Kapılar nereye açılır?


Bir metaforun peşinde...



“Biz kapı halkı değiliz,” diye başlarsak söze haklıyızdır. Öyle ya, nerde o mal mülk, nerde o şatafat bizde! Tanıdığımız en büyük adam, taşra kentimizin belediye başkanıdır ve çok çok tarafından nikâhımız kıyılmıştır. Zaten olur olmaz zamanlarda kapısında görmek istemez ki bizi, kendini büyük görenler. Belki kapsama gücümüzün sorun çıkarma olasılığının yüksekliğinden, belki itibarsızlığımızdan… Hangi gerekçeyle olursa olsun, kapısında göreceklerinin kapı kulu olmalarını, olmayanlarıysa kapı kethüdası, kapı çuhadarı, hiç değilse kapı oğlanı yapılmaları onların makbulüdür.

Filmlerini izleyenler bilirler, Zeki Demirkubuz’un her daim gıcırdayıp duran pek çok kapısı vardır. Masumiyet’te demirin üzerindeki pası kazıyormuşçasına kulağımızı darp eden kapı gıcırtıları, yankısını günlerce sürdürmüştür içimizde. Üstelik tam kapanmayan bu kapıların aralığından mekânın mahremine saygısız, davetsiz bir baş ne zaman uzanıverecek diye bekleyip durmuşuzdur.

Yönetmenin filmlerini arkadaşlarımla ne zaman konuşsam kapılardan söz etmişimdir. Hiçbir biçimde yaşama tutunamamış, sevgisiz, dolayısıyla kimsesiz insanların yüzlerine kapanır o kapılar, demişimdir. Dışarıda kalan böyledir de ya içeridekinin hâli? Onun vaziyeti başka türlü müdür? Kimseyle ortaklaşamadan, dertlerini kimseye dökemeden, yabancılaşmasının doruğunda yalnızlığını koyultur durur o da. Kapı aralık kaldığındaysa ne içeri girilir ne içeri bakılır. Bunun mümkünü yoktur. Bu, korkunç bir cesaretten daha korkunç bir güç ister. Dolayısıyla o dar ve yüksek, boyası gelmiş kapılar, çağımızın yalnızlık simgeleridir. Yarı açık kozmosundaysa insanı itinayla yabancılaştıran, geçit vermeyen simgesel nesnelerdir.

Yalnızlığa ilacı çarçabuk bulur hâlden bilmezler, hazırcılar! “Mutluluklar paylaştıkça çoğalır” deyiverip geçerler. Bu kolaycıların anlayamadıkları, yalnızlığın bir tercih yahut zorunluluk olabilmesidir. Böyleyken yalnız kişiden neyi kimle paylaşması beklenebilir ki? O, bir kapıdan girerek ya da çıkarak mekânın içinde ya da dışında kalakalmış, yabancılaşmış insancıktır. Bireydir, özeldir, karakterdir. Kuşku sahibi, ayrıntı taraftarı, tekinsiz kişidir. Devasa kalabalıkların intihar filizidir. Elbette yabandır. O kadar sınır tanımaz bir yabandır ki sormayarak, ötesini düşünmeyerek zihinsel egemenliğini devretmiş ehlî insanları kudurtabilir. Ehlî insan aralıklı kapıya sokulmama terbiyesindeyken o, içeri girmeye meyledebilir. Bunun için eşiğe sokulursa derdini dinleyecek bir kapı yoldaşına ihtiyacı var demektir ne var ki onların sayısı o kadar azdır ve yüksek yerlerden o kadar seçilmezlerdir. Giriş emri dileyenlerden, bir kapıdan geçince geldiği yolları unutanlardan değildir o. Kapılara kilit vuranların en sonunda o kilitleri bizzat sökeceklerini bilerek yaşayanlardandır, dolayısıyla zorluk kapısıyla arasındaki uzaklık ciddi bilinç düzeyi gerektirir. Böyleyken yok olma tehlikesi yaşayan özel bir insan türü olarak değerlendirilebilirler de.

 

İnsanlığa kalan olağanüstü mitlerden biri, Tanrıya erişmek için kule inşa eden Babillilere aittir. Babil, “bab” ve “el” sözcüklerinden oluşur. “Bab” kapı, “El” Tanrı anlamındadır ve sözcüklerin birleşiminden “Tanrı kapısı” elde edilir. Babilliler kendilerine yakıştırdıkları yeri, daha açık belirtemezlerdi herhalde.

Budizm’de dört kapıdan geçilen dört mevsim metaforu vardır. Üstelik Zen ustası Chao-chou, “İşin aslı kapının menteşesinin ne tür takıldığıdır. Kapı içeri de açılabilir, dışarı da...” der. Tüm bu tarihi, dini uygarlık merkezlerinin uzağında duran çağımız insancığı içinse her taraf cehennem hükmünde değil mi? İmkânsız güzellikteki cennet, ulaşılmaz bir uzaklıkta duradursun neyse ki sonsuz kötülüğün mekânı cehennem de gayet ulaşılmazdadır. Ya Araf nerede ya biz neredeyiz? Araf, eşiğidir insanın. Kâh sonsuz gözyaşlarıyla kederli kâh sonsuz sevinç kahkahalarıyla neşeli. Araf dünyadan başka neresidir?

Zeki Demirkubuz’un kapılarının bende açtığı bu düşünce dehlizlerini işaret ederek sorardım arkadaşlarıma: “Yönetmenin kapıları bu denli sık ve rahatsız edici kullanmasında benim düşünemediğim hangi alt anlamlar var?”

Aradan yıllar geçti, nice filmler çekti Zeki Demirkubuz. Etkinliğin birinde vefalı bir arkadaşım derdime derman bulma niyetiyle sormuş yönetmene: “Nedir bu gıcırdayan, açık kalan kapı sahneleri?” İtiraf edeyim, yönetmenin yanıtı benim adıma tam bir hayal kırıklığıdır! Akışta bir duraksama yaratarak bulunduğumuz durumun ayırdına varmamız için bir tür dikkat sağlayıcı olarak kullanıyormuş, kapıları.

Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı romanındaki kapıysa geçilmemesi gereken yere geçmenin metaforudur. Dolayısıyla yok edişi, yönlendirişi, insafsız boyutu çağrıştırır aynı zamanda. 68 kuşağıyla soluklanan, tazelenen yazarın 90’ların, 2000’lerin gençliğine, bu gençlerin heyecanlarına, coşkularına, mücadelesine ısınamadığı görülür. O kapıdan girenler; dışarıya bırakılmayan, iradesiz, tutsak beyinlerdir. Yazarın Sıcak Külleri Kaldı romanında Umut’u devletin katletmesine yüklediği anlamla bu romanın devamı niteliğindeki Erguvan Kapısı’nda Umut’u devletin değil, örgütün katlettiğinin anlaşılmasındaki anlam arasında olağanüstü farklar vardır. Öyle ki yazarın okşayıcı, sağduyuya meyilli kalemi Erguvan Kapısı’nda bir demir gülle olup terazinin kefelerinden birini hoyratça aşağı çeker. Öfkesini kuşanıp kalemini doldurur, Kerem Ali hiçbir yere kaçamaz artık. Onun aidiyet duyduğu yapıyı çeteye, mangaya, tarikata benzetir; “Allah’ın belası” der. Handiyse Ahmet Mithat’ı mumla aratarak “ey kari” diye seslenmediği kalır. Neticede edebiyatın sağduyusunu yok eden bu tek boyutlu, tek yönlü eleştirilerle Erguvan Kapısı’nın kapısı, insanın yeryüzü cehennemine açılan kapılardan olur.

 

Edebiyatın kapısı herkese açıktır. İçerisi sonsuzca geniştir, herkes aradığını bulabilir ama bu evden geçilerek varılan unutulmayanlar diyarına ulaşmak için “unutulmama kapısı”ndan geçmek gerekir ki buradan sadece zamanın onayından geçmiş iyi edebiyatçılara ve eserlerine geçiş hakkı tanınmıştır.

 

Ulusal kimlik, tarihin çeşitli dönemlerinden bin bir çileyle bugünlere taşınan bir bilincin sonucu olduğundan kişisel kimliği de kapsar. Dolayısıyla ulusal bilinç yetersizse kişisel kimlik de yetersizdir. Bu, ulusun geçmişini hepten allayıp pullayalım, öpüp okşayalım gibi kolaycı, basit, ucuz milliyetçi yönelimlerin doğruluğu demek değildir. Geçmişteki büyük insanlarla, başarılarla elbette övünülebilir, bu doğaldır da. Ne var ki geçmişi zerre eleştirmeden toptan kabul etmek ne kişisel ne ulusal ne anbean belirginleşen sınıfsal kimliğe şuncacık katkı yapar! Aksine bin bir çileyle aktarılan bilinci aşındırarak hem kişiye hem kimliğe zararı dokunur. Dolayısıyla geçmişe bilinç penceresinden bakmak gerekir. Bilge Kağan’ın “Titre ve kendine dön!” uyarısını ucuz bir çıkarımla değil, bugüne uyarlanmış gerçekçi biçimde okumalıyız. Kaşgarlı Mahmut’un, Ali Şir Nevaî’nin, Karamanoğlu Mehmet Bey’in çabalarını da…

 

Türk diline kimseler bakmaz idi

Türklere asla gönül akmaz idi

 

Âşık Paşa yüzyıllar evvelinden dile, kimliğe sahip çıkmayı bu biçimde vurgulamış. Öyle ya, kimlik için, bilinç için bunları özümsemek gerekir. Kendimizden kaçtıkça, başka kimliklere sığındıkça aslında kendi kimliğimizi uçuruma sürüklemiyor muyuz? Kimliğimizi bize başkaları bulmayacak, onu geliştirecek atılımları başkaları yapmayacak! Dolayısıyla üzerimizdeki aşağılık duygusundan tez zamanda arınmalı, özgüvenimizi kazanmalıyız. Kaçmak, görmezden gelmek yerine kimliğimizi koruyacak bilince varmalı, sonra onu geliştirecek özgür ruhu oluşturmalıyız.

Kimliğin anahtarı dilse kilidi elbette edebiyattır. Edebiyatın çatısı da eserlerle çatıldığına göre bir toplumun kimliğine ne derece sahip çıktığını anlamanın yollarından biri de o dilde yazılmış eserlere bakmaktır. Nasıl ki bir eser, edebi gücü oranında yaşıyor, yazarını, şairini yaşatıyorsa ait olduğu kimliği de yaşatır.

Edebiyatın en tarafsız ölçütü kuşkusuz zamandır. Her eser, sanat değeri oranında zamanın terazisine çıkar ve ancak onun hassas terazisinden hakkıyla geçenlere unutulmama kapısı açılır. Malzemesi, kilidiyle edebiyattan üretilmiş unutulmama kapısının tek anahtarıysa zamandadır.

Gökhan Taner Günsan'ın yeni kitabı Israrotu





Kıpırtılar dinip fısıltılar kesildiğinde göz ucuyla bakıyorum salona. Gözler bizim üzerimizde. Masadaki kitaplardan Sakallarımı Kestim Kuşlara’yı[1] elime aldığımda heyecanlıyım. Neyse ki şiir kendini okutuyor: “saat mermi ve kuş / tıkır tıkır kanat sesleri / rüzg­ârı vurdular aabi / öğlendi / yağmur tam bulutun üstünde”
Sonra çalıştığımız biçimde salondaki kalabalığın içinde dağınık oturan arkadaşlarım sırayla Israrotu’ndan[2] Halis hocam Bülent Bi Çay, Nurgün hocam Israrotu, Ekim Bütün Şeyler, Meral hocam Perdeler, Mahmut hocam Akasya’ya Mektuplar, Serpil hocam Karıncalar şiirlerini okuyorlar.
İzleyicileri salonun soğuğundan şiir vadisinin sıcağına çekebildiğimizi şiirler okunurken masadan gözlemleyebiliyorum. Çıt çıkmıyor. Şiirler bittiğinde hazırladığım açılış konuşmasını yapıyorum: 



İNSANLIĞA GÜZELLEME: GÖKHAN TANER GÜNSAN’DAN “ISRAROTU”
1978 Ağustos’unda Samsun’da doğan Gökhan Taner GÜNSAN Adana’nın Kuşçusofulu ve Denizli’nin Söğüt köylerinin ardından öğretmenlik mesleğinin son altı yılını Çaycuma Nebioğlu Ortaokulu’nda sürdürdü.
Şiirlerini Zon Kişot, Bireylikler, Yaba Edebiyat, Evrensel-Kültür, Sunak, Yom Sanat, Varlık, Yasakmeyve, Mor Taka, Yeni E, Ada gibi dergilerde yayımladı. 2013’te Yasakmeyve yayınları arasından çıkan “Sakallarımı Kestim Kuşlara” adlı şiir kitabını, Meda Kitap yayınları arasından çıkan yeni kitabı “Israrotu” izledi.
Gökhan öğretmenimiz bilimsel, demokratik ve laik eğitim adına mücadele eden her Eğitim Senli arkadaşımız gibi insanlığını gerici iktidarlardan, aklını cemaatlerden almamıştı. İşte bu nedenlerden hiçbir hukuk kuralı tanınmadan, sorgusuz sualsiz, tamamen kanıtsız biçimde 7 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan 686 sayılı KHK ile sevgili arkadaşımız, Eğitim Sen Çaycuma temsilci Gökhan Taner GÜNSAN, memuriyetten ihraç edilmişti. Her dem yarı aydınlık yarı gölgeli ülkemizin iklimi bir doz daha karartılmıştı ve bugün, ikinci kitabının söyleşisini yapma onurunu yaşadığımız Gökhan Taner GÜNSAN, bir diğer ihraç edilen arkadaşımız Eğitim Sen Zonguldak Şubesi şube sekreteri İsmet AKYOL’la birlikte haksız hukuksuz ihracın ikinci yılını da öğrencilerinden uzakta geçirmenin burukluğunu yaşıyor. Oysa onlar cezalandırılmayı değil, ödüllendirilmeyi hak eden eğitimcilerdi. Keza bu doğrultuda yüksek sorumluluk düzeyine sahip bir eğitimci ve sendikacı olmasının yanında toplumsal duyarlılığını üst seviyelere taşımış bir şair olarak şiirleri ve yayımladığı kitapla da kentin kültürel gelişimine önemli katkılar sunduğu için ZOKEV (Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı) tarafından İsmet AKYOL ile birlikte 2017 Eğitim Ödülü’ne layık görülmüştü.
Gökhan Taner GÜNSAN toplumsal acılarımızdan, hüzünlerimizden koparmadı şiirlerini. Soma’yı, Ermenek’i, üstübüyle gözyaşını silen çocukları, Cumartesi Annelerini, Hrant’ı, Ethem’i unutmadı. Yarınlara inandı ve biz unuttukça bize baharı hatırlattı.
Bugün şiirle sımsıkı dost olmuş, hatta tepeden tırnağa şiire kesmiş Gökhan öğretmenimizin ikinci kitabının heyecanıyla doluyken hâlâ görevine  iade edilmemesinden mutluluğumuz yine gölgeli. Onun dediği gibi “Maalesef bu ülkede mutlu olmak, heyecan duymak neredeyse lüks haline geldi. Ama ısrarcıyız yaşamı yeniden kurmak için, çünkü gidecek başka yerimiz yok. Şiirlerim tanığıdır yaşadıklarımın, yaşadıklarımızın.”
Yeni kitabından birkaç dizeyle bitireyim: "Bir ananın evladını alabilirsiniz/ ama doğurganlığını asla/ bir çiçeğin tohumunu alabilirsiniz/ ama tohumun çiçek olmalığını asla." 



Sözü çekik gözlü, güleç, utandığında o çekik gözleri düz, siyah bir çizgide kaybolan Gökhan Taner GÜNSAN’a bırakıyorum ve söze birkaç gündür bu etkinliğin afişini internette paylaşmasının mahcubiyetiyle başlarken bu çizgiyi yüzünde görebiliyorum.
Halis hocanın okuduğu, Israrotu’nun da ilk şiiri olan “Bülent Bi Çay”ın öyküsüyle başlıyor söyleşiye. Çaycuma Öğretmenevi’ndeki çaycı Bülent’e yazmış bu şiiri. Onun eğrisiyle doğrusuyla günümüz emekçilerine ait kurnazlık, insan sevgisi gibi birbirinden farklı özellikleri üzerinde taşıdığını söylüyor. Bülent, kendisine şiir yazıldığını öğrenince pek mutlu olmuş, hatta arkadaşları arasında övülmüş; ne var ki Bülent daha bir çay bile ısmarlamamış ona. Zaten şiir de öyle başlıyor: “oturup uzun bir çay söylüyorum kendime” Şiirin son dizesi ise gönül telimi titretiyor: “bu şiir kendine bir çay bile söyleyemeyenlerindir”
Solgun” şiirinde geçmişin, büyütülmüş yoksullarının izinden yürütüyor bizi. Şiir bittiğinde gözlerim üzerinde, elim yazmaya hazır, bekliyorum. “yetmiyor yazmak / yetmiyor yaşamak” dizelerini yineliyor. Vurucu, dolu, biraz karamsar, günümüzle iç içe...

(Kilimli'de açlık grevi yapan maden işçileriyle dayanışma gününden. Mayıs 2016 olmalı. Fotoğraf Tuna Ölger'e ait.)

İki yılı aşan ve hâlâ sürmekte olan yorucu süreçten söz ediyor ve bazen sadece şiirle ilgilenme niyetiyle ıssız yerlere kaçma isteğiyle dolduğunu gizlemiyor. “Bir an önce dönsek de Orhan Veli gibi şapkamızın altında yaşasak diye düşünüyorum bazen,” diyor. Anlattıkça o, Orhan Veli, bir de ne ilgisi varsa Charlie Chaplin canlanıveriyor gözümün önünde. Ortada Gökhan, iki kenarda iki usta... Yürüyorlar, Charlie bastonunu sallıyor, Gökhan yerdeki çakıl taşlarını tekmeliyor, Orhan Veli’yse gökyüzüne baka baka “Beni bu güzel havalar mahvetti,” diye mırıldanırken... Hooop, belediye çukuruna.... Hayallerimiz bile rutubetli, karanlık...
Yazan bir insanın diğer işlerle uğraşmasından dem vurarak örnek veriyor. Mesela bir şiirin ortasında gecelemiş, sabahlamışken İsmet arıyor ve sendikal etkinliklerin peşinde okul okul koşturmaya başlıyor. Sonra yaşananları anımsatarak bir tür iç çözümlemeyle “ne kahramanız ne de mağdur,” diyor.  Ayrıca Israrotu’nda iki yıllık ihraç sürecini anlatan çok az şiir olduğunu, çoğunun daha önceki zamanlarda yazıldığını öğreniyoruz.
Eleştiriyi çok önemsediğinin altını çizerek yeni bir öykünün peşine götürüyor bizleri. İlk kitabı Sakallarımı Kestim Kuşlara’da yer alan 33 şiirde 66 kere “ölüm” sözcüğünün geçtiğini söylemiş biri, karamsarlığından dem vurarak. “Bu kitapta olmasın dedim, ölüm yerine, öleni anlatmak yerine ‘onlar yaşadılar’ dedim; ama bakıyorum yine karamsarlık hakim.” İşin ilginci, ilk kitabın eline ulaştığı gün Gezi direnişi başlamış. Herkes gibi onun da gözü kulağı, gönlü havalanmışken kitabı ortaya çıkarmamış, bekletmiş, ancak üzerinden bir ay geçince süreçle bağını kurarak kitabı okurla buluşturmaya karar vermiş.
Kitabın son şiirini, “Zonguldak Türküsü”nü okuyor. Bunu, Zonguldak’a geldikçe orada oturmayı çok sevdiği, Demokrat Büfe’nin oradaki İşçi Kahvesi’nde yazmış. O bunu der demez gözümün önünde bir fotoğraf beliriyor. Camında İşçi Kahvesi yazan  yuvarlak bir masada otururan şair, bu fotoğrafıyla mı ikinci kitabının muştusunu vermişti? Aklımdaki fotoğraf karesine bakarken karenin dışındakileri o anlatıyor. Kahvenin müdavimleri, masanında ha bire bir şeyler yazan birine sıcak bakan türden kişiler değil. Öyle ya, orası bir işçi kahvesi. Millet geçim derdindeyken “Bu adam ne yazıyor?” diye terslemezler mi? İşitmiş, inşaattan gelen birinin ustasından 10 lira sigara parası istediğini. Durumun vehameti! O ortamda şiir epey lüks... “Orada dayak bile yersin,” derken gülümsüyor.
Derken Gökhan’ın dünya tatlısı kızı Akasya salona dönerek “Doğanın Şarkısı” şiirini okuyor. Özenli defterini, güzel yazısını görebiliyorum. Babası gibi şiir yazmasını düşünürken şiirinde “tohum” diyerek sanki beni doğruluyor Akasya. Yerine oturduğunda bu şiir yürekli kızı hâlâ alkışlıyor salondaki kalabalık. Ben “Babasının kızı,” diye takılmaya hazırlanırken dostluğuna güverenek “Babasından daha yetenekli,” diyenler oluyor. Gülüşmelerimiz, Gökhan’ın “Daha para eden bir türde yazmasını, örneğin roman yazmasını söyledim ama şiirde karar kıldı,” demesiyle yoğunluk kazanıyor.
Şiirin dünyamızdaki yerinden bahsediyor. Toplumsal mücadelede bizi bir araya getiren, hayatımızda çok önemli yeri olan bir tür olarak düşündüğünü; öyle ki şiirlerin elden ele dolaştırılması, yaygınlaştırılması lazım diyerek ekliyor: Ne var ki yayınevlerinin şiire mesafeli yaklaştığını, birçoğunun ancak masrafları karşılanırsa şiir kitabı bastığını; çünkü şiirin çok okuru olmadığını söylüyerek Cumhurbaşkanının “her yerde iktidarız; kültür sanatta değiliz, sözlerine dair nitelikli şair ve yazarların ciddi sorunlar yaşadıklarını, eserlerini yayımlatmalarının sanıldığından zor olduğunu sözlerine ekliyor.



Şair Osman Günay, Gökhan’a ek olarak çoğunluğun şiiri çok ciddiye almadığını; ama egemen güçlerin şiiri her zaman ciddiye aldıklarını, üzerinde titizlikle durduklarını söylüyerek Nazım Hikmet örneğini veriyor: “Nâzım, parti üyeliğinden değil, şairliğinden onca yıl cezaevlerinde kalmıştır.” Hiç ummadığı biçimde kendinin de dört şiiriyle hakim karşısına çıktığını, yargılandığını, dolayısıyla şiirin izinin düşündüğümüzden daha fazla sürüldüğünü anlatıyor. Bu durumları göz önüne alarak sanatçıları sindirmeye, sindirmeyi başaramadıklarını dönüştürmeye çalıştıklarını, kamuoyunda böyle sanatçıların olduğunu, hatta salondakilerin çoğunun kitaplığında bu şairlerin kitaplarından bulunduğuna emin olduğunu söylüyor. Şiirin gücünden dem vurunca “unutmayalım,” diyerek cumhurbaşkanını örnekliyor. “Onun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından yükseliş yolu, hapis yattığı şiirle açılmıştır.” Sözü Gökhan’a geitrerek iki yolu var diye sonlandırıyor Osman Günay: “İlki eğitim emekçisi yolu, diğeriyse edebiyat sanat yolu,” diyerek onun sanatçı yönüyle de desteklenmesi gerektiğini vurguluyor.



[1] Gökhan Taner Günsan, Sakallarımı Kestim Kuşlara, Yasakmeyve Komşu Yayınları, 1. Baskı, İstabul 2013.
[2] Gökhan Taner Günsan, Israrotu, Medakitap, 1. Baskı, Ankara 2019.

Kardeşimin vasat hikâyesi





Zülfü Livaneli’nin sanatçı kimliği üzerine uzun uzadıya konuşulabilir ve ne kadar konuşulursa konuşulsun mutlaka eksik bıraktığımız, unuttuğumuz yönleri olacaktır. Besteci, müzisyen kimliğinden tutun da yönetmenliğine, köşe yazarlığından tutun da sayısı sürekli artan romanlarına kadar giderek uçsuzlaşan özgün bir sanat vadisinden bahsediyoruz. Öyle ki çeşitli vesilelerle kendisi ve eserlerinin belli yönleri hakkında bizim de söz söylemişliğimiz vardır.
Son on beş, yirmi yıldır Zülfü Livaneli’nin diğer sanat dallarına nazaran edebiyatla daha içli dışlı olduğunu yıldan yıla sayısı artan eserlerine bakarak görebiliyoruz. Ne var ki yazarı Zülfü Livaneli bile olsa her eserinin sürekli ilgiyle karşılanması, yüzlerce baskı yapması, birçok dile çevrilmesi gibi olumlu süreçlerin sonucu olarak dinmeyen bir hızla kitap yayımlamanın riskleri de var. Bu temponun bir ürünü olarak yayımlandığı 2013’ün en çok okunan romanı olan, farklı kesimlerden isimlerin övgü cümleleriyle tanıtımı yapılan “Kardeşimin Hikâyesi” bize kalırsa Livaneli gibi nitelikli ve özgün bir yazarın eser listesinde hayli vasat duruyor.
Kardeşimin Hikâyesi, Arzu Hanım’ın bıçakla delik deşik edilerek öldürülmesiyle başlıyor ve tıpkı bir film sahnesi gibi gözünüzün önünde canlanıveriyor anlatılan. Elbette ortada kanlı bir cinayet varken ve cinayetin faili belirsizken bize olan olmuş, biten bitmiş demek yerine cinayetin sırrını çözmek düşüyor. Derken mesleğinin henüz başındaki genç ve güzel gazeteci kadın, cinayeti haberleştirmek, maktulün ölümündeki esrar perdesini aralamak, bu sayede kendini kanıtlamak için Podima’ya gelir ve Ahmet’in kapısını çalar. Romanın baş kişisi Ahmet’in dış dünyadan uzak durması, gizemli yaşamı hem okurun hem de gazetecinin ilgisini çeker.
Buradan itibaren öykünün giderek vasat seyretmeye başladığını, basitleştiğini hissediyorsunuz. Şimdi bunun gerekçeleri üzerinde durmaya çalışalım.
Romanı herkes okusun, roman herkese hitap etsin diye arı duru tutulan dilinin tatsız bir yavanlıkta olduğunu, ortalama bir düzey tutturulan anlatım özellikleriyle duygusuzlaşmış, derinliğini yitirmiş, tatsız tuzsuz bir kıvama ulaşmış bir metne variyva yolumuz. Yazar, dilindeki yalınlıktan edebi haz uyandırmamayı amaçlamış olamayacağına göre sorunun kaynağını yazarın seçiminde aramak gerek. Böyle bir konunun sarsıcı, şaşırtıcı bir biçemle yazılmamış olması da bir yazarlık seçimi. Üç yüz sayfayı aşkın bir anlatı boyunca dilin sıradanlığı, aynı şekilde biçemi, olmayan dil oyunları, bir tane bile bilinmeyen sözcük kullanılmaması ile Zülfü Livaneli “titiz romancılığı”nı Tayland’da (orada yazdı romanı Zülfü Livaneli) bırakmış sanki.
Romanın yazı boyutunun alışılagelenden hayli büyük tutulması yine genel okur düzeyi algısı gözetilerek belirlenmiş olsa gerek. Bu kadar deneyimli bir yazarın (bütünlüklü bir sanat adamının) kendini çok satılan eserler okuruna göre konumlaması, dolayısıyla popüler kültüre ayarlaması yadırganmayacak gibi değil.
Kitap boyunca ne çok marka adı geçiyor. Bunlara gerek var mı? Örneğin ısrarla votkanın markasını söylemesindeki amaç nedir? Aynı ısrarı otomobil, tablet, ayakkabı gibi ürünlerde de sürdürerek sıradan okuruna vitrin gezmesi mi yaptırıyor yoksa romana gizli reklam mı alıyor? Öyle ki Rus votkası, Rus üretimi votka, Rusların meşhur votkası demesi haliyle yeterlidir.
Roman, “odağında aşk var” biçiminde sunulsa ve güya aşkın labirentlerine doğru yol alan baş döndürücü bir serüvene dönüştüğü iddia edilse bile ne Ahmet’in gazeteci kıza ne Ali’yle Muharrem’in Arzu’ya bağlanması ne de Olga’ya sırılsıklam aşık olan Mehmet anlatılan aşkın tadındaydı. Aksine zorlama bir aşk kitabı oluşturulmaya çalışıldığını düşündüm.
Kitabın reklam meziyetlerinden bir diğeri ise “cinayet romanı” diye sunulması. Ne var ki daha ilk ipucunda tüm düğümü çözülen yapısıyla (kolyeden itibaren) bu da sırıtıyor. Dolayısıyla bir cinayet romanı, bir polisiye romanı için fazla elini gösteriyor.
Anlatıcının on yaşında ölen Ahmet’in ağzından yapılıyor olması (ya da olmaması), şizofren eğilimli kardeşin yerine de bir hayat yaşanmış olması çok başarılı verilmiş. Yine Ludmilla’nın Olga’ya karşı duygularını romanın sonunda bir çırpıda ve biraz şaşırtmaca yaparak veren yazar bu şaşırtmacasında da başarılıyken bu duyguların doğallığında aynı başarıdan uzaklaşıyor gene. Düpedüz yapay ve tatsız.  
Romanın sonu da son gibi bitmiyor. Aceleci, eksik, güdük, dolgu tadında bir son.
Doğan Kitap’ın bu roman için “Bu yazın en çok okunacak kitabı” diye reklama çıkmasını, romanı okuduktan sonra abes bulmadım. Yerinde bir öngörü. Fakat neden böyle? Yukarıda saymaya çalıştığımız tüm göstergelerin vardığı, varacağı sonuç, Kardeşimin Hikâyesi romanının yüksek satış oranına ayarlı bir ticaret ürünü olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla plajda, piknikte, kampta, bahçede, mangalda, her yerde okunabilecek rahatlıkta ve asla okurunu yormayacak kolaylıkta bir eser olup kitlesinin merakını kamçılamak için yeterli bir eser görünümünde; ne var ki “gerçek edebiyat okuru”na hitap etmeyen kurulukta...
Bendeki baskısında “467000 adet” yazıyor. Keşke bu sayıyı hiçbir ünü olmadığından kitapçı raflarında tozlanan, yıpranan nice nitelikli eserlere paylaştırabilsek.

Kardeşimin Hikâyesi, Zülfü Livaneli, Doğan Kitap, 234. Baskı

Kim kime yaşıyoruz be Sait?



Sait Faik’in 120 sayfalık kitabı Sarnıç’ta[1] on altı öykü var. Öykülerin ortalama uzunluğu kabaca 7,5 sayfa; gelgelelim her birinin tadı aynı yoğunlukta olmadığı gibi sayfaların hakkını verme düzeyleri de farklı. On altı öyküden Beyaz Altın’ı, Loğusa’yı ve özellikle Kim Kime’yi -bana bu yazıyı yazdırtacak kadar- beğendiğimi peşinen söyleyeyim.
Kim Kime, ulaşımı İstanbul’dan vapurlarla sağlanan adalardan birinde geçiyor. Karadeniz’den gelen balıkçılarla ve deniz mevsiminde gelenlerle nüfusu artan adanın her zamanki insanları arasında Rum balıkçılar, kahvehaneci, berber, leblebici, hamal kâhyası ve iskele memuru vardır. Bir de vapura koşturarak yetişen, çıkınlarla dönen ve haftalarca aşağıya inmeyen, orta yaşlı, berbere göre “moruk, ihtiyar” yukarıki evin sahibi adam sayılabilir.




Aşağıdan bakıldığında ideal bir ev izlenmimi uyandıran “yukarıki ev” hülya kuranların, tüccarların, hovardaların, emekli bir hocanın, bir romancının oturabileceği ya da sürgündeki bir siyasinin son günlerini geçirebileceği uygun bir yerdir. Elbette böyle kişilere sık rastlanmayacağından beğenmeyeni gayet boldur. Bir kere âşıkların bile önünden yalnız pazarları geçtikleri yol, insanda kayaların çatlayıp dökülmesiyle oluşmuş bir kimsesizlik algısı bırakır. Bu yolu sevse sevse karanlıkta yıldızları seyretmek için üç beş kişi sever.
Ada ahalisi birbirini çekiştirmeyi Karadenizli balıkçıların geldiği dönemlerde bırakır ve onlara evlerini gizlice kiraya vermeye çalışır. Bu gizlilikte kimin hangi balıkçıya evini kiraladığını herkes bilse bile sözünü etmek için yaz mevsimi beklenir.
Balıkçıların döndüğü, köy sokaklarının boşaldığı günlerde sarı saçları kardan beyazlamış, gayet genç yüzlü, sıska bir kadın görünür sokaklarda. Kimdir bu? Merak ederler. Balıkçılardan biri tanır neyse ki. “Yukarki evin karısı”dır. Sahi ya, yukarıki evdeki ihtiyar ne vakittir aşağıya inmemiştir.
Kadın iskeledeki memura kocasının öldüğünü, çocuğunun aç kaldığını söyleyerek cenazeyi gömmesi için yardım etmesini ister. Memur o güne değin hiç işitmediği bir müracaata şahitlik etmenin şaşkınlığını yaşamaktadır. Paso meselesi ya da eşya tarifeleri olacaktı ki... “Benim vazifem vapuru beklemek.” Kadın üsteler, can damarından yakalamaya çalışarak sorar: “Müslüman değil misin?” İskele memurunun yanıtı düşündürücüdür. Yardım etmek vazife dışıdır, dahası tabuların çarpışmasında devletin bekası Tanrı inancından baskındır. “Elhamdülillah Müslümanız ama memuruz da. Buradan ayrılamam, mesul olurum. Hamal kâhyasına git.”
Kadın söylenen kişiye gider. İki çocuğun arasında sararmış, eski bir gazeteyi okuyan kara yağız hamal kâhyasına dert anlatmaya çalışır; ama daha lafını bitirmeden parası olup olmadığını sorar adam. Çocuğun aç olduğunu, İstanbul’a inebilse para getirebileceğini söyleyince adam on bir kuruş on para verir. Böylece istenen yardımın parayla yolundan sapmasına, örselenmesine tanıklık ederiz.
Fırından ekmek alıp eve gitmek üzere yokuşu çıkarken bir kız çocuğu eteklerine sarılır. Ekmeği ona verince gerisingeri aşağı inerek belediye doktoruna gider. Aynı sırada idrarını tahlil eden doktor şekerinin yükseldiğini görür ve kızgınlıkla başından savmaya çalışır kadını. Yukarıki evin oraya bu hasta haliyle ancak kadının eşek bulabilmesi durumunda gelebilir, aksi takdirde kocasının öldüğünü onaylayamaz. Doktorun “devlet memuru silahı”nı kuşandığını, görevini gerçekleştirmek için özel muamele aradığını, üstelik kendi onayı olmadan kişi ölse bile resmi ölü sayılmadığını anlarız.
Kadın kimseden yardım alamayarak yukarıki eve çıkar ve ölüyü bir çarşafa sarar. Her yeri bembeyaz eden kar yağışı başlamıştır o sırada. Tepeye değin kâh sürüyerek kâh taşıyarak gidip uçurumdan yuvarlayıverir çarşafa sarılı kocasını.
Üç gün üç gece yağan karın adadaki pislikleri ne denli temizlediği bilinmez, rüzgâr da olur ve bu süre boyunca ancak üç vapur yanaşabilir iskeleye. Havanın sertliğinden ne hamal kâhyası ne doktor ne de iskele memuru etkilenir elbette ve o üç günün ardından yaz gibi bir gün yaşanmaktayken yukarıki evin karısı iskeleye giderken görünür. Bindiği vapurun tek kadın ve tek biletsiz yolcusu olsa da Kadıköy iskelesinde inenlerin hepsi biletli ve hepsi erkektir.
Kocası gibi o da bir ada sahip olmadan bir gölge belirsizliğiyle kâh “kadın” kâh “yukarki evin karısı” olur. İskeledeki memur, hamal kâhyası ve doktorla konuşmalarında kocasının ölümünden üzüntü duymadığı ortadadır. Tek derdi, kocasının ölüsünü gömebilmek üzere yardım alabilmektir. Ne var ki karşısındakiler ölen adam için üzülmezler. 
Kadın, alamadığı cenaze yardımından alışılmamış bir çözümle çıkarken tek kaygısı, İstanbul’da ve belli ki tek başına bıraktığı ve gerçekleşmeyen vapur seferlerinden dolayı üç gün boyunca tek başına bıraktığı çocuğuna ilişkindir. Kadının vapurdan inmemesine neden olabilecek iç hesaplaşma durumuna dair ürettiği çözüm yolu da yine yalnızlık ve yabancılaşmayla bütünleşmiş, sağlıksız bir çözümdür. Çok taraflı yabancılaşmayla kuşatılmış bu ıssızlık adasında herkes kendi payına düşen yalnızlığı yaşamaktadır.




[1] Sait Faik Abasıyanık, Sarnıç, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 7. Basım, Ocak 2018

İnsan yine sonunda kendine çıkar





İnsan ne kadar uğraşırsa, basit olandan tekdüze olandan uzaklaşmaya çalışırsa döner, yine kendi sığlığına çıkar. Uğraşlarla, arayışlarla geçen büyük zamanların sonunda kendine, kendi iç sesine çıkmış olmanın sersemletici etkisini yaşar. Uğuldayıp duran o garip sesin, öz sesi olduğunu, öz sesinin bir ezgisi olduğunu anlayana değin usançla geçmiştir her anın. Kaçıyorum, kaçtıkça kendimden, insanlardan bana benzeyenlerden kurtulamıyorum diye boşuna çırpınıp durmuşsundur. Sonra, belki birdenbire, belki rüyanda içtiğin badeden, belki serin havada kafanın daha iyi çalışmasından, belki bir tür esinle ya da tarifi mümkün olmayan bir biçimde ermişsindir basit olanın, tekdüze olanın hayatın kendisi olduğuna, hayatın seninle olduğuna, herkesin hayatı yanında (ama cebinde, ama sırtında) taşıdığının sırrına.

                                                                ***

Çabalarımız süresince harcadığımız oksijen, düşündüğümüz tüm hesaplarımız için bir teşvik armağanı aslında. Heyhat! Yorucudur soluk almak, çıkarlarımız uğruna. Sinirlenir, gocunur, diğerlerine duyduğumuz güven sarsılır. Kimi kasasını doldurmanın ateşiyle tutuşur, kimi er geç hayatın gizini çözmenin aşkıyla. Ömrün sonlarına doğru bu umutlu umutsuz, inişli çıkışsız, oynayanı çok seyredeni az yolculuğu amaçlarımızla bezeyemeyeceğimizi kestirdiğimizde “dünyanın düzeni böyle” diyerek çıkıveririz işin içinden. Tembel çabaların erişemeyeceği uzaklıktaki gizemi, bu arabesk tembellikle göremez elbet sıradan gözler. Nasıl fark edebilir ki hayatın kendine çıkacağını, kendinin hayata çıkacağını bilmeyen adam! Mümkün değil! Tüm hayatını boyun eğerek, renksiz, hatta tonsuz geçirenler kurdukları yalan düzende kandırmaya kendilerinden başladıkları mutluluk oyununda gerçeği nasıl bulsunlar?

Bir mübadele romanı: Aç Kapıyı Ben Geldim





Metin Köse’yi ZOKEV’in konuğu olarak 19 Ekim 2018’de Maden Mühendisleri Odası Lokali’nde ağırladığımızda henüz hiç tanımıyordum. Etkinliğin sunumunu yapan Alaaddin Kara sözü yazara vermeden önce dinleyiciler için güzel bir sunum yaptı. Uzun yıllar TRT’de radyo ve televizyon programları hazırlayıp sunmuş, şiir albümleri yayınlamış, elli saatlik bir kayıtla Mevlânâ’nın Mesnevi’sini seslendirmiş, Eleni’ye Mektuplar, Mükellefiyet, Göl Dağı, Büyük Yürüyüş kitaplarını yazmıştı Metin Köse; ne var ki on yıldır Zonguldak romanları yazsa da ilk Zonguldak söyleşisiydi bu onun.
Aç Kapıyı Ben Geldim romanı Safranbolu’da, kendi içinde iki farklı zamanda geçiyor. Birincisi Safranbolulu mübadillerin öyküsünü anlatan 1923 yazı ile 1924’ün Aralık ayı sonlarını kapsayan yaklaşık bir buçuk yıllık dönem. İkincisi, karışık bir turist grubunun Safranbolu’ya gelmesiyle birlikte geçmişle bağlantıların kurulduğu 2014 Mayıs ayı.
Romana başlamamla ilk yüz sayfayı geride bırakmıştım ve o coşkuyla günlüğüme şöyle yazmışım: “Metin Köse’nin Aç Kapıyı Ben Geldim romanı sarıp sarmaladı beni. Özellikle Safranbolu mübadele dönemini anlatan tarihsel bölümleri çok etkileyici. 2014’e dönen bölümlerindeki kurgu da güzel gidiyor. Yazar kendini Tekin karakterinde var etmiş, bu da romana artan bir içtenlik katıyor ve okuru romana yaklaştırıyor.”
Roman ilerledikçe bendeki coşkusu sönüyor, hatta yer yer bezdiren bir bıkkınlık duygusu yaratıyordu. Beşinci günün sonunda kitabı bitirmemle günlüğümü önüme çektim ve şunları yazdım: “Metin Köse’nin Aç Kapıyı Ben Geldim romanını az önce bitirdim. Notlarımı romanın arasında, romanı da biraz öteye koyarak düşündüm. Tarihsel dokusu, olayların işlenişi benim sarıp sarmalamışken romanın ortalarına doğru ne değişmişti? Tarihsel doku, olaylar, kahramanlar yazarın gözünde geri bırakılıyor ve yazar bizzat yeni bir Ahmet Mithat Efendi rolüne soyunarak bizelere güya romanla ilgiliymiş gibi, ucu Safranbolu’ya değen her ayrıntıyı anlatıyor! Yazık etmiş romana. Bunları belge-roman yazma eğilimine kapılarak yaptığı açık. Yine Safranbolu’daki türbe, çeşme adlarını tek tek sayarken aldığı haz romanın önüne geçmiş. Üstelik romanın sonunda Filiz’in insanüstü bir yetenekle olacakları önceden bilme yeteneği (dejavu) ortaya çıkarılarak çözdüğü düğüm hiç tatmin edici değil doğrusu. Sözün kısası romanı aşağı yukarı ikiye böldüğümde iki ayrı duyguyla sarmalandığımı fark ettim: Önce haz, sonra usanç.”


Peki keyifle ilerleyen roman neden tökezledi? Coşkuyla geçilen bölümlerden sonra neden taht kötücül duyguların eline geçti? Biraz ayrıntıya girelim...
Yordan’ın geminin güvertesinde, Güldane’nin yukarısında olduğu bölümle açılan roman, 1924 yılının son günlerini anlatıyor. Safranbolu Ortodokslarının Ekim ayında başlayan sevklerinin son grubundaki üç yüz elli kişi daha Yunanistan’a gönderiliyordu. Safranbolu Müslümanlarıyla hiçbir sorunları yokken bu zorunlu göç, yaşananlar inanılmazdı. Safranbolu bir hayaldi artık. Yedi yüz yıl süren birliktelik son bulmuştu.
Neden gönderiliyorlardı ki? Dilleri Türkçeydi, üstelik Kuvayi Milliye’ye de yardım etmişler, hatta “Biz Türküz, ninnilerimiz, manilerimiz, şarkılarımız Türkçe,” diye Safranbolu Kaymakamlığı’na, oradan Kastamonu Valiliği’ne, oradan da TBMM’ye ulaşan dilekçelerle süreci durdurmaya çalışmışlar; Safranbolulu Türk Müslüman komşuları kararın değişmetirilmesi için Kastamonu Valisine, hatta Ankara’ya, meclise gitmişlerdi. Ne var ki Türkiye ve Yunanistan arasındaki görüşmelerde onların kaderini belirleyecek karar ortaklaşa alınmıştı.
“Hayır, anlamadığım şu” dedi Yorgi, “İsmet Paşa, bizimle ilgili bir konuyu ta Yunanistan’daki Venizelos’la konuşur da bizimle niye konuşmaz?” (Metin Köse, Aç Kapıyı Ben Geldim, Doğan Kitap, İstanbul 2017, s. 48)
Kolay değildir kuşaklar boyunca yaşanan topraklardan bir anda koparılmak. Yordan safran tohumları, Despina yetiştirip kuruttuğu inciri, Stefan fesleğeni, Yannis şarap ve pekmezi, Mihail bir çift yemeniyi, bazılarıysa bir avuç Safranbolu toprağı götürmekteydi yanlarında.
Yordan yolculuk boyunca 1923’ün o unutulmaz yaz akşamında Kaymakamlar Evi’ndeki kına gecesini düşünür. Kemanda o, kanunda Yannis, darbukada Stefan, udda Mustafa vardı yine ve kına sahipleri haremlik iyi duysun diye dönme dolaba yakın oturtmuştu onları. Talyos Efendi’den kürdilihicazkâr saz semaisi, Gamzedeyim Deva Bulmam ve Sakın Geç Kalma Erken Gel gibi eserleri çaldıktan sonra bir istek gelmişti Hanım Ağa’dan: “Aç Kapıyı Ben Geldim.” Herkesin bildiği bir Safranbolu türküsüydü bu. Çalmaya başlarlar; fakat o güne değin görülmemiş, duyulmamış, kiminin garipsediği kiminin hoşlandığı bir olay yaşanmış ve türküyü haremlikten genç bir kadın söylemişti. Yordan büyülenmiş, görmediği sesin sahibine aşık olmuştur.
Birkaç gün sonra sesinden tanıdığı bu genç kadınla göz göze gelmişti. Kalbi duracaktı nerdeyse.  Ne var ki Güldane Çarşı Mahallesi’nden bir Müslümanken o, Kıranköy’den Ortodoks bir Hıristiyan’dı. Ucunda aşk bile olsa farklı dinlerden olmanın sonsuz uzaklığı girmişti araya. Aklına Ortodoks Hıristiyan iken sevdiği adamla evlenebilmek için dinini değiştirip Müslüman olan Şükriye geliyordu. Âşıkların gözünde “kahraman” olsa da günlük yaşamda “dönme Şükriye” olmaktan öteye gidememişti. Huzursuzlukla dolmuştu içi. Anne babasıysa oğullarına Papaz Yerasimos’un kızı İrina’yı yakıştırırken din değiştirmek... Her yer karanlıktı Yordan’a.


1924’ün Mayıs ayı geldiğinde Yordan’ın Güldane’ye kavuşması için sadece din baskısını aşması yetmeyecekti. Onları yurtlarından edecek mübadele kararı alınmış, uygulanmayı bekliyordu. Bu sırada Yordan – İrina karşılaşması da nihayet gerçekleşir. Alıcı bir kuş gibidir İrina. Yordan’ı çaresizliğinden yakalayarak köşeye sıkıştıracak, gözlerini bir an üzerinden ayırmadan nefterini kusacak, intikamını alacaktı.
“Sen onu kaybettin. Ben de seni! Anladın mı? Mübadeleyi boş ver.”
Sonra hiç ara vermeden söylenmeye devam etti. “Bir gün benimle evlensen bile...” tam bu noktada yeni bir umutla Yordan’ın gözlerinin içine baktı. “Aklın, gönlün burada olacak. Yani ben kaybettim.”
Yordan suskundu.
“Ancak biliyorum sen de kaybettin!”
“Ben mi?”
“Evet sen! Çünkü kalmak istesen  bile burada kalamazsın.”
Yordan sözün nereye varacağını kestiremiyordu.
“O da, Selanik’e gelemez!”
Yordan derinden yaralanmıştı. İrina devam etti.
“İkiniz de din değiştiremezsiniz biliyorum.” (a.g.e. s.145)
İrina’nın anlattığı kaybedenler öyküsü adım adım gerçekleşmektedir ve sevgililere hiç mi hiç ışık görünmez. Yordan içinse Güldanesiz hayatın ha Safranbolu’da ha Selanik’te olmasının küçücük önemi yoktur!
Oysa birkaç ay öncesinde ne kadar mutluydu. Kaymakamlar Evi’ndeki kına gecesinde sanki dünyalar onun olmuştu. O gece yeniden doğmuş gibiydi. Yaşamındaki en güzel sesi duymuştu o gece. Yaşamını iki kelimeyle anlat deseler; o sesten önce ve o sesten sonra diye anlatırdı. Ta ki, mübadele haberi gelene kadar. Mübadele, Yordan’ın içine düştüğü çıkmazı daha da kötü hale getirmişti. Müslüman bir kızın Ortodoks bir delikanlıyla evlenmesi zaten çok zorken, mübadele bu zorluğu imkânsıza çevirmişti. İşte o andan itibaren Yordan, başka bir insan olup çıkmış, eski neşeli halinden hiçbir eser kalmamıştı. Zaten o kınadan sonra müzik grubunu terk etmiş, hatta kilise korosunun çalışmalarını da aksatır olmuştu. Bütün bu yaşananlar yüzünden de yakın çevresi tarafından ağır eleştirilere uğruyordu. Ortodoks Hıristiyanlara göre gâvurlaşmaya başlamıştı. Müslümanlara göre ise zaten gâvurdu. Arafta kalmıştı artık. (a.g.e. s.218-219)
Sonunda gün gelip çatmıştı. Mübadiller yerlerinden yurtlarından, vatanlarından, anılarından koparılmanın hüznüyle dolup taşarken mübadil Yordan’ın kahrı diğerlerinden katbekat fazlaydı ve tek dayanağı Güldane’yle birbirlerine verdikleri sözlerdi.
Yordan’ın annesi Fani saksılara mezarlardan toprak doldurtmuş, bunları yanında götürecekken kocası Yorgi ona engel olur: “Büyüklerimiz Safranbolu’da kalacaklar.” (a.g.e. s.216) Fakat öylece bırakıp gitmek kolay mı? Yapamaz Fani, yolculuk sabahı ayaklarının ucunda yükselip yolu kontrol eder. Ablasını beklemektedir. Fani’nin sevdiklerinden koparıldığı için akşamdan sabaha yaşadığı travmalar silsilesi, mübadelenin sarsıcı etkilerini anlatması bakımından çok değerlidir.
Yordan bu söz karşısında donup kaldı. Ne diyeceğini bilemedi. Boğazı düğümlendi. Gözünden birkaç damla yaş yanağından akarak aşağıya indi. Çünkü teyzesi birkaç yıl önce ölmüştü. Annesi ayak parmaklarının ucuna kalkmış hâlâ yolu gözlüyordu. (a.g.e. s.221)
Sonunda iki yüz kişilik Kıranköy mübadil grubu Safranboluluların uğurlamalarıyla yola düşerken grup adına son kez konuşan Papaz Yerasimos yine dostluktan, birlikte yaşamaktan bahseder ve onları ayıranın savaş olduğunu vurgular.
Safranbolulu komşularına veda eden grup yoluna devam eder; ama Ahmet Usta Geçiti denen yerde eşkiyaların pususuna düşer. Satamadığını ardında bırakmış, satabildiğini ceplerine, kuşaklarına, gömleklerine, donlarına, ayakkabılarına saklamış mübadillerin nesi var nesi yoksa alırlar. O kargaşa sırasında iyice sarılıp sarmalanmış yüzü görünmeyen kadınınsa Güldane olduğu ortaya çıkar.
Grup gerisingeri Safranbolu’ya döndüğünde Yordan’ın kendini toparlayamadığı görülür. Pusuya düşürülmeselerdi sevdiğiyle Selanik’te olacaklarına yanar durur. Bu ruh durumundan kurtulamadığı gibi hiçbir çıkış yolu da bulamaz. Nitekim arkadaşlarıyla birlikte Bodos’un meyhanesinde omzundaki kemana sarılırcasına yaslanmış, gözleri derin uykuda gibi, hıçkırıklı sesiyle Aç Kapıyı Ben Geldim’i söyler. Tüm gözlerin üzerine çevrili olduğundan, herkesin haline acıdığından habersizdir. Bu hal uzadıkça arkadaşları endişelenirler. Derken kemanı yere düşer, kendisi de düşmek üzereyken son anda arkadaşları tutuverirler. “Beni... İncekaya... Falez...” diye sayıklar. Önce arkadaşları, evdeyse anne babası oğullarının niyetini anlayınca gözyaşlarını tutamazlar.
Sona doğru Kaymakamlar Evi’nde yeni bir kına başlar. Kadınlar eğlencesinde oyunlar oynanır; ama sayfalar boyunca tanıdık kişilerin olmaması, bir sürü geleneksel ayrıntıya, kına yakma usulüne, türkülere yer veren yazar, sayfalar sonra nihayet Güldane’yi getirir de roman yeniden yatağına kavuşan akarsu gibi akmayı sürdürür. ‘Çekici’ tarafından zorla oynamaya kaldırılır kadınlar. Güldane de birden oynamak zorunda bırakılınca arkadaki kalabalıkta nedense kimsenin görmediği o değişik kadını, o kadının tanıdık gözlerini görüverir. Bir o görür, Yordan’dır bu. Az sonra kafeste buluşur, kısaca sözleşirler...
Romanın ikinci zamanında olaylar daha temposuz ve yavaşken tahmin edildiği gibi birileri geçmişin izlerini sürmektedirler. İşte bu niyetle dolu kişiler, 2014 yılının Mayıs ayında bir turist grubuyla beraber Safranbolu’ya gelirler. Yazar olan Tekin gezi boyunca notlar alır, dikkatli gözlemler yapar, anlattığı hikâyelerle arkadaş grubunun kilit kişisi olur. Çevreye karşı duyargaları son derece hassastır. Tekin’in değerlendirmeleri, yönlendirmeleriyle Metin Köse’nin romandaki izdüşüm kişisi olduğu gayet açıktır. Ki, onun Balzac hayranlığı ve her vesileyle Balzac konuşması ve romanın kahraman grubunda olmayıp da adından en çok söz ettiren kahramanın Balzac olması aynı nedendendir.
Roman’ın gizemli kişilerinden olan Murat müzikolog olduğunu söylerken tur sırasında şiir de yazar. Duyguların dilinden anlayan ince bir adamdır o ve Safranbolu’da bulunma nedeni hepsinden daha belirsizdir. Bu sır durumu, onun Andon ve Filiz aracılığıyla yerel tarihçi Ünsal Tunçözgür’e Samatya’da yaşlı bir kadından duyduğunu söylediği İzzet Mehmet Paşa Camii’nin minaresinin eğik olup olmadığını sordurmasıyla derinleşir. Tur rehberi Gül’le giderek yakınlaşmalarının sonunun nereye varacağı, giderek romanın ciddi düğümlerinden birine dönüşür.
Asıl tur rehberinin annesinin rahatsızlığı nedeniyle bir anda turun rehberliğini üstlenmek durumunda kalan Gül, bu dört kişilik grubun çevresinde vakit geçirmeye başladıkça Murat’tan etkilenir. Zamanla onun da Safranolu’yla bağlarının olduğu ortaya çıkarken gençlik çağına girerken anne babasını trafik kazasında kaybettiği ve anneannesiyle kaldığı öğrenilir.
Grubun tamamlayıcıları Filiz ve Andon’dur. Andon, daha adının geçmesiyle mübadillerle ilişkisi düşünülen, deyim yerindeyse elini gösteren, Türkçe anlayan ama konuşamayan biridir. Onun çevirmenliğini konuşmayı seven, değerlendirmeleriyle grupta gerginliği yükselten eşi Filiz yapar. Geçmişin izini sürerken Safranbolulu yerel tarihçi ve tur rehberi Ünsal Tunçözgür’e ulaşır. Onların konağında ağırlayan tarihçiyle konuşmayı ilerlettikçe Andon’un sırları aydınlanır. Andon’un mübadil amcası Gavri, Ünsal Tunçözgür’ün şimdi oturduğu muhteşem konağın asıl sahibidir.
Metin Köse’nin harika götürdüğü romanı birdenbire Ahmet Mithat Efendi edasıyla “Ey kâri!” diye kesip kesip aralara girmesini çok yadırgadım doğrusu. Bu özellik, Metin Köse’nin “belge roman” dediği belge ve incelemelere dayalı gerçekçi roman anlayışından kaynaklanıyor gibi dursa da bence asıl sorun yazarın romanın akışını unutturacak denli bilgi vermekten haz duymasıyla ilgili. Öyle ki romanın ortalarından itibaren sürekli yeni bilgiler veren Metin Köse muharrirliği bırakıp muallimliğe soyunuyor. Neler neler anlatmıyor ki... Safranbolu’ya yapılan ilk Frengi Hastanesi’ni beş sayfa anlattığında herhalde bir yerlere bağlayacak diye boşuna bekliyorsunuz; yazarın Safranbolu’yla ilgili bilgi vermesi dışında romanla tek bağı yok. Ninnileri, manileri öyle arzuyla anlatıyor ki hadi bunların estetik değeri var diye sineye çekebiliyorsunuz; ama sonra Safranolu’da diye tek tek türbeleri ve çeşme isimlerini de sayıyor. Sonra Cinci Hoca’nın Safranbolu bağından dolayı Deli İbrahim’le süren ilişkisi anlatıyor üç sayfa. Bitti derken hooop, Pilli Mehmet’le Deli Yordan ve Hacı Hayri Efendi’yi anlatıyor bir o kadar. Safranbolu’ya cami yaptırdığı için İzzet Mehmet Paşa’yı da anlatıyor iki sayfa.
Safranbolu tarihine dair yoğun bilgilerin Metin Köse’nin belge roman anlayışına uygunluğu belki su götürmez; ama eserin estetik değerine uygunluğu, okuyucu ayrıntıya boğması tartışılır. Yine belgelerin izinden gideceğim derken tarihçi Ünsal Tunçözgür’ün iki roman sayfası boyunca dört kişiyi hiçbir metne bakmadan ezberinden konuşturması da inandırı değil.
Romanın 2014’lü sonunda bizi tarihsel dokuyla kotardığı 1924’lü sonda yarattığı hazzı yaşatamıyor. Filiz’in sinyallerini önceki bölümlerde verdiği, geleceği önceden bilebildiğini (dejavu) söylemesiyle Murat ve Gül düğümünün ilmeğini yakalayıveriyoruz. Konarı Gölü’ndeki akşam birden elektirikler gidince bir su sesi geliyor ve ancak ertesi gün Gül’le Murat’ın yokluğunu fark ediyorlar. Romanın sonundaysa komiser ikisinin dosyalarına bakınca düğüm tamamen çözülüyor. Kızın adı Gül, anneannesi Güldane’dir. Erkeğin adı Yordan Murat, dedesinin adı Yordan’dır.

Önce öğretmen sonra bilim adamı: Mustafa İnan





Öğretmenlik ilginç meslektir. Bunu çeşitli deneyimler sonucunda söylüyorum. Örneğin hiçbir meslekte hazırda bulundurmanız gereken hikâye sayısı öğretmenliktekiyle boy ölçüşemez. Öğrencilerin, velilerin ve mesleğin tarafsızlığından dolayı bilhassa kurum idarecilerinin ibret alacağı, etkileneceği, coşacağı, durulacağı, unutamayacağı, akla her gelişinde aynı duygularla sarsılacağı hikâyeler, kıssadan hisseler...
Mesleğin fark edilmeyen sıkıntılarından biri bence tam da burada yaşanır. Bir öğretmen ne kadar kitap okumuş, mürekkep yalamış olursa olsun, asla her olaya, her duruma uygun hikâyeler üretemeyecek kadar tek başınadır ve neticede nice sorunlar ortasında mecburen alanından uzaklaşan bir insancıktır. Oysa son derece aç, doyumsuz, açık arayan, çabuk unutan, bir anda ağzından çıkacaklara odaklanan, kalabalık bir grubun karşısındadır.
Öğrencilerin sıklıkla sorduğu sorulardan biri şudur: “Neden edebiyat öğretmeni oldunuz?” Vereceğin hiçbir yanıtın onları kesmeyeceğini bile bile ilk ağızdan bir şeyler söyleyiverirsin: “Edebiyatı çok sevdiğim için.” Zorlamaya başlayacaklarını, ilk sorunun sadece açılış olduğunu, hiçbir yanıtla yetinmeyeceklerini bildiğinden peşi sıra gelen sorularda asla şaşırmazsın: “Peki sizi bu yola yönelten, teşvik eden, örnek aldığınız bir edebiyat öğretmeniniz yok muydu?” Nasıl yoktu diyebilirsin ki; bu, ateşi sulamak olur. Söylersin bir şeyler ateş sönmesin, su boşa gitmesin diye; ne var ki senin beğenmediğini karşındaki de beğenmez. Böyle olmayacaktır! Savuşturma yanıtlardan artık kabın su tutamadığını, eni konu sızdırdığını bizzat bildiğin için halihazırda bulunmayan, deneyimlerinden çıkardığın zorunluluklarla anlata anlata neredeyse gerçekliğine inanıvereceğin efsanelerinden birine sarılıverirsin: Sinan hoca efsanesi. Ağızları açık, tüyleri diken diken dinlemeye başlarlar nihayet. Sen oyun yazarı, sen oyuncu, sen yönetmensin. Gerçek de sensin, kurmaca da. Edebiyat dersini sevdiren, okuma zevki aşılayan, ufkunu genişleten, dünyayı sorgulamanı sağlayan, şair ruhlu, dahiyane Sinan öğretmenin sayesinde nice badirelerden geçivermişsindir. Üniversitenin kapısından girmen, o yolda yara bere almadan ilerlemen, elbette edebiyat öğretmenliğinde karar kılman hep onun sayesinde, onun izinden yürüdüğün için gerçekleşmiştir.
Şimdi bazıları bunları okurken burun kıvıracak, hatta “yalan söylüyorsun”, "yalancı" diyenler çıkacak. Ne arsızlığını ne utanmazlığını bırakacak. “Postmodern zamanların öğretmen Baudolino’su” diyenler bile olacak! Kusura bakılmasın; öğretmen, bir bilim dalını, sanatı, tekniği veya bilgileri öğretmeyi kendine meslek edinmiş, alanında uzman kişidir. O halde bir edebiyat öğretmeninin alanını çeşitli teknik ve bilgilerden bizzat yararlanarak sevdirmeye kalkmasının neresi yanlıştır? Gerçek etkileyici değilse nasıl anlatılır, nasıl denir ne yönlendirenimiz ne dert dinleyenimiz vardı diye? Şuncacık gerçekdışılıktan harbiden iyi, kadir kıymet bilen adam Sinan hoca zarar görmez; ama efsaneleştirdiğin kişiliğiyle gençlerde izini bırakabilir.
Sen uğraş, didin, kendince bir rol model oluştur; herifçioğlu hocaların kralından ders görsün! Gel de imrenme Oğuz Atay’a! Senin gibi kurmacaya, efsaneye zerre gereksinim duymamış. Adamın Mustafa İnan gibi hocası olmuş, yetmemiş bir de romanını yazmış. Üstelik sadece dekan, rektör Mustafa İnan’ı, bakanlığı reddeden Mustafa İnan’ı değil, güzel insan, saygıdeğer kişilik, sıradışı öğretmen Mustafa İnan’ı da yazmış.
1911’de Adana’da yoksulluk ve yoksunluk içine doğmuş Mustafa. Ondan evvel doğan kardeşlerinin çoğu küçük yaşta ölünce bundan da pek umutlu değillermiş. O, yaşar mıydı ki? Dört yaşına değin hâlâ ölmemişti ki bir gün damdan düştü. Çok fena oldu; gene ölmedi.
Büyüdü, okula başladı, sınıflar bitirdi. Peki bu imrenilesi çocukta ne vakit başladı öğretmenlik tutkusu? Kim, ne vakit aşıladı ona bilme, öğretme sevgisini? Orası pek belli değil. Ortaokul yıllarında öğrendiklerini hemen arkadaşlarına anlatan, içinden öyle gelen bir çocuktu Mustafa. Tek başına ders çalışmaktan hoşlanmaz, mutlaka birilerini bulup ders anlatarak ders çalışırdı. “Sonra, onların dilinden anlıyordu, problemleri onların anlayacağı bir dille açıklamasını biliyordu. Kendi heyecanını onlara da duyuruyordu.” (Oğuz Atay, Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan, İletişim Yayınları, 54. Baskı, İstanbul 2018, s. 37) Defter tutmazdı, ders kitabı yoktu; bir kurşun kalemiyle boru gibi büktüğü ve bir düdük gibi kemerine soktuğu sarı bir defteri vardı. Akşamları erkenden yatar ve bu haliyle dışarıdan bakanlara güven vermezdi; oysa meselenin özü başkaydı. Kitaplar da hayat da pahalıydı ve ailesine yük olmayı istemeyen Mustafa sabah herkesten erken kalkıyor, mektebe giderek yatılı öğrenciler kahvaltılarını bitirene kadar onların kitaplarını okuyordu.
Kendinden büyük sınıflara bile matematik, fizik dersleri verecek kadar güçlü belleği ve öğretmenlik yeteneği vardı. İyi de nasıl öğretiyordu Mustafa her bir şeyi: “Önce insanlarla dost oluyordu tabii. Öğretmeden önce onları öğreniyordu; nasıl öğretebileceğini hesaplıyordu. Sanki öğretmiyordu onlara, onlarla sohbet edermiş gibi yapıyordu. Onunla konuşanlar, hocadan bir şey öğrendiklerini çok sonra anlıyordu; ya da onların bildikleri şeyleri söylüyormuş gibi yapıyordu. “Sen zaten bilirsin,” diye başlardı söze. Her şey öğretilebilir. İyi yaşamak için neler yapmalı? Bunu bile öğretebiliriz insanlara. Çünkü iyi yaşamak da ‘bilgi’ye dayanır. Bunu da göstermeliyim sizlere. Çünkü ülkemizin insanları daha yaşamanın acemisidir. Onlara insan gibi yaşaması öğretilmemiştir henüz. Nasıl yaşamak gerektiği de sezdirmeden öğretilebilir onlara. Hayatın yaşamaya değer olduğu öğretilebilir. Güzel sanatların da, edebiyatın da ‘büyük ve güzel şeylerin’ de var olduğunu öğrenmeli insanlarımız. (s. 55)
Elbette insanların kirlenmiş düzeyleri günümüzdekiyle karşılaştırılamayacak denli azdı. Yalnızlaşma, yabancılaşma gibi aydın hastalıkları henüz genele yayılmamıştı. “Cumhuriyetin ilk yıllarıydı, daha söz ayağa düşmemişti; vatan-millet-sakarya bir edebiyat haline gelmemişti; daha herkes sözünün eriydi.” (s. 60)
Liseyi hiçbir dersten 10’dan aşağı numara almayarak birincilikle bitirmiş, tek gayesi öğretmenlik olan Mustafa Fen Fakültesi’ne kaydolmuştur. Kısa sürede mezun olup hayata atılacak böylece hem okuyan kardeşlerine hem evin geçimine yardım edecektir. Neyse ki bin bir güçlükle, yine öğretmen, hatta müderris olacağı dillendirilerek kendisine daha uygun olan Mühendis Mektebi’ne kaydını aldırmaya ikna edilir. Burada da kısa sürede gösterir meziyetlerini. Ders hocasının isteksizliğinde Mustafa tahtaya kalkar bir saat durmadan dersi anlatır. Ondan sonra bir sene boyunca ders hep Mustafa’ya anlattırılır. Öğrenciliğinde hiç not tutmadan dersi dikkatle dinler, öğretmenliğindeyse öncelikle nereleri bilmediğimizi öğrenerek başlardı.
Mustafa İnan Batı’nın ulaştığı bilim seviyesine hayran olunarak, ‘ithal malı bilim’ yaparak bilimsel bir gelenek yaratılmayacağının farkındaydı. Evet, gelenek oluşturmak hayranlıktan öte, küçük adımlarla yürünecek, sabır gerektiren bir işti. Tüm bu özelliklere sahip olan ender kişilerdendi Mustafa İnan. Pekala doktorasını yaptığı, kalması için çok zorladıkları, büyükelçiliği bile devreye soktukları bir ortamda Zürih’te kalmaz. Kim bilir, belki orada kalsa hocalarının dediği gibi dünyanın sayılı mekanikçilerinden biri olarak anılabilirdi de. Ne var ki o, ithal bilim ile bilimsel ortamın gelişeceğine inanmayan, kendini yurduna ve ulusuna adamış, pek bilinmeyen bir kahramandı. Memelekete dönmesiyle oluşturulan Teknik Üniversite’de Mekanik Kürsüsü’nü kurdu.
Sadece mekanik ve matematikle değil, her şeyle uğraşmak gerektiğini düşünen, divan şiirinden hoşlanan, Behçet Kemal’in seci Kuran çevirisini düzeltecek kadar Arapça bilen, popüler olmaktan korkmayan, bilimde ileriye dönük, eski ifadeler yerine yeni ifadeler kullanmayı tercih eden bir entelektüeldir Mustafa İnan. Sözcüklerin kökenlerine duyduğu ilgi, bu aciz okuru mest etmiştir. “Tekin, sence ‘yum-yom’ hecesinin böyle bir anlamı var mı?” Soruyu yine kendi cevaplandırdı: “Çocuklar, bence ‘yum-yom’ yuvarlaklık belirtiyor. Yum-ruk, yumurta, yum-uk, yummak, yum-ru, yum-ak gibi.” Onlardan da böyle yeni heceler bulmalarını, ya da yeni örnekler düşünmelerini istiyordu. (s. 149)
Zaman ilerledikçe insanlar daha çok kirlenir, düzen iyice bozulur. O da yorgun, ekonomik güçlüklerden bir türlü yakasını sıyıramamış, günü gelmiş asistanlarından bile borç para almış soluk yüzlü bir hoca olup çıkar. Bedeninden bir türlü geçmeyen şu bitkinlik onu feci endişelendirir, moralini alt üst eder ve perdenin kapanması hızla gerçekleşir.
Bizim gibi değişimlerin hızını ayarlayamayan bir toplumda Mustafa İnan, bana kalırsa, geniş zamanların sonsuz düşünme ufuklarında dolaşan, içinde apaçık beliren sanatçı duyarlığıyla güdük bırakılmış bilimimizin bir dahisiydi.