30.12.15

Sanatçının Özgünlük ve Özgürlük Sorunu (2. bölüm)


Romancılar günün sorunlarını, etkilerini düşünce dünyalarına göre harmanlar, örer ve eserlerini ortaya koyar ancak benzer konuların bambaşka anlatılması şaşırtıcı boyutlara ulaşmıştır. Okur açısından Sevgi Soysal’ın Şafak’ı ve Bekir Yıldız’ın Darbe’si ne denli insaflı, sağduyuluysa Ahmet Altan’ın Sudaki İz’i ile Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı o denli insafsız, yönlendirici ve yok sayıcıdır. Her biri Ernesto’nun ‘bizimkiler’ dediği devrimci gençleri anlatsalar da sanatla siyaseti belli bir dengede tutma konusunda farklı yönelimler göstermişlerdir. Dahası az gelişmiş çok sömürülmüş ülkemizin romancıları özellikle 12 Eylül ve sonrası romanlarında bazı tarihsel yaşanmışlıkları bile bambaşka biçimlerde kurgulayabilecek denli özgür ve özgün davranmışlardır. 12 Mart’ın ardından gücünü koruyan, hatta arttıran ideolojiler, 12 Eylül’den sonra adamakıllı zayıflayınca, düşünsel yanı gerileyen ülkemizin ideolojilere dayanma sabrı kalmamış, böylece ideolojilere karşı bir toplu duruş gelişmiş ve bu gelişim, tarihi yeniden yazmaya niyetli Postmodernizmle beslendikçe semirmiştir.
Ahmet Altan’ın Sudaki İz romanını benzer bir sağduyu yoksunluğuyla takip eden birçok eser sayılabilir. Oya Baydar’ın Elveda Alyoşa (1989) adlı kitabı da bu sağduyusuzluğa yakın eserlerdendir. Söz konusu roman ve öykü kitapları, edebiyatımızın siyaset-tarih-sanat sarmalındaki değişim yüzleridirler.
“Elveda Alyoşa” öyküsünde bir masal olan yılların düşlerinin yanı sıra darbe sonrası yaşamın, yıkılan duvarların, biten umutların dünyası vardır. Ki, yazarın masal yıllarına ait devrimci eylemlere dair sıkça yinelediği ‘masal’ sözcüğünü bir zaman sonra gelişigüzel kullanmadığı anlaşılır. Öykünün anahtarı bu kavramdır. Öyküden okuyucuya kalan tortu tabakasında şunlar yazılıdır: Yaşanmışlıklar bir masal, Oya Baydar bir masalcıdır.
Yazarın henüz tam bilenmemiş kalemi romantik izlerle katı gerçekler arasında gider gelir. Öyküdeki anlatıcı kadının 25-30 yaşlarına ait devrimci eylemlerinde, basbayağı bir aktarıcı olmanın ötesine geçemeyen ve bir gazete yazısı havasına bürünen kalemi kaskatı kesilirken, anlatıcı kadının aynı yıllara ait diğer eylemlerinde kalemi bilenmeye başlar, özgünleşir. Anlatıcı kadının özel dünyasının çeşitli renklerle süslemesinin nedeni yine öykünün içinde gizlidir. Anlatıcı kadının rengârenk kişiliği Alyoşa’nın renksiz, sığ, tek boyutlu kişiliğiyle karşılaştırılır. Karşımıza şöyle bir resim çıkar:
Alyoşa, Nâzım’ın aşk şiirleri de dahil olmak üzere, romantizmi devrimciliğe yakıştıramaz; oysa anlatıcı kadın duygularıyla yaşar.
Alyoşa içki içmeyi devrimciliğe yakıştıramaz, kendisine sunulan içkileri gizli gizli lavaboya döker; anlatıcı kadın ise içki içmekten, özellikle kaliteli içkilerden ayrı bir keyif alır, hatta çantasındaki devrimci gereçlerin yanında sürekli konyak şişesi taşır.
Alyoşa öğrenci forumları, işçi mitingleri, tartışma toplantıları gibi etkinliklerde kendine ve fikirlerine sonuna kadar güvenen, doğrularından asla kuşkulanmayan, ateşli konuşmalar yapan, “az laf, çok iş” diyen , çok yemek yiyen, hüzünle işi olmayan biridir; anlatıcı kadın ise tam aksine kuşkucu, ateşli konuşmalar yapmayı küçümseyen, “çok laf, az iş” yapan, az yemek yiyen biridir.
Alyoşa saydam, dümdüz, çelişkisiz, coşkulu ve doğal; anlatıcı kadın ise buğulu, gizemli, eylemi arkaya itebilecek denli coşkusunu törpüleyebilen, inadına hüzünlü biridir.


Sonuç olarak yazar, Alyoşa’yı sevimsiz, devrimden başka hiçbir düşüncesi, özgünlüğü ve derinliği olmayan ‘düz’ denebilecek bir tip olarak çizmişken anlatıcı kadını devrimden başka şeyler düşünebilme genişliğine ve özgünlüğüne sahip bir karakter genişliğinde yaratmıştır.
Yazarın duvarın altında bıraktığı masalsı dünya devrimcilerinin bozulmuş imajlarını somutlaştıran Alyoşa’nın gazetedeki şu sözleri önemlidir: “Çağın değiştiğini görmek, değişime uymak zorundayız.”[i] Bu tümce salt bu öykünün izleği olmaktan öte, yazarın sonraki kitaplarının da izleğini oluşturur.
Bekir Yıldız’ın Darbe ve Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı romanları konu ve motiflerindeki  benzerlikler birçok karşılaştırmaya zemin hazırladığı gibi neredeyse başka hiçbir ortaklığın bulunmaması, dahası apaçık farklılıkları da birçok karşılaştırmaya zemin hazırlar.


Bekir Yıldız’ın ilk eserinden son eserine kadar belli bir bakış açısıyla ördüğü öykü ve romanlarında konularına, okuruna sağduyulu yaklaştığı, hiçbir kimseyi, kurum ya da kuruluşu kesinkes yüceltmediği görülür. Son eseri “Darbe” (1987) romanında polis işkencesinde itirafçı olarak devrimci kimliğini terk eden ve bu sayede ölmekten ya da hapse girmekten kurtulan, farklı bir yüz ve kimlikle Yavuz Aslantürk olan Hamdullah Şimşek’in polisin kesin yasağına karşın dayanamayıp yabancı biri gibi karısı Narin’in etrafında dolaşmaya başlaması ve çok geçmeden ikisi arasında bir çekim oluşmasından sonraki gelgitler anlatır. Narin, roman boyunca birçok kez ölen kocasıyla övünür övünmesine ama yaşamına giren bu adamdan da uzak duramaz. İşte tam da bu andan sonra hem Narin’in hem de Yavuz’un içinde çelişkiler boy gösterir. Yine de ne Yavuz Aslantürk’ün ne de Narin’in kendilerini alamadıkları birliktelikleri ilerler.
Yavuz Aslantürk, Narin’in üzerinden kalktı. Bu kaçıncı kez buluşmalarıydı? Sayısını onlar da şaşırmıştı. Ama her buluşmalarında, her birleşme sonrasında, Yavuz Aslantürk, karısının bir orospu olduğu duygusuna kapılıyor, Narin de, ölmüş kocasına ihanet etmiş olmanın utancıyla perişan oluyordu.[ii]
Yavuz Aslantürk’ün Narin’e orospu olduğunu söylemesi ve kadının da bunu onaylaması, kendi itirafının zeminini oluşturur. Narin madem ki bir orospudur, o halde kendisi de bir itirafçı, değişik bir yüz, değişik bir kimlikle yaşayan Hamdullah Şimşek’tir. Adama göre bu iki ayıp, değersizliklerini dengelenmiş ve kişiliksizliklerini eşitlemiştir. Fakat Yavuz Aslantürk’ün kurduğu denklik kendince geçerli olur, Narin tek bir orospunun bile tüm itirafçılardan daha değerli olduğunu söyleyerek bu denkliği bozar. Adamın orospuluk-itirafçılık denkliğine inanmaya bu denli hazır olmasının nedeni, yeni kimliğinin özellikleriyle ilgilidir. Fakat burada aslolan kadının bu denkliğe yaklaşım tarzıdır. Kadın cinselliği ve adamın salt cinsellikle doldurduğu namusu ötelemiş, ölmediğini anladığı kocasından kendine miras kalan inanca, düşüncelere ve bunlara koşut olarak beraberce yarattıkları değerlere sımsıkı sarılmıştır. Bir başka deyişle, namusu salt çarpık cinsellikle sınırlandırmamış, kavramın içini doldurmuş ve ona yüce bir değer biçmiştir.
“Ben bir orospuyum,” dedi. “İstersen, arkadaşlarını da yollayabilirsin. Ama bu orospu, bilesin ki, seninle hiçbir zaman yatmayacak. Evet, bu orospu herkesle yatabilir, ama kocası da olsa, bir itirafçıyla asla.”[iii]
Bekir Yıldız, Darbe romanında, darbenin değersiz değerlerine böyle karşı çıkarken, darbe öncesi toplumumuzun değerlerini savunmayı sürdürür. Yazarın Halkalı Köle romanında, kadın-erkek ilişkileri üzerinden yürüttüğü eleştirilerinden devrimciler de payını alır, ama yazarın eleştirilerine sinen sağduyu burada da egemendir ve yaratılan değerleri değil, bireylerin yanlış tutumlarını sorgular. Farklı bir yol tutan Bekir Yıldız, erkek karakterin ağzından şöyle konuşur:
Nasıl yetişti onların kuşağı böyle? Sevgi, onlar için bir tabanca mı? Dalgalanan sevgi bayrakları da, okudukları bilimsel kitapların havada uçuşan yaprakları mı? Oğlum… Kapımı tekmeleyen oğlum… Üretime katmadığın emek, neden sevgi adında da tembelleştirdi böylesi? İki insan arasındaki sevgi özen ister, emek ister… Yürürsün sevdiğinin ardından… Bakar, ya da bakmaz yüzüne… Ama bakmışsa, hele gülümsemişse, izlediğin sevgi yüreğinde güller gibi açar. Bir gün, bin gün daha yürürsün, konuşursun, ellerinden tutarsın… Sonunda iki can bir olunca, emeğin hakkı, bedenlerinizdeki sevgi kokusuna dönüşür. Kokladıkça birbirinizi, doyamazsınız bakmaya, bakılmaya… Sen hiç sevişirken, sevdiğin insan kollarındayken özlemeye başladın mı oğlum?.. Devrimci savaşımındaki gibi nasıl işin kolayını, ama çıkmazını seçmişsen, sevgide de kolayı, ömürsüz olanı mı seçiyorsun yoksa? Bugün senin olan, yarın bir başkasının mı oluyor? Yataklarda sevgi üzerine konuşmak varken, Mao’yu, Stalin’i, Marks’ı, Lenin’i mi konuşup tartışıyorsunuz? Konuştukça, konuşmanın tadına vardıkça, bir ucuna da Lenin mi oturuyor? Oturup size mi bakıyorlar? Sevgiden ne anladığınızı soracaklarına, yazdıkları kitaplardan sorular mı soruyorlar size? Kızım, artıkdeğer nedir? Oğlum, proletarya diktatörlüğünü, Fransız Komünist Partisi neden yadsıdı? Şehir gerillacılığı…[iv]
Yazarın yapıcı eleştirisinin amacı, köhnemiş değerleri onarmaya yöneliktir ve bu yaklaşımıyla okuruna geniş bir düşünme alanı sağlar. Ki ondaki sağduyunun farkına varan bilinçli okurun eseri alımlama ve algılama gücü, sıradan okurun tersi yönünde gerçekleşir ve okur, kendi çıkarımlarını yazarınkiyle tartabilme özgürlüğüne kavuşur.
Yazarın Evlilik Şirketi kitabında evliliklerinin dokuzuncu yılını birbirlerine karşı dürüst olma savaşıyla kutlamaya karar veren karı kocanın ‘ideal’i arayan tutumları kitabın sonuna dek sürer. Yazarın bütüncül bir gözle soruna eğildiği ve kurulu toplum düzeninin erkeklerinin üzerinden düzen eleştirisine gittiği gözlenir. Kadın-erkek ilişkilerine ayrı bir önem veren yazarın çıkarımlarında belli belirsiz bir ‘ideal’ işareti de söz konusudur.
“Hangi toplumun erkekleri? Daha doğrusu toplumun hangi katındaki erkekler? Hâlâ umut mu bekliyorsun onlardan? Üç günlük, beş günlük kız çocuklarının nüfus kâğıtlarına “Bakire” diye yazdırıp, her şeyden habersiz, minnacık omuzlarına yıllarca sorumluluk yükleyen, toplum mudur, yoksa umut beklediğin? Ya da, örneğin, batıda kız çocuklarının bakireliğini yırttırmak için atan ana-baba mıdır? Anlıyor musun ikisi de değil, örnek alacağımız, gönül vereceğimiz.[v]


            Oya Baydar’ın bir nehir roman genişliğindeki “Sıcak Külleri Kaldı”[vi] (2001) ve “Erguvan Kapısı”[vii] (2004) romanları yaklaşık kırk yıllık bir zaman dilimini kapsar. Atmışlar-yetmişler umut ve masumiyet çağı olarak verilir ve o çağın devrimcileri buğulu, özgüvenli, cesurdurlar. Fakat o devrimciler seksenlerin ilk yıllarında ortadan kaybolmuş, doksanlara doğru ise hesaplı, sert ve ikiyüzlü olarak yeniden doğmuşlardır. Bu değişim, hatta başkalaşma, nedensellikle değil belirsizlikle yüklüdür. Oya Baydar birbirini izleyen iki kuşağa farklı roller biçmiştir. Yetmişlerin masalsı dünya devrimcileri nasıl olmuşsa olmuş yenilmişler, buna karşın ortaya seksen sonrası dünyanın sığ, çapsız, bilgisiz devrimcileri çıkmıştır. Atmışlar-yetmişler kuşağını olası yanlışlarına rağmen türlü şekillerde sevimli kılan yazarın diğer kuşağa bu kadar üstten bakması, katlanamaması okuyucuya hiçbir düşünme aralığı bırakmaz. Özellikle darbe sonrasının temsilcilerine karşı dizginleyemediği öfke, sanatına biçtiği anlamı değilse bile sağduyusunu zedeler. Sudaki İz’i gölgede bırakmıştır artık. Öyle ki yazarın sağduyu terazisindeki ağırlıklar Elveda Alyoşa’dan sonra iyice dengesizleşir; yazar bu kitabından sonra duygu ve düşünce dünyasını güncel yaşamın doğrularına göre şekillendirmiş, bu değerlere bağlanmıştır.

              (S Ü R E C E K)



[i] Oya Baydar, Elveda Alyoşa, Can Yay., 5. b., İst. 2005, s.34
[ii] Bekir Yıldız, Darbe, İskele Yay., 1. b., İst. 2006, s.66
[iii] a.g.e., s.74
[iv] Bekir Yıldız, Halkalı Köle, İskele Yay., 1. b., İst. 2006, s.110-112
[v] Bekir Yıldız, Evlilik Şirketi, D D Yay., 1. b., İst. 1997, s.91
[vi] Oya Baydar, Sıcak Külleri Kaldı, Can Yay., 15. b., İst. 2006
[vii] Oya Baydar, Erguvan Kapısı, Can Yay., 16. b., İst. 2007

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder