, eserden yazarının hiç düşünmediği anlamlar çıkarabilir. Edebiyatın nesnel değerlendirmesi, bilimsel bir yöntem olan karşılaştırmayla yapılır. Örneğin Devlet Ana ve Osmancık örneklerindeki gibi benzer konulu eserlerden yola çıkarak, karşıt görüşlü yazarların aynı konulara nasıl yaklaştıklarını, tarihsel gerçekliklere ne kadar kurmaca kattıklarını, kişilerini yaşatırken onlara ne gibi roller biçtiklerini ve eserlerini sonlandırırken nasıl bir tutum takındıkları karşılaştırma yöntemiyle daha net görülebilir.
Bizde konusunu tarihten alan romanlar genellikle tezlidir. Yazar, edebiyatla tarihsel gerçekleri iç içe verirken tezini kanıtlamaya çalışır, tıpkı Devlet Ana’yla Osmancık romanlarındaki gibi. Döblin, “Bir roman her şeyden önce bir romandır” derken kurmacayı baş tacı eder -dar kalıplarla düşünüldüğünde yerden göğe kadar da haklıdır- ama söz konusu eser bir tarihsel romansa sanatçı nasıl bir tavır takınmalıdır? Döblin, romancının tarihi çapraşıklaştırma özgürlüğünden söz etmez. Tarihsel konulu romanların en büyük açmazı tam da burada, gerçekle kurmacanın bir arada olmasındadır. Açmaz, romancının kurmacayla yaşanmışlıkları belli oranlarda değiştirmesinden doğar. Ondan beklenen yaşanmışlıkları zedelememesi, tarihi dokuyu değiştirmeden vermesi ve okuruna sağduyulu davranıp onu aldatmamasıdır. Biçilen bu sorumluluğun yakın tarihe dair olaylarda daha da arttığı düşünülebilir. Kısacası romancı, tarihin ana dokusunu bozmadan öyküsünü kurmalı ve bu dokuya uygun roman kişileri yaratmalıdır. Fakat sözünü ettiğimiz titizlik, Postmodern edebiyatın da yoğun etkisiyle giderek azalmaktadır. Umberto Eco “Baudolino”[ii] romanının sonunda Nikeitas’ı şöyle konuşturur:
“Kendini bu dünyadaki tek tarih yazarı sanma. Er ya da geç Baudolino’dan daha yalancı biri çıkıp, onu anlatacaktır.”
Nikeitas yalnızca tarihin yanlış ya da yanlı yazılmasını değil, modernizmin değerlerinin ve niteliklerinin de yanlış ya da yanlı aktarılmasını işaret eder. Buna göre ‘Ernesto’ öyküsündeki az gelişmiş çok sömürülmüş ülkenin genç yazarı Ernesto’yu tarihsel gerçeklerden kopararak yanlış ve yanlı aktarabilme, üstelik değerlerini ve niteliklerini de yok sayabilme özgünlüğüne ve özgürlüğüne sahiptir.
Ülkemizde romancıların güdümlü olmamak adına giderek belli kalıpların içine sıkışması ve ortaya konan romanların özellikle 90’lardan sonra özgünlüklerinin tartışılır bir konuma gelmesi, sanatçının bağımsız bir kişiliğinin olup olmadığı sorununu akıllara getirmiş, edebiyat belli açılarıyla da olsa teoriye indirgenmiş, ehlileştirilmiştir.
12 Mart ve 12 Eylül’ün getirdiklerine ve götürdüklerine bakınca romancılarımızdaki dönüşüm çok çarpıcıdır. 12 Mart sonrası yazılan romanlarımızda işkence gören, cezaevlerine doldurulan devrimci gençler genellikle sahiplenilmiş ve travmatik ruh hali kültür yaşamımızda uzun soluklu duyumsanmamıştır. Ne var ki 12 Eylül sonrası romanlarımızda işler değişmiştir. Bu kuşağın devrimci gençleri sahiplenilmek şöyle dursun, aşağılanmış, değersizleştirilmişlerdir. Ahmet Altan’ın “Sudaki İz” (1985) adlı romanı bu dönüşümün en bilindik ürünlerindendir. Romancı, o güne kadar birçok eserin öznesi olmuş devrimci gençlere çok farklı roller biçmesinin yanında, ‘devrimci imajı’ sevimsiz, dayanılmaz ve çirkin olarak yansıtır. Modernizmin değerlerinden herhangi biri olan devrimci öznenin ve imajının kendisinden önce gölgesi gelen Postmodernizm tarafından hafife alınması anlamlıdır. Sudaki İz romanının tarihsel önemi tam da buradan kaynaklanır, Modernle Postmodern arasındaki çarpışma yeni olanın lehine bozulmaya başlamıştır.

(S Ü R E C E K)



[1] “Ernesto” öyküsünde italik dizilen bölümler, Erdal Öz tarafından Orhan Duru’nun “Ernesto” öyküsünden alınmıştır.




[i] Erdal Öz, Kanayan, Cem Yay., 5. b., İst. 1977
[ii] Umberto Eco, Baudolino, Doğan Kitap, 1. b., İst. 2003, s.536

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder