O göğün çocukları
Sakın ha!
Okumayı bıraktın değil mi? Aferin, biz birbirimizi
başka türlü de anlayabiliriz. Ne gerek var, okumaya. Bugün bir yazı okuyan
yarın kitap da okur. Hele hele bugün yazı yazan, yarın kalkar kitap yazar.
Ağzımdan yel alsın.
İyi ki bıraktın okumayı, hep bilinen şeylerden
bahsedecektim zaten. Şunu yapmayın, bunu yapmayın… Ivır zıvır. Faydasız işler.
Harcanan zamana yazık oysa! Şöyle sıkı bir bilgisayar oyunu yapsalar da oynasak
bu işlerin yerine.
Nâzım Hikmet’in bir şiiri
var: Ben İçeri Düştüğümden Beri.
On kere döner dünya, ömrünün on senesini hapse verir şair. Dile kolay on koca
yıl; ama içeri düşmüşse vardır bir sebebi değil mi? Katillikten yargılanan
Osman bile yedi buçuğu yatıp çıkar da şair Nâzım’ı bir türlü koyvermezler.
Demek ki çok tehlikeli bir şairdir kendisi. Şair Hikmet yatadursun, Osman
ikinci kez mahpus damına döner. Kaçakçılıktan tıkmışlardır bu kez de.
Şiir gibi faydasız ve sıkıcı bir uğraşa gönlünü
kaptıranlar varsa anında vazgeçsinler bu sevdadan, başlarına iş alırlar. Şair
Hikmet’ten ibret alsınlar. On yıldır içerdeymiş bu şiiri yazdığında. Yeni
meydanlar açılmış, ana rahmine düşen bebeler on yaşına basmış, taylar kısrak
olmuş, savaşların en belalısı dünya savaşı ikinci kez hortlamış, Hiroşima’ya
atom bombası atılmış. Başımıza bunca melanet gelirken hiçbirine tanık olamamış.
Bundan kötüsü düşünülebilir mi?
Yine de uslu durmaz bu Şair Hikmet. Yasak olmasına
karşın düşünür durur. Saatlerce, günlerce, bazen haftalarca aylarca. Ne vardır
da düşünür durur bilinmez. Çok tehlikeli adamdır vesselam, uzak durmak lazım.
Ben İçeri Düştüğümden Beri şiirine bakın
görürsünüz. Neler olup bitmez memlekette. Her şey olur biter on koca yılda. Bir
sürü şey anlatır, bir sürüsünü de hissettirir. Roman yazsan sayfa yetmez olur.
Çok tehlikeli, çok. On yıl yetmez, hiç çıkarmamalı böylelerini. Bizim memleket
savaşa girmez, savaşmaz; gelgelelim camlarımıza kara perdeler geçirilir,
ekmeğimiz karneye bağlanır, düşman keşif uçakları göklerimizi yırtarken,
canavar düdükleri inletir gecelerimizi. Öyle ya, her yan savaştadır, uyanık
olmak, akıllı davranmak zorundadır başımızdakiler. Her şey, her zamanki gibi
sürmelidir gene: Baştakilere güvenmeli vatandaş, gıkını çıkarmamalı, eyvallah
etmeli, aklından kötücül geçerse anında nedamet getirmeli. Ama Şair Hikmet, tam
tersini yapalım istemez mi? Pes doğrusu, hapiste bile uslanmamış! Mehmetçikler
en kötüsünü yemeli yemeğin, en pisine yatmalı yatağın, on kişilik trene
yüzlerce binmeli, ses etmemeli; ama sınırlardan kuş uçurtmamalı. Yaranmacılar
sahip bellediklerine yaranmaları, dalkavuklar dalkavukça davranmalı,
yaltakçılar yaltaklanmalarının en iyilerini kotarmalı. Şair Hikmet’in inadına
böyle davranmalı ve sürdürmeli bu minvalde. Kimse alışılagelenin dışında bir
şey üretmemeli. Üretmek ne demek, ürememeli bile. Boş gözlerle seyretmeli herkes
gökyüzünü, Şair Hikmet’in inadına uçan kuşu, sudaki balığı, topraktaki
karıncayı uzun uzadıya görmemeli mesela. Şair Hikmet gibileri alışılagelenin
dışında işler üretirse kesinkes engellemeli, hatta işi abartmalı, punduna
getirip başını ezmeli bunların, kolunu bacağını kırmalı. Örselemeli bir güzel.
Beter etmeli, doğduğuna lanet ettirmeli, elbette hepsinden önce pes ettirmeli.
Varsın söylensin dursun, işitmemeli şeytanca
sözlerini. Diyecekleri bellidir. “Birlik olalım, iş üretelim, gelişelim,
geliştirelim kendimizi, kentimizi, kâh ağaç gibi olalım kâh orman gibi olalım…”
Kim bilir daha neler neler.
Şair Hikmet’i de bunlardan dolayı koyvermediler
zaten. Birlik olmakmış, ileri gitmekmiş, eşitlikmiş… Tümü şeytan ayeti. Katil
Osmanları çift çift salıvermeli, başımızdakilere biat etmeli, Mehmetçikleri
süründürmeli, yaranmacılara yaranmalı, dalkavukları alkışlamalı, yaltakçılara
iyi yaltaklanmaları için zemin hazırlamalı; sözün kısası her şey aynı olmalı,
nasıl gelmişse öyle gitmeli; uzun sap hep uzamalı, kısa sap hep
kısalmalı. Yanlış hesap yapmamalı. Başka türlüsü aklından bile geçmemeli
kimsenin. Düşünce özgürlüğü filan dememeli kimse, adamı hasta ettirmemeli.
Yarın, bugünün kopyasından başka bir şey olmamalı. Başka türlüsünü umanlardan,
isteyenlerden uzak durmalı. Sadece “âmin” demeli.
Biliyorum, bunca uğraşıp da yazı yazmak da
gereksiz. Geçen zamana, bunca harfe, kelimeye, cümleye yazık. Boşu boşuna
harcandılar. Ne yazık ki artık çok geç! Zaten yazının uzunluğunu görür görmez
korkmuştur insan kardeşim! Zaten senden beklenen de buydu. Sakın ha, okuma,
onlar okuduğunu sansın yine, sen sen ol, okuma! Okur gibi yap, örneğin beğen;
fakat sakın ha, okuma.
Bir de dinleme tabii. Hele de adını andığım Ben
İçeri Düştüğümden Beri şiirini ve bu şiirin şairi Nâzım Hikmet’i, hele
de Genco Erkal’ın insanın
içine kuşkular düşüren, “acaba aldattılar mı bizi bunca yıldır” dedirten
sesinden… Üstelik Fazıl Say da
piyano denen şeytan icadı şeyi çalarken... Nâzım Hikmet, Genco Erkal, Fazıl Say... Sakın ha!
Alaaddin Kara'yla söyleşi ve imza günü
ŞU ADRESTEN ALINTIDIR: http://www.caycumasanat.com/oku.asp?id=2436
Alaaddin Kara liseli gençlerle öykü ve fotoğraf konuştu!
Sunuş konuşmasında; okulun sosyal çehresini genişletmek amacıyla öncelikle kütüphaneyi işlevsel hale getirme çabalarını anlatan Hasan Ali Yücel Lisesi Edebiyat Öğretmeni Üzeyir Karahasan, ayrıca, çalışmalarına devam ettikleri tiyatral şiir dinletisinin ipuçlarını da verdi. | Fotoğrafçı-Yazar Kara, öğrencilerle buluştu, yazar gözüyle Zonguldak'ı değerlendirdi | |||
| |||
| |||
Zonguldaklı Fotoğrafçı-Yazar Alaaddin Kara, önceki gün Hasan Ali Yücel Lisesi öğrencilerine fotoğraf gösterisini sundu. Ayrıca merak ettikleri soruları yanıtlayarak, kitabını imzaladı. Yeraltında birçok alanda çalışan Kara, halen Maden Teknikerliği yapıyor. Sunuş konuşmasında; okulun sosyal çehresini genişletmek amacıyla öncelikle kütüphaneyi işlevsel hale getirme çabalarını anlatan Hasan Ali Yücel Lisesi Edebiyat Öğretmeni Üzeyir Karahasan, ayrıca, çalışmalarına devam ettikleri tiyatral şiir dinletisinin ipuçlarını da verdi.
Kütüphanecilik Kulübü’nün girişim ve çabalarıyla kotarılan etkinlikte, söyleşiden önce, fotoğraflarını sunan Alaaddin Kara öğrencileri adeta yerin altına indirdi. Söyleşi, Üzeyir Karahasan’ın sorularına, Kara’nın verdiği cevaplarla gelişti. “Maden dışında yazıyor musunuz?” sorusu, usta yazar İrfan Yalçın’la yaptığı bir sohbeti hatırlattı Kara’ya ve yazmak istediğini vurguladı. “Madenin dışına çık ve şiir çok oku” diyen Yalçın yeni bir kapı açmıştı Kara’ya.
“Yazar olup-olmadığıma okuyanlar karar verir” diyerek daha yolun başında olduğunu vurgulaması, iki şiir yazıp adını şaire çıkaran günümüz gençlerini düşündürdü.
Kitap çıkarmak amacıyla değil, günlük tutarak yazmaya başladığını belirten Alaaddin Kara, bu günlüklerin öyküye dönüştüğünü, sonra ZonKişot dergisinde yayımlanmasıyla hem motive edici, hem de bir zorunluluk duyumsaması halini aldığını söyledi. Yine, iki öyküsünden iki ayrı ödül de alınca sanatçı arkadaşlarının önerisiyle kitabını da çıkardığını belirtti. Eksiklerini görüp kendini geliştirme uğraşı verdiğini söyleyen yazar, gençlerden özellikle “çok okumalarını ve günlük tutmalarını” istedi.
Öykülerinin kötü sonla bitmesi, karamsar havayla verilmesini eleştiren arkadaşlarını da dikkate alarak, o yönde de çalıştığını söyleyen yazar, yaşadığı ortamın, diline de yansıdığını, olumsuzlukların öykülerini etkilediğini belirtti.
Kara, “Öykümü öyle yazmam gerekir ki; okuyanı, kuyudan madene indirebileyim. Yine o şekilde kuyudan çıkartabileyim” dedi.
“İyi fotoğraf” konusunda; “Herkes kendi görüşüne göre değerlendirir” diyen Kara, realist-gerçek fotoğraflar çektiğini, bu tür resimleri beğendiğini belirtti.
Yazar gözüyle Zonguldak’ı değerlendirmesini isteyen öğrenciye, “İçinde yaşayana dert, gidene geri dönmek için dert!” derken; içindeyken yaşanan sıkıntıların yönetimin hatası olduğunu da vurguladı.
Son olarak, “TTK ocakları ile özel ocaklar arasında fark var mı?” diye soran öğrenciye, “Dağlar kadar fark var” vurgusunu yapan, bunu da sendikaya bağlayan Kara, “İş ve sağlık güvencesi yok. Diğer haklar için de ancak sendika kanalıyla mücadele etme şansları var” dedi.
Etkinlik kitap imzası ve toplu fotoğraf çekimiyle sona erdi. |
Şu adresten alıntıdır: http://www.haber7yaman.com/guncel/alaaddin-kara-liseli-genclerle-oyku-ve-fotograf-konustu-h4878.html
Alaaddin Kara liseli gençlerle öykü ve fotoğraf konuştu!
Alaaddin Kara liseli gençlerle öykü ve fotoğraf konuştu!
Zonguldaklı öykü yazarı ve fotoğraf sanatçısı Alâaddin Kara 19 Aralık Çarşamba günüZonguldak Hasan Ali Yücel Lisesi öğrencilerine fotoğraf gösterisini sunup öykü kitabını imzaladı. Öğrencilerle öykü ve fotoğraf üzerine bir söyleşi de yapan yazar, Maden Teknikeri olarak çalıştığı maden ocaklarıyla ilgili soruları da yanıtladı.
Kütüphanecilik Kulübü’nün girişim ve çabalarıyla organize edilen etkinlikte, söyleşiden önce, yeraltında çalışan işçileri görüntüleyen fotoğraflarını izletti.
“Yazar olup-olmadığıma okuyanlar karar verir!”
Kitap çıkarmak amacıyla değil, günlük tutarak yazmaya başladığını belirten Alâaddin Kara, bu günlüklerin öyküye dönüştüğünü, sonra ZonKişot Dergisinde yayımlanmasıyla hem cesaretlendiğini hem de kitaplaşmanın bir zorunluluk halini aldığını söyledi. İki öyküsünden iki ayrı ödül alınca sanatçı arkadaşlarının önerisiyle kitabını da çıkardığını belirtti.
Gençlerden özellikle çok okumalarını ve günlük tutmalarını istedi. Öykülerinin kötü sonla bitmesi, karamsar havayla verilmesini eleştiren arkadaşlarını da dikkate alarak, o yönde de çalıştığını söyleyen yazar, yaşadığı ortamın, diline de yansıdığını, olumsuzlukların öykülerini etkilediğini belirtti.
Öykümü öyle yazmam gerekir ki; okuyanı, kuyudan madene indirebileyim. Yine o şekilde kuyudan çıkartabileyim.”
İyi fotoğraf konusunda; “Herkes kendi görüşüne göre değerlendirir!” diyen Kara, realist (gerçek) fotoğraflar çektiğini, bu tür fotoğrafları beğendiğini belirtti.
|
Karakuş
Erdal Öz'ün saçma adamı-2
Evliliklerinin yedinci gününde çingene
mahallesinden geçerken çocuklardan adamakıllı dayak yiyip kendinden geçer.
Ayıldığında evindedir ve karısı ona “iki günlerinin kaldığını” söyler; bu iki
günün ne olduğunu, nereden çıktığını anlayamaz ve içi korkulu bir sevinçle
dolar. Dokuzuncu günün bitiminde işler iyice değişir. Karısı yataklarının iki
kişilik olmadığını, artık odasında yatacağını söyler. Kadını haklı bulur, yatak
gerçekten dardır üstelik cinselliğe de biraz doymuştur. Bir ay sonlandığında
kadın ona hiç yaklaşmayacak, acıyacak, kızacaktır. Zaten karısını tanımakta
başarısız olan koca, böylece daha yalnız ve çaresiz kalacak, ne kadar yalvarsa
fayda etmeyecek, mutlu geçen dokuz günün anılarıyla avunacaktır. Rahatlığı ve
doygunluğu tattığı dokuz gün… Güzel karısının her yerini, her köşesini -örneğin
koltukaltlarının- yeni baştan öğrenmek istediği mutluluk günleri… Ah, bu günler
geride kalmıştır!
Karısı onu yatağına almayalı, kiracısı olacak
arsız adam ona saygı gösterilerinde bulunmaya, evin içinde pijamayla dolaşmaya,
yemek tahtasının başına hayvanca kurulup yemeğini tıkınmaya, geğirmeye,
yataklarına teklifsizce uzanıp uyumaya, hatta eşek gibi horlamaya başlamıştır.
Yaz başlangıcındaki aşırı sıcaklarda pijamalarını da bırakıp don atletle
dolaşmaya başlar. Fakat o aileden biri değildir ve bu kabahatlerinin bir özrü,
bir karşılığı olmalıdır. Olmalıdır da karısı bir şey demedikten sonra, hatta
karısı da eski titizliğini yitirdikten sonra elinden ne gelir? Beterin beteri
vardır, ya o dayanılmaz sıcaklar geldiğinde sofraya çırılçıplak oturursa… Yapar
mı? Öldürürdü onu; hayır, bunu düşünmek bile iğrençtir. Öldüremez. Arsızlaşan
kiracısı, onun korkulu düşüne bir adım daha sokulur, karısının odasına girince
adamı üstü çıplaklaşmış bulur. Kan tepesine sıçramıştır ama karşısındaki adam
utanmadan yüzüne gülmekte ve “benim de karnım acıktı beyefendi”
gibi sözler söylemektedir. Fakat o… Bu adama iki laf edebilse… Yapamaz, tek
yapabildiği odasına dönünce anahtarı olanca gücüyle kapıya fırlatmaktır.
Böylece saçma geri gelir, başköşeye kurulur. Gidişat akılla uyumsuzdur yine ve
uyum sağlanmadan saçma ortadan kalkmayacaktır. Gelgelelim “uyum” nasıl
sağlanacaktır?
Yemeğin ardından bir bahaneyle odasına çekilir ve
anında uyur. Uyandığında henüz güneş doğmamıştır. Az sonra karşı kapının
açıldığını, ayak seslerinin yukarı çıktığını işitince hiç yapmadığı bir şeyi
yaparak karısının odasına kapıyı çalmadan girer. Uyuyan karısının göğüsleri
açık, bir bacağı yorganın dışındadır ve bir iki yerinde morluklar görür. Ne var
ki karısını o halde görünce odaya gelme nedenini unutturur ve koltukaltlarına
doğru sokulurken yatağın öbür yarısının çukurlaştığını, ikinci bir yastık
olduğunu, bu yastığa bir iki kısa saç yapıştığını fark eder. Titrer. Hiçbir söz
edemeden, kapıyı hızla çarpıp sığınağına kaçar ve ağlamaya başlar.
Aldatılmaya bile derli toplu bir tepki veremeyen
adam, kiracısıyla karısının şiddetlenen ilişkisini uzaktan izlemeye -bir nevi
uyumlu olmaya- başlar. Kiracının usta yalanlarını, güzel özürlerini hayranlıkla
karşılar ve aynı durumda kendi olsa işin içinden sıyrılamayacağını düşünerek bu
adamdan korkmakta haklı olduğuna bir kere daha inanır. Çaresiz, yalnız ve
suskundur. Bu durumu değiştirmeye, eşiğin bir adım ötesine bile geçmeye
çalışmaz. Elinden bir şey gelmeyeceğine olan derin inancı içerisinde yepyeni
kurgular yapar. Onları sevişirlerken ne kadar çok görmek istediğini anlar;
ikisini aynı yatakta çırılçıplak, bildiği birleşme durumlarında… Fakat böyle
anların birinde aniden yatağından doğrulup dışarı fırlar, gürültü çıkarır,
yerden yarım bir tuğla parçası kapıp beklemeye başlar. Karısı taşlıkta görünür,
ona bakar. Oysa karısının bir şeyler demesini beklemiştir; umduğunu bulamayınca
çıkar, gider, kimse “dön” demez. Gecenin serinliğine bırakır kendini, öylece,
hiçbir tasası olmadığını düşünerek yürür. Gerisingeri eve dönünce gürültü
çıkarmadan odasına girer ve yüzüne yerleştirdiği taze gülücüğüyle uykuya dalar.
Saçma kavramını iliklerine kadar duyan adam, davranışlarıyla o uyumu yakalar.
Bir başka deyişle saçmayı temsil etmekten çok, saçma duygusuyla yaşamaya ve ona
uyum sağlamaya mahkûm bir kişidir.
Odasında karısı, arkadaşı ve elbette kendisince
yalıtılan adamın günleri birbirine benzerken bir sabah bu kısır döngü
işletilmez. Kiracının evde olmadığı bir gün karısı onu yemeğe çağırır. Koca, bu
daveti kazanç hanesine katmaya dünden niyetlidir. Kadının ilk yemeği onun
tabağına koyması, “yeşil salatadan da alsana” demesi, belirgin
bir farklılığın yaşanmakta olduğunu gösterse de sorgulama yeteneği ya da
düşüncesi hiç gelişmemiş bir hayat acemisi için tüm bunlar kazanç kabul edilir.
Eksik, mutsuz, kötü, pis olduğunu düşünen adamın, aldatılmışlığı tüm yönleriyle
sineye çektiğini görürüz: “Sinemaya gitmek ister misiniz?” Mantosunu
alırsa üşümeyecektir; ama kadının “mantom yok” yanıtı
bizimkini yine savunmaya iter. Karısıyla hiç ilgilenmeyen, düşüncesizin
tekidir. Kısa süre önce sarf ettiği tüm kötücül sıfatlar asıl kendinde
mevcuttur. Karısına karşı tutumuyla sürüden kopamamıştır ama bu gerçeği ona bir
manto alarak değiştirmek ister. Kocalığı henüz öğrenemediğini, evlilik
konusunda kendisinden daha deneyimli olduğunu belirtir ve daha der demez bu
sözünden pişmanlık duyar. Yeniden patavatsızlık yaptığını düşünerek özür
dilemeye, kendisine yeni sıfatlar yakıştırmaya, konuştukça konuşmaya,
saçmalamaya devam eder. Bu seyri koyulaştırmak için ilginç bir yol dener: “Dün
kendimi öldürecektim.” Geceki başarısız tasarısını unutturan ve
kendine uygun bir manevra alanı yaratan yalanını açık vermeden sürdürür. Kendini
öldürecek kadar kederli ve aklı başındadır ama yapmaz. Çünkü ölüm, en kolay
çözüm yoludur. Dediğimiz gibi saçma duygusuyla boğuşsa da kendince akıllı
kararlar veren, uyumlu bir kişidir o. Bu nedenle saçma duygusunu hepten
güçlendirecek bir intihar için uygun kişi değildir. Hem ölümün saçmalığını
annesinden de bilmektedir. Sonuçta dengeyi bularak karısına dönmeyi seçmiş,
ondan öz dilemeye gelmiştir. “Her şeye yeni baştan…” diye söze
girer, bir yandan da hıçkırmaktadır. Bunun üzerine kadın gebe olduğunu söyler.
Karısının gebeliği, taze bir umut ve heyecandır.
Mutluluktan sarhoşça dolaşmakta, o güne değin şarkı söylememesine karşın
sokaklarda şarkılar söylemektedir. Baba olmak, kendine ait yeni şeylere sahip
olmak demektir. Derken kiracısıyla karşılaşır ve onu özlediğini, ona ihtiyacı
duyduğunu anlar. Kiracının dün gece onu aradığını söylemesi, bir önceki bölümde
kadının uydurma ölüm planına olan ilgisinin kaynağını açık etse de adam bunu
algılayamaz. Kiracının ucu açık laflar etmesi bile onu yeterince kuşkulandırmaz. “Çocuğunuz
var mı?” sorusuna “yok ama olabilir” ,”çocuk yapmak
enayiliktir” sözleriyle yanıt verir kiracısı. Karısının hamile
olduğunu müjdeleyince kiracıyı önlenemez bir kahkaha tutar, diğeriyse duruma
yalnızca sinirlenir. Kiracının gülmeye ara verip “ne çabuk gebe kaldı?” iğnelemesine
bile tepki göstermez. Kafasında dolaşan tek tilki, bu haberi ilk kendinden
duymamış olma olasılığıdır ki yalnız bu durum kiracının hep yenen, onunsa hep
yenilen olmasına yeterlidir. Kızı olması istediğini söyler. Kiracı “kime
benzeyecek” diye sorunca “annesine” der. Karısı gibi güzel
bir kızı olacaktır. Öteki “kızımız” der, sarılırlar.
Yanlarına kattıkları bekçiyle bekçinin oğlunun
dükkânına bu haberi kutlamaya giderler. Yolda basit bir sözleşme yapar: “Bekçiye
para verdirtmek yok, ne harcarsak yarı yarıya.” Kiracı “doğacak
kızımızın şerefine,” diyerek kadehleri devirmeye koyulur, bu konuda
son derece deneyimsiz olan baba adayıysa öksürür, tıksırır, gözlerinden yaşlar
boşaltır. Yanan sigaradan kendi sigarasını yakmayı bile beceremez. Fasıl bitip
hesap gelince arkadaşı kâğıdı ona uzatır. Baba adayının arkadaşına ilk
diklenmesi burada gerçekleşir. “Ben mi ödeyeceğim?” diyerek
yoldaki sözleşmeyi hatırlatınca kiracı üstelemez. Çıkardıkları beşliklerden
masanın üzerine bırakırlar. Dükkân sahibi geri dönüp paranın eksik olduğunu
söyleyince gözler ona çevrilir. Tamamı, onun beş lira eksik verdiğinde
hemfikirdir. İçkinin de etkisiyle ikinci kez diklenir: “Yetti artık, ben
hırsız mıyım?” Bir yandansa budala yerine konduğu için ağlamaklıdır.
Sonunda kiracı bir beşlik çıkarır ve sorun çözülür. Böylece kutlama biter. Eve,
odasına vardığındaysa parayı eksik veren kendisi olduğunu fark eder. Parasını
birçok kez sayar ama sonuç değişmez: Demek ki hepsi haklıymış!
Arkadaşına ilk kez güçlü sayılabilecek bir
tavırla -o da sarhoş denebilecekken- karşı koyan adam, eksik verdiği para
yüzünden suçluluk duyar. Birdenbire karısının kapısında biter. Çekinerek içeri
girdiğinde karısını ateşler içinde, hasta bulur. Ne yapacağını bilememenin tedirginliğiyle
en basit çözüme sarılarak tavan arasına koşturur. Karısını kiracısına bırakarak
sorumluluk almayacaktır. Bu sırada avucunda sıktığı beş lirayı kiracının
ayaklarının dibine -yüzüne değil- fırlatması, iç dengesini sağlamanın da bir
yoludur. “Haklıymışsınız özür dilerim.”
Sorumluluktan kaçan adamın kiracısına duyduğu
hayranlık hastalık süresince iyice pekişir; öyle ki karısına doktor getirmiş,
ilaç almış, karısının başından ayrılmamış, bir kocanın yapması gereken her şeyi
yapmıştır. Bütün süreç boyunca izleyici rolünü üstlenen kendisi ise kadının
düzelmesiyle havalara uçar. Alımlı karısını avluda görünce geçmiş olsun
dileklerinde bulunur, yanına oturur, dizini dizine değdirir, kızlarını sorar.
Kadının yüzündeki acımsı gülümsemeyi ise sorgulamaz, yalnızca güzel bakışına,
dudaklarını güzel ısırışına takılmıştır.
Yorgun kadını yatağına yatırırken çocuğun yakında
doğacağına ilişkin “Daha evleneli altı ay bile olmadı”yı neden
kullandığı belirsizleşir. Bu silik ifade karısını hafiften titremeye yeter,
kadın duygularını gizleyememektedir ama o, üsteleyip de onu üzmekten çekinir ve
kadının yerine kendisi konuşur: “Elbette erken doğum diye bir şey
olduğunu biliyorum.” Sonra karışık duygularla onu sevmeye başlar, elleri
saçlarına gider. Kadın sessizce ağlamaya, devamında sesli sesli hıçkırmaya
başlar. Karısının hüznünü engellemek için avutucu sözler söyler. Saçlarından
bileklerine kayan elleri, kollarına oradan bilinçsizce koltukaltlarına gitmeye,
koltukaltlarını ovalamaya, okşamaya dönüşür. Elleri memelerine, oradan meme
uçlarına gider, uzanıp dizkapağını öper, dizinin alt kuytusuna sokulup dilini
sürter. Güzel karısını avutmak için başlayan eylemleri başka bir hedefe
yönelmiştir ki kadın fısıltıyla “Ne iyisin!” der. Altı aylık
evliliklerinde aldığı tek olumlu karşılık bu sözdür ve bu yüzden hem
hüzünlendirmeye hem rahatlatmaya yeterlidir.
Kitabın son iki bölümü, düğümlerin çözülmesinin
yanı sıra yazarın romanı yazma amacını açık eder. Kiracı, yanan ışığını görerek
odasına gelince başından beri en uzun ikinci konuşmayı (ilki kahvedeki
tanışmalarındaydı) yaparlar. O sıra adam, Gogol’un Palto’sunu
okumaktadır. Kiracının “Sevgili güzel karımız” demesine “Karımız
mı dediniz?” şeklindeki düzeltme sorusu kiracıyı püskürtmeye
yetmez: “Evet, ‘karımız’ dedim. Bir şey mi oldu?” Bu denli
açık bir saldırı karşısında ne yapacağını bilemeyen ev sahibi -ki bu konumda
kimin kime sahip olduğu tartışılır- hep yaptığı gibi savunmaya çekilir ve garip
bir teşekkür cümlesiyle konuşmayı sürdürür: “Onu siz iyileştirdiniz.” Karısına
adamakıllı kocalık yapamayan adamın doğacak çocuğu sahiplenmeye çalışmasına da
karşılık gecikmez: “Kızımız.” Burada, yine adamın “Ama
evleneli altı ay bile olmadı” ifadesi, onda sorgulama, çözümleme
yeteneğinin hiç mi hiç gelişmediğini gösterir. Arkadaşının karşısında gülünç
duruma düştüğünün ayırdına bile varamaz. Arkadaşının mantığı ise açıktır; bunu
kurcalamamalı ve dahası buna alışmalıdır. Alışmaksa zaten en iyi bildiği
şeydir. Karısıyla bu altı ay sorununu konuşurken erken doğum sığınağına
koşturan adam, arkadaşının “babası sen olacaksın” ifadesindeki
gerçeği anlayamaz; oysa arkadaşı bu gece, onu bütün gizemlerden kurtarmaya
niyetlidir: “O bizim karımız,” der, “ikimizin kadını.” Eklemeyi
de unutmaz: “Ama sen sıranı savdın, artık ona dokunmak yok.” Bu
sözler ardından gelen yeni saldırı, kahramanımızı perişan edecek niteliktedir.
Palto öyküsünden yola çıkarak onu bir roman kahramanına benzetir, elbette bu
kahramanı var eden bizzat kendisidir. Öyle bir kahraman ki gerçek hayatta
yaşaması olanaksız, düpedüz yaratılmış biri: “Dostum bilmem farkında
mısın, seni yavaş yavaş değiştiriyorum ben. Seni baştan yoğurmak, sana bir
kişilik kazandırmak gerek. Her şey olabilir senden. Senden istenilen her tipte
insan yaratılabilir.” İlk başta arkadaşının bu sözleriyle övünmesi, onun
özgünleşmesinin ne kadar uzak ve zor olduğunu ortaya koyar. Ötekiyse ısrarla
devam eder. Onun hamuru, testi çamuru gibi şekil almaya o kadar uygundur ki
istediği her kimliği yaratabilir; bir işkenceci, bir ajan, bir cellât hatta.
Konuşma bu doğrultuda sürerken hayranlıkla arkadaşını izleyen adam yine kendini
rahatlatacak savunma mekanizmasına sığınır ve ondan korkmakta ne kadar haklı
olduğunu bir kez daha anlar. Burada söz yeniden kadına dönünce, arkadaşının en
doğrudan saldırısı gelir: “Bak şimdi kalkıp odadan çıkacağım, onun
odasına geçeceğim. Gözlerinle göreceksin bunu. Soyunup koynuna gireceğim. Doğum
bu kadar yakın olmasa, onunla sabaha kadar sevişirdim. Yani senin karınla. Sen
de burada bizim sevişme seslerimizi dinleyip o şahane otuzbirini çekerdin.” Yine arkadaşının “Biliyor
musun, iyi bir adamsın sen” nitelemesi de karısını anımsatır.
Kitabın son bölümünde odasına sıkışmıştır.
Başından beri kendisinden üstün gördüğü kişilerin ağzıyla konuşan, benzer
davranışlarda bulunan kahramanımız burada kendiyle hesaplaşır. Hatta yer yer
derin çözümlemelere girişirken ilk kez acımaz kendisine. “Zavallıyım,” der
ve yaşadığı odanın yeni kovuğu olduğunu düşünür. Yeniden başlamayaysa gücü
yoktur, öyle ya korkağın tekidir. Bu kötücül ama gerçekçi değerlendirmenin herhangi
bir sonuca bağlanıp bağlanmayacağı okuyucuyu merak ettirse de bu beklentiyi
yine kahramanımız giderir: Daha da yalnız kalmıştım. Yaşamamda delik
deşik bir şeyler vardı. Hep bir şeyler eksik olmuştu bende. Bunu daha önce de
sezer gibi olmuştum, ama hep örtmüştüm üstünü, anlamazlığa, bilmezliğe
vurmuştum kendimi. Ah, insanın kendine düşkünlüğü, kendine toz kondurmayışı ne
yanlış bir şey. Şimdi bunun cezasını çekiyorum. Çünkü bütün yanlışlarım artık
yüzüme vuruluyor. Yüzüme vurulduğu anda yadırgıyorum, ürperiyorum, haksızlığa
uğramış buluyorum kendimi, ama üzerinden biraz zaman geçince asıl haksız olanın
ben olduğumu anlıyorum. Ah, nasıl zavallı, nasıl ilkel, nasıl aşağılık
buluyorum.
Karısıyla arkadaşının altı ay içerisinde kendisine dair kullandıkları tek
iyimser sözün anlamını sorguladığını görürüz: “İyi biri miyim?” İyiliğin ne
olduğuna ilişkin felsefi çıkarımlar önem kazansa da kahramanımızın akılcılığını
öne çıkardığı bu bölüm roman içerisinde pek bir yer kaplamaz ve bu çıkarımların
peşi sıra birdenbire müdür aklına düşer. “Yeni bir başlangıca mı soyunuyor?”
diye düşünebilecekken yeniden karısını özlemesiyle bu seçenek de geçersizleşir.
Arkadaşıyla konuşmasının üzerinden dört gün
geçmişken yemeğe bile çağırmamıştırlar onu. Sonra “Biraz dolaşsam…” diye
düşünür ama bu düşünce de aynı sona yazgılıdır. Kafasından benzeri düşünceler
geçerken son görünümüyle karşımıza çıkar: Birden odanın ortasında,
yerde çırılçıplak olduğumu fark edip kendimden utandım. Dört gündür bu odada
çırılçıplak mıydım ben? Ama niye? Niçin çırılçıplaktım? Kalktım, hızla
giyindim. Ortası karanlık sırları dökük aynada sakalları uzamış çökük yüzümü
gördüm, hiç sevmedim. Ayakkabılarımın bağlarını bağlarken niye giyindiğimi
düşündüm birden. Çıkaramadım. Giyindiğime göre çıkmalıydım odamdan. Sokaklara
çıkmalıydım.
Kitap, kendi iç değerlendirmesini yapan adamın
dışsal değerlendirmesini yapmasıyla son bulur. Adam evden sessiz, tıpkı bir
hayaletmişçesine çıkar gider. Böylece Odalarda’da uyum bozulmuş, aklın saçmaya
karşı sağladığı denge kaybolmuştur. Bu yönüyle Albert Camus’nün “hayatın bir
anlamı vardır / olmalıdır” düşüncesinin aksi yönde hareket eder ve tam bir
karamsarlık, çıkmaz, hatta hiçlik evresine geçer. Son haliyle hayatla hiçbir
bağı kalmayan, mutsuz, huzursuz, topluma tamamen yabancı bir kişi konumuna
gelmiştir. Kendisini tehdit eden kiracı, onu hayata bağlayan tek durumdan
-karısından- koparmış, böylece varlığını da anlamsızlaştırmıştır.
Kahramanımızın aklını devreye sokarak bulduğu uyum, denge hâlleri tamamen yok
olduğundan yabancılaşmanın da sonuna ulaşmıştır. Yalnızlığında, mutsuzluğunda,
umutsuzluğunda öyle benzersiz bir seviyeye ulaşmıştır ki boğulmamak için hiçbir
nedeni kalmamıştır. Uyum bozulduğu için artık saçma duygusunu yaşamanın
ötesinde saçmayı da temsil eden bir kahramana dönüşmüştür.
Erdal Öz, edebiyatımızın unutulmama kapısından
Odalarda’yla da geçerken sonraki kuşaklara muazzam bir esin kaynağı sunar.
Erdal Öz'ün saçma adamı-1
“Soğuk
bir gündü.”
cümlesiyle başlayan Odalarda[1],
henüz ilk satırlarından itibaren kötücül bir havaya bürünür. Havuz boştur,
ağaçlar çıplaktır, yukarılardan gri bulutlar geçiyordur. Erdal Öz’ün daha ilk
sayfadan serpiştirdiği bu betimlemeler boşuna değildir ve romanın da benzer bir
yoldan gideceğinin işaretlerini verir.
Herhangi bir adın niteliklerine sahip olmadığı
için kimsenin adıyla ya da herhangi bir sıfatla seslenmediği adamın
dünyasındaki olumsuz havanın kaynağı, annesinin yokluğundan dolayı düştüğü
büyük yalnızlık çukurudur. Bu boşluk beklenenin aksine acıyla örülmeyecektir.
Annesini yitirmesine ilişkin tek üzüntü sözcüğü kullanmayan adamın esas
kaygısı, yılların getirdiği alışkanlığının yok olmasına ilişkindir. Kimseyle
ilişki kuramayan, bir başka zaman insanı olan kahramanımızın bütün sıkıntısı;
annesiyle doldurduğu zamanın alışkanlığıyla oluşan boşluğu nasıl kapatacağını
bilememesindendir. Çerçeveye daha yakından bakınca yeni kötücül bakış
açılarının da filizlendiğini görürüz. Bir kere hiçbir dostu bulunmayan
kahramanımız annesinden zaten bıkmıştır ve onun ölümünü bile hatırlamak
istemez. Bu nedenle ona ait ne varsa ölümünün henüz üçüncü gününde atar, satar,
yakar, yok eder. Evde annesine dair tek bir anı bırakmaz. Bu eylemle ilk
başlarda üstünkörü bir bağımsızlık duygusuyla dolduğu anlar olur.
(…) onsuz olmasını dilediğim odayı -evet- onsuz
buluyordum.
Annesinin cenazesini ne yapacağını, nasıl ve
hangi parayla kaldıracağını bilemez. Mecburen müdürüne çıkar ve durumu anlatır.
Müdürün cana yakın, içli, gözlerinin içine bakan ve epeyce kadınsı yaklaşımıyla
biraz rahatlar. Yine de kuyruğunu altına alıp oturmuş, sahibinden
korkan bir köpek psikolojisinden kurtulamaz.
Annesinin yaşamında sandığından çok daha derin
bir boşluğu doldurduğunu her an yeniden anlamaya başlar. Evde, evin odalarında
yalnız kalmak, o güne değin onu idare eden alışkanlıklar dizgesine
benzememektedir. Uykuları bölünür, odanın ışığını kapatmadan yatar ama bu evde,
bu kasabada tek başına yaşamak kolay değildir.
Yeni yaşamına başlayalı, yeni alışkanlıklar
edinmeye çalıştığından sık sık kahveye uğrar. Orada ısınır, tembel tembel çay
içer, oranın önünden geçen insanların camdaki kırılmalarını oyunlaştırarak
seyreder. Gide gele bir adamla tanışır. Kendisi hakkında uzun ve detaylı
yorumlar yapar yeni adam ve onu sohbetine çekmeye çalışır. Ardından bir falcı
edasıyla insanları çözümlemeye başlar, ilk başta da kahramanımızı. Dairede
küçük bir memur olduğunu, masasında yazı makinesi olduğunu, evli olmadığını
bilir. Zaten onun dostu değil tikleri vardır ve savunma halinde insanlardan
kaçar. Küçükken çok sivilceli bir yüzü olduğu için devamlı elini yüzüne
götürmektedir. Ayrıca kadınlar hakkında tam bir cahildir ve kendini çirkin
bulur. Yeni adam, başkaları hakkında da büyük hikâyeler, yaşam öyküleri
kurgular. Ötedeki ilerici savcı, umarsız bir avukat olmuştur… Ama kimdir bu
yeni adam? Polis, belki sosyalist? Bu ilginç adam karşısında bocalayan
kahramanımız etkilenmekten kurtulamaz.
O günlerde ev sahibi evi boşaltmasını ister.
Sabahlara kadar ışığının yandığını, pis işler çevirdiğini, tek başına yaşayan bir
bekârı evinde barındırmak istemediğini, hatta iki aylık borcunu da almayacağını
ama hemen evi boşaltmasını söyler. Adamın “Işığı kitap okumak için
kapatmıyorum.” türünden masum yalanlarına ev sahibi inanmaz. Zaten koca bir
evi dolduramayacağından oda aramaya başlar ve iş arkadaşına durumu açar.
İçindeyse tarifsiz bir sevinç vardır. Bu güçlü ikilem, iş arkadaşının
başsağlığı dilemesiyle daha da güçlenir. İşin olumsuz yanlarına takılmayan
kahramanımızın “Ne iyiydi; düzenli, yaşamayı seven, az da olsa dostları
olan biriydim artık” yönlü iç değerlendirmeleri insanların yaygın
değerleriyle enikonu ters düşecek türdendir, hatta ilk fırsatta yeni bir
ayakkabı almayı, annesinin de yaşamını işgal etmediğinden ilk aylığıyla
borçlarını kapatıp üstüne başına çekidüzen vermeyi tasarlar.
Kahramanımızın nasıl köksüz bağsız, inançsız,
hatta geçmişsiz, umutsuz, dolayısıyla topluma yabancılaşmış bir birey olduğuna
dair birçok ayrıntı birikmeye devam eder. Dolayısıyla Odalarda, varoluşçuluğun
özelliklerine sahip bir roman görünümündedir.
Lokantada karnını doyurunca kendini kahvenin
önünde bulur. Gözü, geçenlerde tanıştığı adamı arar ve çok geçmeden bulur.
Bizimki, bugünün güzel bir gün olduğunu ve bu yüzden keyiflendiğini ve hep
böyle olduğunu, mevsim değişikliklerinde şaşkınlaştığını, baharın gelmesinden
çok kışın gidişine sevindiğini söyler. Buna karşın oda aramaktan dolayı
sıkıntılı olduğunu da belirtir. Diğeri ise kısa bir sessizlikten sonra müjdeyi
verir: Tam ona göre bir oda biliyordur. Kendi kaldığı evin bir odasında pekâlâ
kalabilir. Dul ev sahibi hoşça bir kadındır ve onu ikna edebileceğini söyler.
Kendisinin tavan arasında oturduğunu, ev sahibinin her işini gördüğünü, bunun
bekâr bir erkek için bulunmaz nimet olduğunu ekler.
Ertesi gün sözleştikleri saatte kahveye gider ama
kısa bir gecikmeyle. Özellikle gecikir, adamı bekletme düşüncesi ona cinsel
denebilecek, vazgeçilmez bir haz yaşatır. Ne de olsa karşısındaki adam
bambaşka, kendisine göre çok ama çok üstün biridir.
Dul, sarışın, genç, yuvarlakça, hoş bir kadın olan
ev sahibine dair ilk izlenimleri olumlu olur. Adamın duyguları tek başlı ve
doyumsuz bir noktaya ulaşır: sevinç. Ev sahibi kadın için gizleyemediği
duyguları, romana erotik bir tat katmaya başlar. İçindeki kadın özlemi, dahası
kadınlara karşı çekingenliği giderek romanın egemen duygusu olur.
Hem odadan hem de sahibinden hoşnut kalınca hemen
taşınır, zaten eski evinde vakit geçirmek istememektedir. Yadırgadığı bir
sevinç ve bilemediği bir tedirginlikle odaya yerleşir. Arkadaşı her ne kadar
müthiş bir insan da olsa ondan çekinmekte, hatta korkmaktadır; buna karşın
odasındaki ilk gecesinde ışığı kapatıp mutluluk ve huzur içinde uykuya dalar.
Ertesi gün ev sahibini avluda bacakları açık
görünce aklı başından gider. Olduğu yerde donar, kıpırdamadan izler; kadın onu
fark edip bacaklarını örtse bile görüntüyü belleğine çoktan kazımıştır. Sesi
titrer, bedeni titrer, içi içini yer, kendini yatağa atar, sarışının niyetine
yastığa sarılır, onunla boğuşur, yastığı hoyratça ezer, öper, koklar.
Onunla ölümü kurgular.
Kadın yalnızca kendisine karşı mı bir gariptir
bilemez öyle ki geldi geleli onunla hiç konuşmamıştır, bu durum sevincinin
egemenliğini daraltan önemli nedenlerdendir.
Arkadaşıyla sarışından söz edişlerinde dikkati
çeken nokta güzel sıfatlar, değerlendirmeler ve benzetmelerdir: “Ev
sahibimizin sarışın güzelliği”, “dupduru bir kadındır”, “çok net bir kadındır”,
“çok açıktır”, “suskun bir kelebektir”…
Yepyeni bir yaşama kavuşan kahramanımız
mutluluktan uçmaktadır. Tüm bunlar gerçekleşirken müdüre olan para borcunu
öder. Müdürün karşısında yine ezilip büzülmüş, müdürün ince tavırları ise yine
dikkatinden kaçmamıştır. Üstelik bir ara müdür onun evli olup olmadığını sorar.
Müdürün hitap biçimini ve çeşitli davranışlarını sanki süzgeçten geçirir.
Müdürün şu sözleriyle bocalar: “şekerim”, “Seni çok beğeniyorum”, yine “şekerim”,
“ne hoş bir insansınız”, “bir gün birlikte olalım”… Konuşma sürerken elini
omzuna bastırması, yüzünü okşaması kahramanımızın karışık kafasını adamakıllı
karıştırır.
Yeni odasında, güzel ev sahibine karşı güçlü bir
gözlemci ve istekli bir erkek görünümündedir. Aklından geçirdiklerini,
gözlemlerinin ayrıntılarına inince daha açık görürüz ama ne yaparsa yapsın
kadın onunla konuşmaz. Kadını konuşturmak sandığından güçtür, bu güçlüğü
arkadaşının düşüncelerini kendisi adına kullanarak gerçekleştirmeye çabalar:
“Kimbilir ne güzel yemekler yapıyorsunuzdur. Bu kadar güzel bir
kadının yaptığı yemekler de kimbilir ne güzeldir. Zaten kadınlar, duygulu,
içli, alıngan, pırıl pırıl yaratıklardır.”
Kadın konusu başta olmak üzere, hayat karşısında
oldukça beceriksiz, hatta düpedüz yeni doğmuş çocuk portresi çizen adam, bundan
sonra ne zaman ev sahibi kadınla ilgilense ya da ne zaman kur yapma amacı gütse
arkadaşının düşüncelerine sığınacaktır. Elbette özgün olmayan bu düşünceler onu
daha yapaylaştırır, saçmalaştırır. Bir tür gecekondulaşmadan öteye
geçemeyecektir bu tavrıyla, özellikle de kadınlar konusunda.
“Kadınlar, biz erkekler gibi öyle kapalı,
duygularını gizleyen yaratıklar değillerdir. Biz erkekler kadınlardan daha çok
konuşuruz, yalan bile atarız. Gerçekleri pek açık etmezler, ama gizleyemezler
de. Onların içleri yüzlerine vurur.”
“Öyle güzel susuyorsunuz ki. Kelebeğin yemek
yiyişi gibi.”
Kahramanımız varoluşçu bir romanın birinci kişisi
olarak saçmaya dair bir görünüm çizer. Ne var ki herhangi bir düşünsel dayanağı
bulunmayan, topluma uyumsuz görünen, bu nedenle yabancılaşmış kişinin tam bir
anlamsızlık içinde olduğunu söylemek de doğru olmaz. Romanın seyri içerisinde
giderek anlam kazanan bir durum vardır. O da ev sahibi kadındır. Bu bağlamda
diğer varoluşçulardan farklı olarak Albert Camus’nün yolunu izler Erdal Öz.
Kahramanının davranışları saçma da olsa onda bir anlam vardır. Evet, belki
yaptıkları saçmadır, zaten hayat da saçmadır ama öte yanda annesinin ölümünü
görerek hayatın sonunun da bir saçma olduğunu anlar. Dolayısıyla geçmişi
olmadığından, geleceğe dair bir hedefi de bulunmadığından şimdiyi yaşamak
ister. Şimdi; ev sahibi kadındır, tutkudur, Meursault’un gerçekler karşısında
yüzünü kuma gömmesidir.
Arkadaşına öykünmeyi o denli abartır ki sonunda
hem kendini hem sıradanlığını bambaşka biçimlerde sunar. Sıradan kişiliğini ani
bir hatip becerisiyle gizler ve sıradanlığının kadında da olduğunu iddia eder,
hatta bu aynılığın onları toplumdan soyutladığını ama bunun kötü bir durum
olmadığını belirtir. Öyle ki topluma yabancılaşmasını bile kadınla
özdeşleştirecek, deyim yerindeyse “bizim kadar birbirine denk bir başka
kadın-erkek bulunamaz” diyecektir. Evet, ben de sizin gibi, kimsesi
olmayan, bir tek can dostu, bir tek konuşup dertleşecek arkadaşı olmayan bir
‘yalnız’ kişiyim. Babamı hiç tanımadım. Hiç bilmiyorum onu. Annem mi? Onu
toprağa vereli daha bir ay bile olmadı. Başka da kimsem yok. Kolay değil. Ben
de sizin gibi sıkılan biriyim. İçine kapanık biriyim. Sıkılmak benim ülkemdir.
Evet, insanın bir sıkıntısı olmalı aslında. Sıkılmayan, sıkılmayı bilmeyen
insanları hiç sevmem. Ot gibidir onlar. Ne kadar da çokturlar,
biliyor musunuz? Onlar gibi olmak istemem. Sanırım siz de öylesiniz.
Kadın onunla hâlâ konuşmamış, hatta tepki bile
vermemiştir. Gelgelelim adamın konuşacak kimsesi olmadığı gibi yanına düştüğü
bu suskun kelebekten de vazgeçecek değildir. Böylece yalnızlığını doldurmayı
tasarlar ve giderek davranışlarının bir koşullanma hâline büründüğünü görürüz.
Ondaki saçma hâli bir seçim, bir irade gereği yapılmaktadır. Ne var ki
davranışlarının akılcılığı tartışılabilir. Hâliyle romandaki saçma, roman
kişisinin akılcı davranamamasıyla gelişir. Hatta yazarın saçmaya dair şöyle bir
hedefi olduğu da düşünülebilir: Kahramanının davranışları, okurun akıl mantık
terazisinde öyle aklı dışı ve anlamsızdır ki bu yargılar elbette saçmayı
desteklemektedir.
Arkadaşının kapıyı çaldığını duyduğu bir gün
kıskançlık nöbeti geçirir. Ev sahibi terliklerini sürüyerek odasının önünden
geçip avlu kapısını açar. Açar ama merdivende hiçbir gıcırtı işitmez. Adam
yukarı çıkmadığına göre… Yoksa? Yalnızlığın günlerdir her yandan onu kuşatışı,
kadının arkadaşını odasına almasıyla doruğa çıkar. Yastığına sarsılır, unutmaya
çalışır ama ne mümkün! Tam bu açmazda yeniden annesini anımsar ve ilk kez
annesinden olumlu denebilecek bir havada söz eder: Annem, hiç olmazsa
bir sesti, bir kokuydu, bir soluktu yanımda, bir yakınlıktı bana. Şimdi o da
yok. Kimsem yok artık. Koskoca dünyada bir başınaydım.
Bu karmaşık duygular içinde kıvranırken kadınlar
konusunda deneyimsizliğini itiraf eder. Bu eksiklik, onun kanayan yarasıdır.
Kolay değil, beğendiği kadın -ya da hayatının anlamı- yan odada arkadaşıyla
sevişmekte ve bu gerçek aklını başından almaktadır. Yan tarafta olup bitenler
onu o derece sinirlendirmiştir ki ufacık bir şeye kızarak ev sahibinin
karşısına dikilmek, onunla tartışmak ister. Tavan arasına ilerleyen ayak
seslerinin peşinden harekete geçer. Nedense içeriden hiçbir tepki gelmeyeceğini
düşünerek kadının kapısına dikilir ama sesini işitince ilk şoku, kadın
karşısına çıkınca ise ikinci şoku yaşar. Kısacık bir gecelik vardı
üzerinde. Küçük çıplak ayaklarından başlayan biçimli bacakları, diz
kapaklarının üzerine doğru çıldırtıcı bir yuvarlaklıkla ince geceliğinin
eteklerinde -yazık ki- bitiyordu. (…) İçeriden vuran ışık, butlarının ipek
sarısı incecik tüylerini ışıtıyordu. (…) Geceliğin altında beliren toparlacık
karnının biraz daha üstüne çıkarken açık kalan yakanın ortasında uçları görünmeyen
göğüslerinin yuvarlak diriliği tenha bir boyunla sürüp gidiyordu.
Kadının sesini ilk kez burada işitir: “İçeriye
buyurun.” Kaçamak bakışları, kadına dokunmak isteyip de kendini
dizginlemesi, büyüyen erkeklik organını elleriyle gizlemeye çalışması,
utanması, başını önüne eğmesi… Yeniden gözlerini kadından ayıramaması, pürüzlü
sesiyle bulanan yeni utanç dalgası yaşaması, başını yine önüne eğmesi,
dişlerinin birbirine vurması, kadın çok yakınına sokulsa bile bakmaya cesaret
edememesi, oysa o dolgun göğüslerini görmek için tutuşması… Bu şok öyle
etkilidir ki yine saçmalamaya başlar. Yalnızlığından, hiç kadın arkadaşı
olmamasından, hatta kadınları hiç bilmemesinden, tek bildiği kadının annesi
olduğundan dem vurur. Yani bir süre önce söyledikleriyle baştan ayağa çelişen
sözler... Bu böyle sürecek, belki kadın onu avutacak diye düşünürken önemsiz
bir temas her şeyi alt üst eder. Kadın elini onun dizine koymuştur; ama bu
dokunuş adamı delirtmeye yeter. Diz çöker ve “evlenelim” der.
Ağzından birdenbire dökülen bu söz, okura “hadi canım” dedirtebilirse de bir
yaşam acemisi için şaşırtıcı olmayabilir. Evet, o kadar yabancısıdır ki bu işlerin akıldan çok arzuların diliyle
konuşur. Öyle de olsa bir kadına sahip olması ve hayatının anlam kazanması
demek, tamamen bilinçsiz bir tercih olamaz.
Bir bölümü sonlandıran bu temas ve peşi sıra
gelen teklifin ardından romana “mutlu dokuz gün”ün damgası vurulur. Arkadaşının
sayesinde çarçabuk evlenmişlerdir. Evlilik, onu hem kadın hem ev sahibi
yapmıştır. Mutlu dokuz günde saçma ortadan kaybolmuş, roman kişisi hayatla ve
zamanla uyumlu günler geçirmiştir.
Ben’dim, yani bir kadının kocası bir ailenin
reisi, bir evin sahibi, bir kiracının evsahibiydim. Yani benim de -işimin
gücümün dışında- bir evim barkım, bir sevgili güzel karım vardı.
Yepyeni biri olmuştur. Hele karısının, yani güzel
kadının yalnız kendine ait olduğunu duyumsaması müthiş bir doygunlukla doldurur
içini. Hatta evlendiğini bile karısının güzelliğine bağlayarak açıklar, örneğin
iş arkadaşına karısını “Sarışınları sever misiniz?” biçiminde
tanıtır.









