Azrail'den kaçan adam




Demirtaş Ceyhun’un Cadı Fırtınası romanını okurken yazarın yer yer roman dışı ögelere değinmesi beni kitaptan soğutuyordu ki çok bilinen halk hikâyelerinden birine rastladım.

“İsfahan’da, yaşamayı çok seven, ölümden öcü gibi korkan zengin bir tüccar varmış. Bir akşam, eve gelince bir de bakmış ki, Azrail kapısının eşiğinde beklemekte. Dehşete kapılmış birden. “Ne istiyorsun benden?” diye bağırmış öfkeyle. Sonra da, Azrail’in ağzını açmasına fırsat vermeden dönmüş, atlamış atına, tepiklemiş karnını, bir andan gözden yitmiş gitmiş. Can havliyle kaçarmış. Üç gün üç gece, soluk almadan, dörtnala uçmuş, taa Semerkand’a varmış. Azrail’i atlattığından, kurtulduğundan, onun buralara gelip kendisini bulamıyacağından öylesine eminmiş ki artık. Güvenli, içi rahat, bir otele gitmiş geceyi geçirmek için. Ne ki, yukarı çıkıp da odasınıa girince, gene donmuş kalmış. Gözlerini kapıya dikip yatağa oturmuş, öyle kendini beklermiş Azrail. İçeri girdiğini görünce, hemen ayağa kalkmış gülümseyerek. “Sevindim, demiş zamanında geldiğine. İzini yitireceğimden korkmuştum. Gecikeceğinden kormuştum. Çünkü İsfahan’da lafımı ağzıma tıkadın, konuşturmadın beni. Yoksa sana, üç gün sonra Semerkand’da bu otelde buluşacağımızı söyleyecektim.” [1]

Her gece vur patlasın, çal oynasın eğlenen Bahattin’den dinler bu hikâyeyi Kurban. Kötü bir kolaj örneğidir ne yazık ki bu hikâye. Öyle ki hikâyenin bitmesiyle nezaretteki Kurban’ın serbest bırakılacağını yine Bahattin söyler. Yazar hikâyeyi oracıkta unutmuş gitmiştir. Demirtaş Ceyhun ne düşünmüştü bilinmez ama hikâyenin gelip Semerkant’a dayanması Amin Maalouf’un Semerkant, Vladimir Bartol’un Alamut Kalesi romanlarını hatırlattı hemen. Şöyle demişti Maalouf Semerkant romanında bu kadim kent için: “Dünyanın güneşe dönük en güzel yüzü.” Perslerin kurduğu düşünülen, İpek Yolu üzerinde bir ticaret ve kültür kenti olan Semerkant’ta Büyük İskender, Müslümanlar, Cengiz Han, Timur hüküm sürse bile gerçekte asla paylaşılamamıştır. Çağlar boyunca bir inci gibi parlayan bu masallar kentinin en parlak olduğu zamanlarsa 14 ve 15. yüzyıllardı.
İsfahanlı zengin tüccarın “Dünyanın başkenti” diye anılan Semerkant’a sığınması boşuna değildi elbette. Ne var ki hikâyenin varyantları da çok. Bunlardan bir başkasına göre Bağdat’ta oturan İslam halifesi ve onun veziri arasında geçer. Bir gün genç ve pek sağlıklı vezir Azrail’i görünce kaçmaya başlar ve o günün akşamında Semerkant’a ulaşır. Cadı Fırtınası’nda anlatıldığı gibi yine Semerkant’ta Azrail’in kendisini bulamayacağını düşünür. Ne var ki akşamleyin halifenin huzuruna çıkan Azrail, veziri Bağdat’ta görünce çok şaşırdığını, eğer kaçmayıp kendisini dinlese akşama Semerkant’ta buluşalım diyecektin der. Neyse ki akşam Semerkant’ta vezirle buluşup canını almıştır.
Mevlana’nın Mesnevi’sinde de hikâyenin diğer varyantına rastlanır. Mesnevi’deki hikâye şöyledir: Bir adamı korkudan tir tir titreyerek Hz. Süleyman’ın huzuruna varır . Çok dertlidir. Azrail’i görmüştür ve Azrail ona son derece kızgın bakmıştır. Hz. Süleyman’dan rüzgâra emretmesini ve kendisini bir an evvel Hindistan’a götürmesini diler. Hz. Süleyman adamının ricasını geri çevirmeyerek rüzgâra emreder ve onu Hindistan’a yollatır. Sonradan Hz. Süleyman’ın huzuruna Azrail de varır ve ona Cenab-ı Hakk’ın bu kulun canını Hindistan’da almasını buyurduğunu, ancak burada görünce şaşkınlıkla baktığını söyler. Neyse ki Hz. Süleyman’ın rüzgârı sayesinde can alma sorunu buyrulduğu biçimde Hindistan’da alınır.
Üç anlatıda Azrail’in ortak olduğunu, ana kahraman farklılaşsa da ölümden kaçma amacıyla ortaklaştıklarını, ilk iki varyantta kaçılan kentin Semerkant, Mesnevi’dekindeyse Hindistan olduğu görülse de burada da Azrail’in ulaşamayacağı büyük yer olmalarıyla yine ortaklık söz konusudur. Her üç anlatıda da Azrail canını alacağı kişiye buluşma yerini söyleyememiş; ne var ki her üçünde de kişi kendi ayağıyla canını teslim etmeye gitmiştir.



[1] Demirtaş Ceyhun, Cadı Fırtınası, Cumhuriyet Kitapları, 4. Basım, Eylül 2009, İstanbul, s. 280-281

Hangi Yalnızlığın Başkenti Tomris?




Hüseyin Cengiz’in Yalnızlığın Başkenti romanı[1] Cemal Süreya üzerine bir biyografik roman. Şairin Türkiye’nin travmatik ve puslu günlerinde geçen çocukluğunu, Dersim’den Bilecik’e sürülmelerini, üvey annesinin gaddarlığını, sonraki yıllarda çalışma hayatını ve ille de gönül ilişkilerini mercek altına almış yazar. Bir başka deyişle Yalnızlığın Başkenti, şairin iç dünyasına pek dokunmadan dışarıdan görünen yaşamını anlatıyor. Öyle ki Cemal’in darphane müdürlüğünü, maliyecilik günlerini uzun uzadıya anlatan bölümlerdeki ayrıntı zenginliği aynı yoğunluk ve özenle şairliğine gösterilmemiş. Hatta şairliğine dair pek az değini var. Aralara serpiştirilen şiirlerle Cemal Süreya’nın şairliğini verdiğini düşünen yazarın gönül ilişkisi anlatmaya hevesli kalemi, şiire miire takılacak türden değil. Bu nedenle şairin ve şair arkadaşlarının sanat dünyasından uzak durulmuş, hatta kaçınılmış roman boyunca. Ne var ki söz, şairin aşk hayatına geldiğinde titizlenen, sevgililerine ayrıntıyla eğilen bir romancıyla karşılaşıyoruz. Dolayısıyla roman boyunca şair Cemal Süreya’dan çok sevgili Cemal Süreya’ya rastlamamız bundan. Yazarın handiyse şairliği alınmış bir Cemal Süreya romanı yazdığını söyleyebiliriz. Bu iddiayı yakın arkadaşları Edip Cansever’le Turgut Uyar’ın adlarının roman boyunca sadece bir iki kere  geçmesiyle de güçlendirebiliriz. Aynı durum Tomris için de geçerli. Yazarın Tomris’i bir kadın olmanın ötesinde pek işlemediğini görüyoruz. Öyle ki Cemal Süreya’nın diğer sevgililerine daha yakın duran romanın Tomris Uyar’a fazla sokulmadığı, ona uzaktan baktığı çok açık. Elbette buradan hareketle şunu demiyorum: Edip’le Turgut’u, hatta Ülkü Tamer’i Tomris Uyar üzerinden anlatabileceği bir kurguya pekâlâ yönelebilir, bu sayede daha ilgi çekici olabilirdi. Hayır, demem o değil! Bunu bugün herkes dillendiriyor. Sanki Tomris bir erkek avcısıymış, 2. Yeni’nin geliniymiş gibi nice zırva bugün internet dünyasında cirit atıyor. Öyle ki Tomris Uyar’la ilgili bir arama yaptığınızda önünüze şöyle şeyler çıkabiliyor: “Tomris Uyar’a Göre Âşık Olunacak Erkeğin 20 Özelliği”, “Dört Büyük Şair ve Paylaşılamayan Kadın”, “Bir Adın Vardı Senin Peşinde De Üç Büyük Şair”



[1] Hüseyin Cengiz, Yalnızlığın Başkenti, Destek Yayınları, 17. Baskı, İstanbul 2018




Söz konusu Cemal Süreya’nın romanı ve diyelim ki hadi arkadaşları bir biçimiyle es geçildi de neden Tomris Uyar’ın hakkı verilmemiş? Sevgili yönüyle dahi şairin diğer sevgililerinden aşağı kalmazken üstelik… Hüseyin Cengiz’in bir kamera gibi göze hitap eden dışarlıklı kalemi; sanatı, sanatçıları, dolayısıyla içi, içteki sanatçı doğasını yetersiz anlatmış. Burası kesin ama Türk edebiyatının bu özgün öykücüsüne uzak durmasının başka bir nedeni olmalı. Sayısız çeviriye, öyküye, denemeye imza atan, özgür ruhlu, tutkulu aşkların kadını Tomris Uyar’ı bir roman karakteri olarak var etmemesi, onun kontrol edemeyeceğinden olsa gerek.  Öyle ya, Cemal’in diğer sevgilileri birer roman tipi mahiyetinde belirip kaybolurlarken yazarın Tomris’e bu kadarını dahi çok görmesi ondan çekinmesinden değilse nedendir?

Tomris’in öğrencilik yıllarından deli dolu aşkı Ülkü Tamer’le evlendiği, harika uyumlarına mis kokulu, güzel kızları Ekin bebeği de katarak sevgilerini çoğalttıkları bilinir. Ne var ki henüz birkaç aylık yavrularının sütten boğularak ölmesi genç çifte felaketi yaşatır ve aşkları bir daha canlanmamak üzere sönümlenir. Tomris’in yolu bu enkazın içinde Cemal’le kesişir.

 

“Sizi tanıyorum. Ben de Tomris.”[1]

 

Cemal’in Ankara’daki Sanatseverler Derneği’ne uğradığı gelişigüzel bir günde bu sözlerle ilk kez romana ve elbette şairin yaşamına dâhil edilir Tomris. İstanbul’da Baylan Pastanesi’nde giderek ilerler ilişkileri. Hâlâ Ülkü Tamer’le evli olan (Cemal de evlidir), edebiyat dünyasına henüz ismini duyuramamış, bu güzel ve yetenekli kadınla yaşayacağı fırtınalı aşk macerası yazık ki şaire biçilen şıpsevdi ve yalnızlığa dayanamayıp evliliğin dört duvarına da uyum sağlayamayan adam imajlarını güçlendiren bir ara düğüm olarak kalakalmış. Oysa Cemal Süreya’nın şairliğinde Tomrisli yılları öylesine parlaktır ki şiirden anlayan her okur bu ışığı görür. Sonuçta tırnak içine alınan, hayli bilindik şu ifadelerle romandan çıkarılır Tomris Uyar:

 

Doludizgin yaşanılan üç yılın sonunda aşk büyüsünü kaybetmeye, ilişki eskiyerek eksilmeye başlayınca “Türk edebiyatının en verimli aşkı” olarak tanımlanan beraberlikleri sona erdi.[2]



[1] A.g.e. s.145

[2] A.g.e. s.159




Hüseyin Cengiz tırnak içine aldığı bu basmakalıp ifadeyi kullanmak yerine neden bu aşkın verimliliğini anlatma yolunu tutmuyor da kolaya kaçıyor? Yazar, aşağıdaki meşhur şiiri romana katarken biraz olsun çözümleyebilse Türk edebiyatında bir aşkın nasıl verimli olabildiğine dair tutarlı bir tavır sergileyebilirdi.

 

Ayışığında oturuyorduk

Bileğinden öptüm seni

 

Sonra ayakta öptüm

Dudağından öptüm seni

 

Kapı aralığında öptüm

Soluğundan öptüm seni

 

Bahçede çocuklar vardı

Çocuğundan öptüm seni

 

Evime götürdüm yatağımda

Kasığından öptüm seni

 

Başka evlerde karşılaştık

İliğinden öptüm seni

 

En sonunda caddelere çıkardım

Kaynağından öptüm seni[1]

 

Cemal Süreya’nın bu dizelerini romana katmasıyla Tomris’in rolünü tamamen bitiriyor yazar. Haliyle oldukça güdük, sığ, baştan savma, “Türk edebiyatının en verimli aşkı” diye sloganlaştırılırken içi boşaltılan bu birlikteliğin roman gibi sonsuza açılan bir türde enine boyuna işlemesini beklerdim. Tomrisli yıllarında coşan, heyecan yüklü, hırslı, doyumsuz, sırılsıklam âşık, başı bulutlu şairin şiirine dair sözler etmesini beklerdim. Onun cinsellikle harmanlanmış dizelerinden söz etmesini beklerdim. Ne yazık ki bunların hiçbiri yok. Hüseyin Cengiz salt bir olay aktarıcısı olmanın ötesine geçmeyen, buna tenezzül dahi etmeyen, kalemini kronolojik akışa kaptırarak derin sulardaki cevheri göremeyen, ha bire gönül macerası arayan bir yazar olarak var ediyor Yalnızlığın Başkenti’ni.

 

Daha da acısı vardır ama

O da sevdiğin kadının

Karşı tarafı ziyaret etmesidir

Bu bir nezaket ziyareti de olsa

Düello gerçekleşmemiş de olsa

Acıdır bu

Ondan da ondan da[2]

 

Cemal’in tutku ve şiddet sarmalından usanan her kadın, hem romandan hem de onun yaşamından çıkarken şairi durgun bir suya dönüştürüyor yazar. Vereceği bütün tepkilerinde bastıramadığı bu iki duygunun davranışa dönüşeceğini biliyoruz artık. Yazar, bu sayede romanın denetimini kolaylaştırıyor. Öyle ki roman, gemleri sıkı sıkıya kontrol edilen uysal bir at. Ne var ki aslı öyle değil. Geçmişin izleri ve özellikle Tomris’inkiler Cemal’in yaşamından hiçbir zaman tamamen silinmiyor!

 

Başkaları da var masada

İleri geri konuşuluyor

 

Ötedesin o adamın duldasında

Gözkapaklarına bürünmüş adam

 

Eli her an omuzunda

Eğiliyor sigaranı yakıyor

 

Teşekkürler sigara dumanı,

Sağolasın adam!

 

Onunla gelmişin buraya

Yüzün yandan ve uzaklarda

 

Niçin sevmiyorsun duvar kâğıtlarını

Hoş belki de seviyorsun

 

Herkes az buçuk sarhoş

Herkes bir şeyler söylüyor

Ama yalnız ikimizin sözcükleri

Sarmaşdolaş

 

Üzerinden sevişmek, kadınım,

Sigaranın, Asya’nın, omuzların,

 

Üzerinden aile fotoğraflarının

Eller nasıl duygandır nasıl yalın

 

İki ses, iki bakış, gelişir nasıl

Tek bir cümle gibi, sözlere karşın

 

Sivri topukları nasıl ortasına

Gömülmüştür belleksiz halıların.[3]

 

Cemal’den kopmak üzere olduğu o günleri şöyle anlatır Tomris: “1966 yılında ben zaten Cemal Süreya’dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul’a gelmişti çocuklarıyla. Burada tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o zaman daha bir yakın oturup konuşma fırsatını bulduk ve mektuplaşmaya başladık. Bu mektuplar önce sadece şiir üzerine mektuplardı. Hâlâ duruyor bende. Genellikle onun şiir üzerine düşünceleri, benim onun şiiri üzerine düşüncelerim... Ve anladığım kadarıyla çok sıkışık bir dönem geçiriyordu. Yani evlilik hayatında bir süredir yaşadığı tedirginlik ve uyumsuzluk şiirini de etkilemişti, yedi yıldır şiir yazmıyordu. Esin periliği olarak ifade etmek istemiyorum ama herhalde çok konuştuğum, çok dürttüğüm, yazmasını çok rica ettiğim için diyeyim, yavaş yavaş şiir yazma isteği yeniden doğdu.”

Ne var ki Tomris, Cemal’in evinden çıkıyor çıkmasına ama gönlünden değil... Ondan sonra da, örneğin Ölmeme günü yıldönümlerinde, defalarca görüşüyorlar. Evet, Tomris, yakın arkadaşı Turgut’un sevgilisi ve eşi oluyor. Aşkın Turgut haline göreyse Tomris, sevilmeye doyulamayan, göğü büyüten, bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır.[4]

Ne var ki Hüseyin Cengiz’in Yalnızlığın Başkenti romanında Tomris, Cemal’in herhangi bir sevgilisi gibi gösterilerek hem yanlış tanıtılmış hem hakkı yenmiş bir tarihsel kişi olmuştur.   



[1] Cemal Süreya, "Sayım", Sevda Sözleri, YKY, 28. Baskı, İstanbul 2006, s.119

[2] Cemal Süreya, "Düello", Sevda Sözleri, YKY, 28. Baskı, İstanbul 2006, s.138

[3] Cemal Süreya, "Üzerinden Sevişmek", Sevda Sözleri, YKY, 28. Baskı, İstanbul 2006, s.151

[4] Turgut Uyar, "Tomris Uyar İçin Bir Şiir Kurma Çalışması", Büyük Saat, YKY, 8. Baskı, İstanbul 2009, s.393


Mutsuzluk insanları



        Yangından mal kaçıran insanlar gibi aceleci, telaşlı ama kontrolsüz yaşıyoruz. Ne yapıyoruz belli değil. Herkeste bir koşturmaca, bir hız deliliği... Yürürken uçuyor, otomobilde kuduruyor, konuşurken ayarlarımızın dışına çıkıyoruz. Yok, ne yapsak kendimiz olamıyor, huzuru yakalayamıyoruz. Oracıkta, biliyoruz, herkes biliyor ama çıldırmış zamanın yabancılaşmış insanları olarak ona ulaşabilecek erdemlerden gün geçtikçe uzaklaşıyoruz. Elimizden kaçırdıkça gergin, öfkeli, tahammülsüz, kudurgan davranıyoruz. Biz, bu çılgın zamanın lanetlenmiş insanları, mutluluktan anbean uzaklaşıyoruz. Matematik öğrenmek istemeyen çocuklara matematiği sevdirmeye çalışan zavallı, idealist öğretmenin tanıyacağı çaresizlik gibi, mutluluğu masalların sonlarında hatırlıyoruz çocuklarımızla.

İz






















Kayboldu yaraların yeri 
               hayaller unutulduğundan beri.
Sızım sızım sızlar da hatırlatır kendini
               o ilk yara açıldığından beri.

Zamanın örtüleri


 




















örtüneyim yıllanmış örtülerini zamanın
ajandaların eski kokusu yayılsın odaya
kuytularında bir gün hatırlat bana
söyleyeyim yaşamın sırrını sana

Rosa Parks: Utanç yolcusu olmayacağım!




1 Aralık 1955 günü Alabama’nın Montgomery şehrinde bir belediye otobüsünün beşinci sırasında oturarak yolculuk etmekte olan 42 yaşındaki siyah derili kadın Rosa Parks, yerini beyaz derili bir erkeğe vermedi.



Yasalarda siyahlarla beyazların yolculuk etme biçimleri düzenlenmişti ve buna göre bir siyah, otobüslerde beyazlara ayılmış bölümde oturamaz, bir beyazla yan yana ya da karşı karşıya da oturamazdı. Otobüslerin ilk dört sırasındaki koltuklar beyazlara aitti. Siyahların koltukları en arkadaydı. Ortalardaki koltuklarsa değişen durumlara göre değişen biçimlerde kullanılmaktayken bir siyahın bu koltuklara oturma süresi, beyazların koltukları doluncaya kadardı. Dolayısıyla siyahlar, beyazların koltukları dolduğunda ya da şoför öyle istediğinde yerlerini boşaltmak mecburiyetindeydiler. Tüm şoförlerin beyazlardan seçildiği o yıllarda şoförlerin otobüs içindeki yetkileri oldukça genişti. Örneğin bir şoför gerekli gördüğü takdirde dördüncü sıranın bitiminde duran “clored” (siyahlar) yazısını/işaretini arka sıralara doğru götürebilirdi. Otobüslerin bir başka kuralıysa ilk dört sırada beyazlar otururken siyah yolcuların ön kapıdan girerek şoföre paralarını ödeseler bile aşağı inmeleri ve arka kapıdan tekrar binmeleriydi.
Dolayısıyla Rosa Parks’ın beyaz derili adama yerini vermemesi kesinlikle suçtu. Yasalara göre işten dönüyor olmasının, dolayısıyla yorgunluğunun ve kadınlığının da hiçbir anlamı yoktu. Otobüse sonradan binen bu beyaz adam kendi bölümlerinde yer olmadığını görerek beşinci sıraya yöneldiğinde oturan dört siyahın kalkarak otobüsün arkasına gitmesi gerekirken bu kurala Rosa Parks uymamıştı. Şoförün uyarılarını da dinlememiş, üstüne üstlük bir de cam kenarına sokulmuştu. Otobüs şoförü onu tutuklatacağını söylediğinde bile ne kararlılığı ne ifadesi değişmiş, kaşlarını bile çatmadan “O zaman gidin ve gerekeni yapın; ama kıpırdamıyorum” yanıtını vermişti.  



Bir kere tehdit edilmiştir kamu düzeni ve bu davranışı nedeniyle tutuklanır Rosa Parks. Ne var ki bardağın taştığı, kısır döngünün bozulduğu an, siyah derili bu cesur kadının egemen anlayışa itaat etmediği bu andır. Ki, bardak sadece Rosa Parks için değil, Montgomery’de yaşayan ve otobüs kullanan tüm siyahlar için taşmıştır. Yaşanan adaletsizliğe duyulan öfke, bir anda kararlılıkla bilenip birleşerek ulaşım boykotuna dönüşür.



Rosa Parks’ı yerinden zorla kaldırıp tutuklatan egemen anlayışa karşı Montgomeryli siyahlar tam 381 gün otobüs kullanmayarak ayrımcılığı reddeder, belediye otobüslerini işleten şirketi de büyük zararlara uğratırlar.



Rosa Parks’ın ateşiyle yakılan, Martin Luther King’in öncülüğünde insan hakları hareketine dönüşen boykot, adım adım zafere yürür. 1956’nın Aralık ayında ABD Yüksek Mahkemesi’nin bir davada ayrımcılığı yasaklayan içtihadı gereği Montgomery’deki belediye otobüslerinde ayrımcılık kaldırılır ve böylece 20 Aralık 1956 günü boykot zaferle sonlandırılır. Dahası Martin Luther King’in önderliğinde yürütülen mücadele sonucunda 1964’te Sivil Haklar Yasasının çıkarılması sağlanır.

Aklıyla konuşan virtüöz: Fazıl Say





Fazıl Say’ın Akılla Bir Konuşmam Oldu adlı kitabı bir solukta okunuyor. Akıcı, sıcak anlatımı, açıklığı böylesi önemli bir entelektüelde alçakgönüllülük ve içtenlik gibi kişisel özelliklerle tamamlanınca ortaya sohbet ve deneme türlerine çalan bir eser çıkmış. Alışılanın aksine Say, bu kitabı oluşturacak yazıları önceden sosyal medya aracılığıyla paylaşıp bazı düzenlemelerle kitaplaştırmış. İyi de yapmış; öyle ki hayranlarının, takipçilerinin merakını gidereceği, hoşlanacağı akışkan bir kitap olmuş. Birkaç yerde kullandığı ifadeler  ‘bozuk izlenimi uyandırsa’ bile henüz önsözde “yazar iddiası olmayan bir müzisyenin, yoğun bir şekilde müzik ve fikir paylaşmaya çalıştığı yazılardan oluşan bir kitap olarak görülmeli” sözlerini anımsıyorsunuz.
Kitap dört bölümden oluşmakta: Dünyam, Yüzler, Şairlerim, Çocuklarım. Dünyam’da müzisyen kimliğinden yola çıkarak yazdıklarını, Yüzler’de onda iz bırakanları, Şairlerim ve Çocuklarım’daysa bugüne değin hayata bırakabildiklerini anlatmış.
Kitabın baş tacı kuşkusuz müzik ve müzisyenler. Onların varlığını yadsımadan baktığımızdaysa önemsenen isimlerin başında Ahmet Say geliyor. Birçok olay, tanıklık, şair ve yazar onun varlığıyla anlam kazanmış.
“Şiir bütün yaratıcılıkların anasıdır bence” (s.196) diyebilecek olgunluktaki Fazıl Say sıklıkla Nâzım Hikmet, Metin Altıok, Cemal Süreya, Ahmed Arif, Edip Cansever, Ece Ayhan, Âşık Veysel Şatıroğlu, Turgut Uyar, Can Yücel gibi büyük şairlerimizden söz açıyor. Önemli kısmı, çok değerli anılardan oluşan bu değinileriyle benim edebiyat tutkumu sarmaladıkça sarmalıyor. Çoğunu baba Say’ın sanat aşkıyla var ettiği bu toplantıları bir müzisyenin gözünden doyumsuz bir film tadında seyretmek (evet, gerçekten film gibi) olağanüstü keyifli. Diğer sanat türleri gibi müziğin de dilden doğduğunu, dilsiz müzik yapılamayacağını, dilsizlik dönemlerinde yalnız birtakım anlamsız seslerin olduğunu, dil sayesinde ezginin yolunun açıldığını bilen, kuramsal düşünebilen ve bunu yoğunluğuyla yaşayan akıllı bir sanatçı Fazıl Say.

“130.000 yıl önce ilk insanların, tahtayla taşlara vurarak ritim tutmasından, naralar atmasından, gök gürültüsünden korkup müzik yapmasından günümüze varana kadar bu yolculuğun anahtarları nedir?
Müzikte üç ana unsur vardır:
Melodi
Armoni
Ritim.” (s.35)

Kitapla ilgili o kadar çok not aldım, bunları çeşitli işaretlerle birbirine bağladım ki bunların hepsine tek bir yazıyla değinmemin olanağı yok. Öyle ki müzikle, sanatla, siyasetle ilgili çok sözü var Fazıl Say’ın. Keşke sanatlarını suskunluk içerisinde geçiren tüm sanatçılarımız düşüncelerini onun gibi açıklıkla ve içtenlikle ifade etseler de toplumsal kuraklığımız bir nebze olsa giderilse. Bu kuraklığa inat, kitabında dışa vurduğu hiçbir birikmişinde –suskunlar topluluğu da dâhil- kimseyi incitmemeye gayret etmiş. Öyle incelikli ki bu satırlarda isim verseydi bile (art niyetli olmayan) kimsenin kırılacağına inanmazdım.
Toplum olarak muhafazakârların, laik-Atatürkçülerin ve Kürtlerin (toplumsal kesimleri ayırmada çok yöntemsiz bir bakış açısı bana kalırsa; yine de niyeti öyle iyi ki eleştirmek şöyle dursun, “bence de” diyesiniz geliyor) barıştırılamadığı günümüzde güç sarhoşu muktedirlerin sosyal medyaya bile ayar vermelerinden dem vuruyor. (Nasıl vurmasın, onun ‘Hayyam-retweeted’ davası hâlâ çok taze. Ki başta ceza bile verilmişti) Tam da burada insanların sosyal medyayı önceden bir tür dert dökme defteri (ömrün uzun olsun Adalet Ağaoğlu!) olarak kullandıklarını, bugünse maalesef durumun değiştiğini anlatıyor. Kimse topa girmiyor.
“İnsanlar düşüncelerini yüreklerine gömdüler, en fazla aralarında konuşuyorlar. Sosyal medyada düşündüğünü yazmak hayli azaldı. Çünkü insanlar hayatlarına büyük zararlar verebiliyorlar.” (s. 48)
Aklıyla konuşabilen yürekli virtüözümüzün güzel tespitiyle bitireyim: “Çünkü doğa mükemmel olmadığı için sanat vardır.” (s.130)


* Akılla Bir Konuşmam Oldu, Fazıl Say, Doğan Kitap, 20. baskı, İstanbul, Ocak 2018