5.1.16

Sanatçının Özgünlük ve Özgürlük Sorunu (3. bölüm)


Sıcak Külleri Kaldı’da Ülkü’nün oğlu Umut polis tarafından bir hücre evi baskınında öldürülmüştür. Yazarın terazisinin bir kefesinde sevimsiz, uzlaşmaz, duygusuz, kul, kullanılan devrimciler ve onların tarikatlara benzeyen örgütleri ötekinde ise Umut’u öldüren devlet kurumu vardır. Yazar romanında bu dengeyi yeterli görmüştür. Fakat Erguvan Kapısı’nda dengeler büsbütün değişir. Önce Umut’un polis tarafından öldürülmediği anlaşılır ve yazar, kara çaldığı devlet kurumunu aklar; Umut, örgütün kendi iç hesaplaşmasının sonucu kurban edilmiştir. Yazarın sağduyu terazisindeki kefenin biri kesinkes boşalmışken diğer kefe yeni olaylarla ağırlaşmaya başlar. O kadar ki örgüt üyesi Kerem Ali’nin tek hoş yanı yakışıklılığıdır ve diğer hiçbir özelliği sevimli değildir. Yazarın işaret ettiği üzere ölüm oruçlarının yapıldığı mahallede, Küçük Armutlu’da yaşar. Derin, Kerem Ali’den etkilenerek mahalleye gidip gelmeye başlar, bir süre sonra da mahalleye taşınır. Onun mahalleye yerleşmesi, romanın mahalledeki örgüte ve devrimcilere odaklanmasını sağlar. Fakat olaylar hep tek yönlü bir gelişim içerisindedir. Çeteye, tarikata benzetilen ölüm mangaları, kurbanlar yetiştiren, ‘Allah’ın belası’ diye nitelenen örgüt, diğer insanları sınırsız bir şekilde kullanır ve kendini bu sayede var eder. Yazarın bu tek boyutlu eleştirileri, yazarlık sağduyusunu, sanatını rafa kaldırarak örgüt özelinde devrimcilere yönelik birçok yakıştırması edebiyatı aşar.
Yazarın Erguvan Kapısı romanında öfkesini gizleyemediği bazı bölümler vardır ki yazar buralarda roman yazdığını sanki unutur. Örneğin Kerem Ali, yaşadığı Küçük Armutlu mahallesini şöyle anlatır: “Eski demir parçalarından, somyalardan, kapı kanatlarından, otomobil şasisinden imal edilmiş hurdacı deposunu andıran barikatların arasında, henüz yürümeye başlamış bebeler, polis taşlama oynarlar. Aşağıda, iki tepe asındaki, yazın toz, kışın çamur alanda, top koşturulmadığı zaman intifada provası yapılır.” (s.224) Yine Kerem Ali kendi kahvelerinin ‘esrar koktuğunu’ (s. 234) söyler ve sürdürür, “Kokuları bir de: ıtır, iğde, hanımeli, katırtırnağı, gübre, saman, çürümüş meyve, yanık yağ, egzoz gazı, taze somun, çöp, hayvan leşi…” (s.235) Yazarın Boğaz’a bakan mahalleyi, mahallenin devrimci delikanlısı Kerem Ali’nin ağzından şu sözleri söyletmesi ise gülünçtür: “Sonra, işe yaradıkları için değil, köyün, kırsalın parçası olduğu için beslenen uyuz, sıska eşekleri, balıksız kalmış denizden kopup çöp ziyafetine tepelere koşan martıları, meraklıların yetiştirdiği güvercinleri, tavukları.” (s.235)



Yazarın Alyoşa’ya söylettiği “Çağın değiştiğini görmek, değişime uymak zorundayız” tümcesindeki ‘yeni çağ’ kavramı, yaratılmış birçok değerin enikonu sorgulanmadan yok sayılmasıyla somutlaşır. Buna karşın Postmodernizmin dillendirdiği özgürlüğün özellikle öne çıkan türü kadın-erkek ilişkilerinde görülür. Hangi kadınla erkek duygusal ya da düşünsel olarak birbirlerine biraz olsun yaklaşırlarsa roman bitmeden sevişmeleri beklenir. Sıcak Külleri Kaldı romanında ‘umut ve masumiyet çağı’nda devrimcilik yapmış Ülkü’nün derin devletin önemli adamı Arın Murat’la uzun aralıklarla ama her görüşmelerinde sevişmelerinde aşktan çok tutku vardır. Peki ya Erguvan Kapısı’ndaki ilişkiler? Kocasını gerillaya uğurlamış ve sonra ona olan bağlılığından dolayı ölüm orucuna girecek olan mahalle sakinlerinden Güldalı’nın kocasıyla yaşadıkları cinselliği Derin’e anlatması?
“Peki, güzel sevişir miydiniz Güldalı? Hani şöyle dolu dolu…”
“Güzel sevişmeden, bedenin yataktan uçmadan, kafan bulutlanmadan aşk olur mu hiç? Tabii güzel sevişirdik, utanma, sakınma bilmeden. Bir buluştuk mu ayrılamazdık.” [1]
Güldalı Derin’e cinsel yaşamını anlatınca o da ona sorar. Derin ise kıkırdayıp, kırıtıp suskunlukla soruyu geçiştirir. Öyle ki Kerem Ali geç saatlerde onun evine yalnızca örgütsel çalışma amacıyla gelmemiş, aralarında duygusal, gizil bir çekim oluşmuş ve beklendiği gibi sevişmişlerdir. Fakat, aynı Derin’in sevişmek istedikleri listesinde başka kimler vardır?
“Yakışıklı, güçlü bedeni, sevişmelerimizin sıcak anısı hâlâ etkileyiciydi, ama Güldalı’nın Hüseyin’ine olan tutkulu aşkını kendi şiirli diliyle anlatmasını dinlerken, bazen kendimden bile utanarak, Kerem Ali ile sevişmelerimizi değil, Teo ile, Turgut Ersin’le sevişmenin nasıl olacağını düşünüyordum.”[2]
Sapkın cinsellikleriyle var olan romanın dört ana karakterinin uzlaştıkları tek nokta cinsel güdüleridir. Derin’in annesinin psikologuyla beraber olmasında, Ülkü’nün Teo’yla karşılaşır karşılaşmaz cinsel çekime kapılması ve birlikte olmalarında aşkın kırıntısı bile yoktur ve salt cinsellikle ilgilidir. (s.193-195) Ki, aynı evde oturdukları sürece sevişmeye devam etseler bile aralarında duygusal bir altyapı oluşmayacaktır. Bir çeşit enseste dönen ilişkilerindeki her sevişme anında Teo’nun ona “anne” ve “orospu” demesi Ülkü’yü isteklendirir. Teo’nun Ülkü’ye böyle seslenmesinin nedeni, annesini çıplak bir halde düşününce uyarılan cinsel sapkınlığıdır. Teo’nun annesi, kocasını genç bir çocukla aldatmış ve Teo da bu sahneyi görüp etkilenmiştir.
İstanbul’a aradığı Erguvan Kapısı’nı bulmak için gelen Teo’yla Ülkü’nün, Derin’in ise önce Kerem Ali’yle sonra da Turgut Ersin’le yaşadığı ilişkileri neresinden değerlendirebiliriz? Oya Baydar’ın romanlarında cinsellik, aşk ya da duygusal çekimden çok uzakta, bedenin sevişme sırasında duyacağı haz düşünerek kurulmuştur.
Erguvan Kapısı’nın ağırlık sorunlarından birini oluşturan ‘ölüm orucu’ da yazar tarafından hepten kötülenmiş bir eylem biçimidir; ancak yazar, burada da sağduyudan kopmuş ve bir denge aramaktan, okuyucuya sağduyulu yaklaşmaktan kaçınmış, dahası tarihsellikten de kopmuş, eylemin nedenlerini kendi çıkarımlarına göre değerlendirmiş ve her yönüyle anlamsız ve amaçsızlaştırmıştır ki bu da yazarın kendi dünya görüşünün, yaşam biçiminin ve elbette yaşam öyküsünün bir sonucu olsa gerek. Yazarın yaşam biçimi her ne olursa olsun, insanların canlarından oldukları bir ‘tarihsel gerçek’ karşısında bu kadar pervasız davranması, egemenlerin ‘şehitlik, kurbanlık, kör inanç’ deyimlerine sığınması 12 Eylül’ün bir uzantısı olarak düşünülemez mi?

***

Darbe ve Erguvan Kapısı romanlarındaki Ernestolara dönüp baktığımızda bu az gelişmiş çok sömürülmüş ülkemizin yazarlarının tutumundaki farklılık birbirinden taban tabana zıt iki bakış açısıyla yazılmıştır. Erdal Öz’ün Ernesto öyküsünde çizdiği genç gazeteci yazar, Ernesto’nun tüm karşı çıkışlarını, isyanlarını nasıl göreceli bir özgürlük zırhıyla geri çevirmiş ve kendi amaçları doğrultusunda onun yaşamını olmadığı biçimlere sokarak sanatsal yaratıya dönüştürmüşse Oya Baydar’da da benzer bir tutum söz konusudur. 12 Eylül dönemi yazarlarımızın genel görüntüsü içinde sıkça rastlanan, aşırı ve aşınmış anlatı, özgünlükten bir hayli uzaklaşmakla beraber özgürlüğe de aynı pencereden bakıldığında tartışmaya açıktır. Bekir Yıldız’ın tutumunda ise bir sorun vardır ve o sorun geçmişte yaratılan değerlerin bir tarafça hepten alaşağı edilmek istenmesine karşın öteki tarafın onları bırakmak istememesine dayanır. Yazar bu yaklaşımıyla özgün olmakla beraber aynı pencereden bakıldığında özgür görünmektedir ve 12 Eylül dönemi yazarlarının konuya yaklaşımlarındaki genel basmakalıba sıcak yaklaşmamış, değersizleştirilen değerler egemenliğine çoğu kez başkaldırmıştır.
Darbe ve Erguvan Kapısı romanlarında benzer bir motif olan iki erkek arasında kalmış kadınların dünyayı algılamalarında bile yazarların sanatlarına biçtikleri roller vardır. Narin ve Derin kendilerini karakter olarak var edecek özelliklere sahiptirler ama roman süresince yaşadıkları ve yaşadıklarıyla hesaplaşmaları, vardıkları nokta Modernle Postmodernin uç boylarıdır.




[1] a.g.e., s.280
[2] a.g.e., s.283

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder