Düşmanla yüzleşmeyi dertlenen roman: Livaneli'den Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm





Her insanın derdi kendine büyüktür. Kuşkusuz böyledir ki bazen hangi sığınağa kaçacağımıza karar veremezken bir gün bir göçükte sıkışmış gibi tek ışık huzmesine mahrum olarak aklımızın karanlık kasvet kuyularında büyüttüğümüz nur topu derdimiz yüzünden soluksuz kalabiliriz. Bu hipnoz anları hiç bitmez artık. Her türlü ortamda varlığını duyurabilen, mükemmelleştirdiğimiz dert yüküyle bütünleşmişizdir. Nefrettir o, biz nefretizdir artık.
Gelgelelim en büyük dert yükünü omuzladığına inanan insanın ruhuna mercek tutacak olursanız içinde gizlenen kendini büyük görme duygusunun ne denli semirdiğini de görebilirsiniz. Öyle ya, bu kişiler büyük dertlerin büyük hedefleri engellemek için var olduklarını iddia edeceklerdir.
Dert yükünü yakasından indiremeyenlerle, her derdi kendine yük edinmişlerle, çaresizlerle, usanmışlarla çevrili bir kara parçasıdır etrafımız; oysa omuzlarımıza abanan devasa nefret yüküyle inim inim inlemekte ve çağdaş bir Sisifos gibi dertler tanrısının katına doğru tırmanmaktayızdır. Ezilmekten korksak da yükü bırakamayız, yükten usansak da duramayız. Dünya yansa görecek, kokusunu alacak durumda değiliz! Hal böyle zorlu, yük böyle esaslı, hayat böyle umarsızken ikinci bir seçenekten habersiz kalınca çözümü nasıl bulacağız? Dert müptelası olmuş, dert dışında her şeyden arınmış, inim inim inleyen bir boşvermişlik anıtı olduğumuzun ayırdında değil misin?




Zülfü Livaneli’nin Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm[1] romanı geçmişin yıkıntılarıyla yüzleştiriyor bizi. Ama bu yüzleşmeyi, sağlıklı biçimde yapabileceğimiz bir mekanda, çözüm yollarına başvurma geleneği olan, dertleriyle başa çıkabilen ve bunlarla uyumlu biçimde yaşayabilen İsveç’te yaptırıyor.
Bu ülke iyiydi, bu doktor gibi iyi insanlardan oluşuyordu. Bu çılgın dünyada, nasıl olduysa saf ve temiz kalabilmiş bir ulus yaşıyordu Kuzey’de.
Terk ettikleri ülkelerin gaddar düzenleriyle kıyaslanamayacak bir beyazlıklar ülkesidir İsveç ve kendine sığınanların dertlerini kara toprağına alıp üzerlerini bembeyaz örter. Kar altındaki gün sayısı uzadıkça oranın huzuruna, sükunetine uyum sağlayan insanlarıyla yarı ütopik bir masal diyarıdır. Üstelik bir tür aşıdır Kuzey’de bu dertler ve azmanlaşmasına izin vermedikleri küçük dertçikleri kontrollü olarak salarlar ideale yakın bünyelerine.
Günün birinde, işkence görerek vatanlarından koparılmış bir avuç politik mülteciyi ortak acılarda buluşturan tiksindirici biri gelince İsveç’e, kemikleşen düşünceleriyle dertlenir/dertleşirler.
Hayatında en çok nefret ettiği insandı bu. Yıllarca ölümünü arzuladığı düşmanıydı...
Zamanın her derde deva olduğu, en büyük ilaç olduğu sözlerinin doğruluğunun sınandığı bir karşılaşmadır, eski bakanla rastlaşması ve dokuz yıldır ülkesinden uzakta yaşasa da geçmişinden kurtulamayan Sami’yle önü alınamaz bir hikâyeye sürükleniriz.
Dokuz yılda neler değişmez ki! Her şeyle beraber insan değişir en başta. Geçmişin çözümlemesini doğru ve tutarlı yapanların değişimi az kusurlu olurken tersine davrananların değişimleri tarihin gelişim seyrine değil, günün seyrine uyar. Sami hayatının nefret timsali olan eski bakanla bir tür ıssız adada yalnız kalarak kendisiyle de yüzleşir. Böylece gurbette iki düşman mı, yoksa birbirine muhtaç iki yurttaş mı olduklarını sorgulamaya başladıkça yüksek seyreden nefret çıtasının giderek düşmeye, hatta sönmeye meylettiğini görür.
Oysa Sami işi hiç bu noktadan algılamamıştı. Yaşlı adamla bir arada bulunmanın yarattığı ilk heyecan ve adama duyduğu öfke, yerini merak ve oyalanma duygusuna bırakmıştı. İlk anda, o ulaşılmaz adamın elinin altında olduğunu bilmesi, ona garip bir zevk vermiş, isterse adamı öldürebileceğini bilmenin ürpertici tadını yaşamıştı.
Uçsuz bucaksız bir plajın tek bir kum tanesi ne kadar küçükse evrende kapladığımız alan da benzer oranda küçük. Ne var ki aklımız, her türlü taşınmaz dert yükünü küçücük omuzlarımıza yüklemeye kalktıkça bunların altında ezilir dururuz. Geçmişin hesaplaşmasını ortaya atıp sonra bu düşüncede bocalayan; ama yine de bundan tamamen vazgeçirmeyen ayrıntılarla doludur aklımız. Sami’ye en çok nefret ettiği adamdan hesap sordurtacak feci ayrıntı bir 3 Ocak günü yaşandığı için infazın 3 Ocak’ta gerçekleşmesi şartıyla sorumluluğu üzerine alır. Hayatının karartıldığı, sevdiğinin öldürüldüğü günün yıl dönümünde dert yükünden de arınacaktır.
Aradan çok geçmemiş olmalıydı çünkü radyoda hâlâ Sealed with a kiss çalıyordu. Derken benim tarafımdaki kapı açıldı. Bağırışlar, haykırışlar duydum. Biri başıma vurdu. O anda dönüp Filiz’e baktım. Niye daha önce o tarafa dönmedim bilmiyorum. Belki de o kadar vakit geçmemişti. Her şey birkaç saniye içinde olup bitmişti.
İnsanın yaşamında özel anlar vardır. Bunlar genellikle büyük acılarla kesişir. İnfazlar, ağır adaletsizlikler, engeller... O özel anlarda yaşanan ve yaşatılanlarla hayatı bir anda berbat olan kişi hesaplaşmasını asla bırakmaz. Tek taraflı olarak sürdürdüğü bu hesaplaşmada karşı tarafın sorumluları azılı suçlulardır.
İnsanın hayatında sevmedikleri, aynı ortamda bulunmak istemedikleri, hatta nefret ettikleri olmaz mı? Öyle tiksinti duyulan kişiler olur ki onların başına gelebilecek en kötü şeylerin gelmesini arzular insan.
Her insanın farklı bir tarihi vardır, hiç tartışmasız. Nice aşılamayan engel, varılamayan durak, ulaşılamayan ödül varsa yaşamında, şimdiki zaman varlığını oluşturan o geçmişin gerçekleşememiş, çizilmiş, zedelenmiş, bozulmuş olmasındandır. Zaten artan bir adaletsizlik üzerine kurulmuşken insanın bugünü abatılı değerlendirmelerle giderek ayarı şaşan geçmişin terazisi bir daha asla doğruyu gösteremez. Bu bağlamda nostaljik bir sorgulamanın yapılabilmesi zaten pek de mümkün değildir ve kişisel tarih “mazi” özlemiyle yanar durur. Dolayısıyla kişisel tarihini değerlendirmeye her insan mazhar olamaz.
O zaman dehşetle, geleceğe dair hiçbir hayalimin olmadığının farkına vardım. Ziyan olmuş bir yaşamın arkasından ağıt yakıyordum ve ileriye dönük hiçbir şey söylemiyordum.
İnsanın tiksindiği durumlarla, kişilerle yüzleşmesi iki karşıt varlığın birbirini yok etmesi biçiminde olmayabilir. Sami düşmanı bellediği eski bakanla rastlaşıp bir süre aynı çatı altında yaşadıktan sonra derdini söndürmeyi 3 Ocak’a ayarlıyor. Ne var ki umduğu gibi olmadığını, nefretini sürdürecek zemini yitirdiğini ve düşmanı saydığı adamla giderek yakınlaştığını hayretle fark ederek 3 Ocak gününe geldiğinde şöyle düşünüyor:
Horatius’un dizesini hatırladım: “Ölmek isteyeni kurtarmak, öldürmekle birdir."



[1] Zülfü Livaneli, Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm, Doğan Kitap, 95. Baskı

Kirpik İmgesi ve Kirpik Bilgisi




Divan edebiyatımızda bazı kavramları dolaylı anlatmak için kullanılan sanatlı sözler vardır, bunlara mazmun denir. Zaman içerisinde çok sevilerek yaygınlaşmış, genelleşmiş, kalıplaşmış bu imgeler halk edebiyatında da kullanılmıştır. Kaşlar yay, keman, hilal; gözler nergis, badem; yanaklar elma; burun hokka; dudaklar kiraz; kirpiklerse ok, mızrak ucu, hançerdir. Sevgiliyi betimlemek için kullanılan bu imgeler aslında mükemmel güzelliğin ve mükemmel sevmenin göstergeleridir.
Biz buradan “kirpik”e yoğunlaşalım. Kirpik, Farsça müjgân sözcüğüyle eş anlamlıdır. Divan şiirinde sıklıkla karşılaştığımız, halk şiirinde de rastladığımız kirpik/müjgân mazmunu, sevgilinin aşığa bakarak ok atmasını temsil eder. Her iki şiir anlayışında da yaralayan, avlayan vasıflarında kullanılan kirpik; aşığı kalbinden yaralayabilme, ona diz çöktürebilme, ah dedirtebilme gücünde bir silahtır.



Simsiyah saçları, simsiyah kaşları ve simsiyah kirpikleriyle ve diğer özellikleriyle zalim sevgili mükemmel güzelliktedir ve bu zalimlikte kirpik, aşığı perişan etme gayesinde kaş ve gözle acımasız bir iş birliği içindedir. Bu kadim birliktelikte asıl vurucu güç kirpiklerdir. Kirpik kâh cellat kâh avcıdır. Bu bağlamda kaş; sevgilinin  göz kapaklarına sıra sıra dizilmiş sayısız oku gerdiği yayıyla hedefine, yani aşığın gönlüne fırlatır. Peki aşık ne yapar, korur mu kendini? Hayır, aşık yanacağını bile bile gönlünü mumun ateşine kaptıran pervane gibidir ve bu oklardan kaçmak şöyle dursun bu okların hedefi olmayı ister.

Biri biriyle müjgan safları gavgâya girmişdir
Nigâh-ı gamze guyâ sulh içün araya girmişdir
Nedim’in yukarıdaki beytini şöyle açıklamak mümkün: Kirpik safları birbiriyle kavgaya girişince gözün yan bakışı, sanki barış amacıyla araya girmiştir. Oysa sevgilinin bu bakışı aşığı öldürme gücüne sahiptir; çünkü kirpik safları okunu, bıçağını, hançerini çekmiş, aşığının kanını dökmeyi şehvetle arzulayan katledici unsurlardır.
Halk şiiri geleneğine ait Aşık Reyhani’nin aşağıdaki dizelerinde kirpikler yine kıyıcı, öldürücüdür.
Kirpiklerin ok ok eyle
Vur sineme öldür beni
BIktım dünyanın kahrından
Vur sineme öldür beni
Elbette çağdaş şiirimizin geleneksel imgelerinden yararlanması birebir geçmişi yansıtma, taklit etme biçiminde olmamıştır. Çağdaş şiirimiz kalıplaşmış bu imgelerden esinlenerek özgünlük peşinde koşmuştur. Sözgelimi Attila İlhan’ın ünlü Mahur Beste şiirini verelim.
şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
o mâhur beste çalar müjgân’la ben ağlaşırız
gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
o mâhur beste çalar müjgân’la ben ağlaşırız.
Bu dizelerdeki “müjgân”, aynı adı taşıyan şairin kedisi ve artık bildiğimiz üzere şairin kirpikleridir. Dizelerde heyecan yaratan, hızlı dostların şöleninin bittiğini ve maalesef onlardan geriye bir acı yel kaldığını söyleyerek kederli yalnızlığında kirpikleri ve kedisiyle birlikte ağlaşmaktadır.
Gelenekte yoğun biçimde kullanılan bu ve bunun gibi kalıplaşmış imgelerin günümüz şiirinde farklı anlayışlarda kullanıldığına tanıklık ederiz.



Yiğit Kerim Arslan’ın ikinci şiir kitabının adını, Kirpik Bilgisi’ni, duyar duymaz “kirpik” sözcüğünü şiir geçmişimizle ilişkilendirip ilişkilendirmediğini düşünmüştüm. Kitabı okudukça şiirlerde ne çok “kirpik” geçtiğini gördüm. Yiğit Kerim Arslan’ın şiirlerinde kirpiğin siyah iş birliği için gece konumlandırılmıştı.
Kitabın ve “Kuyuda Serenat” şiirinin henüz ilk dizelerinde kirpik imgesi bir mazmun çağrışımı gözetilerek kendini gösterir.
Büyümeyecektim; oyuncaklarım
Yalnız kalmayacaktı
Gözbebeklerimde bir bıçak gibi
Taşıdığım ova sabahları, göl kenarları
Yangın nedir gördü, ben kirpiklerimi astım
Şiirde zamanın ilerlemesi, büyüme durumuyla verilirken bıçağa benzetilen, bir silah gibi düşünülen kirpikler geleneğin izlerini taşır. Gelenekten farklı olaraksa kirpiklerin avcı olmadığını, aksine şair tarafından asıldıklarını, belki de av olduklarını görürüz.



Elbette kitabın kendi özgünlüğünde konuşulabilecek farklı yönleri olduğunu biliyorum. Bir bakışta kendini açık etmeyen, şiirsel düşünmekle sis perdesi aralanan şiirler bunlar ve iki bölümden oluşan kitabın ilk bölümündeki şiirler daha içsel, imgesel, hayli kapalı. Bahsini ettiğim kirpik, gece dışında da anlam kapalılığını sağlayan çok sayıda mecaz barındırmakta. Kuyu, günah, kül, ölüm, hiçlik, varlık, yokluk, yitmek, kaybolmak bunların öne çıkanları.
Okul yaşamından, derslerden, tasavvuftan bahsettiği de oluyor şairin, varoluşçuluktan, çağımızın hastalığı yabancılaşmadan, çelişkilerden, dinden bahsettiği de. Örneğin “Yusuf gibi kaldım kendi kuyum dediğim yerde” dizesinde Hz. Yusuf’un kuyu öyküsünü düşürüyor içimize. Ki kuyusundan çıkacak Yusuf’tan sonra ünlüler geçidi Bachmann, Marx’la sürüyor. Kitap boyunca alıntı yapılan şairler de yine çeşitli bir yelpaze oluşturuyor: Mevlana, Ferdi Örnek, Seyyidhan Kömürcü, İsmet Özel, Sıdkı Baba, Kaan İnce, Fuzuli.
Yiğit Kerim Arslan tüm kitap boyunca sürdürüyor arayışını. Varoluşçuluğun, çağımızın hastalığı yabancılaşmanın ona kitap boyunca şiir soluğu sağladığını düşünüyorum. Kitabın veda mahiyetindeki son şiiri bu doğrultuda yazılmış.
peki ben neydim, burada bu ıssızlıkta ben
ne yaptım:
varlığımın eksiğini yoklukla mı tamamladım,
zaten yoktum bunu kendime mi kanıtladım?
ben hiçbir şeydim, özüme döndüm hayır hayır!

olmuyor kaybediyorum, ayak izini yaşamımın
yani, kendime yabancılaştım. (s.60)


Kapılar nereye açılır?


Bir metaforun peşinde...



“Biz kapı halkı değiliz,” diye başlarsak söze haklıyızdır. Öyle ya, nerde o mal mülk, nerde o şatafat bizde! Tanıdığımız en büyük adam, taşra kentimizin belediye başkanıdır ve çok çok tarafından nikâhımız kıyılmıştır. Zaten olur olmaz zamanlarda kapısında görmek istemez ki bizi, kendini büyük görenler. Belki kapsama gücümüzün sorun çıkarma olasılığının yüksekliğinden, belki itibarsızlığımızdan… Hangi gerekçeyle olursa olsun, kapısında göreceklerinin kapı kulu olmalarını, olmayanlarıysa kapı kethüdası, kapı çuhadarı, hiç değilse kapı oğlanı yapılmaları onların makbulüdür.

Filmlerini izleyenler bilirler, Zeki Demirkubuz’un her daim gıcırdayıp duran pek çok kapısı vardır. Masumiyet’te demirin üzerindeki pası kazıyormuşçasına kulağımızı darp eden kapı gıcırtıları, yankısını günlerce sürdürmüştür içimizde. Üstelik tam kapanmayan bu kapıların aralığından mekânın mahremine saygısız, davetsiz bir baş ne zaman uzanıverecek diye bekleyip durmuşuzdur.

Yönetmenin filmlerini arkadaşlarımla ne zaman konuşsam kapılardan söz etmişimdir. Hiçbir biçimde yaşama tutunamamış, sevgisiz, dolayısıyla kimsesiz insanların yüzlerine kapanır o kapılar, demişimdir. Dışarıda kalan böyledir de ya içeridekinin hâli? Onun vaziyeti başka türlü müdür? Kimseyle ortaklaşamadan, dertlerini kimseye dökemeden, yabancılaşmasının doruğunda yalnızlığını koyultur durur o da. Kapı aralık kaldığındaysa ne içeri girilir ne içeri bakılır. Bunun mümkünü yoktur. Bu, korkunç bir cesaretten daha korkunç bir güç ister. Dolayısıyla o dar ve yüksek, boyası gelmiş kapılar, çağımızın yalnızlık simgeleridir. Yarı açık kozmosundaysa insanı itinayla yabancılaştıran, geçit vermeyen simgesel nesnelerdir.

Yalnızlığa ilacı çarçabuk bulur hâlden bilmezler, hazırcılar! “Mutluluklar paylaştıkça çoğalır” deyiverip geçerler. Bu kolaycıların anlayamadıkları, yalnızlığın bir tercih yahut zorunluluk olabilmesidir. Böyleyken yalnız kişiden neyi kimle paylaşması beklenebilir ki? O, bir kapıdan girerek ya da çıkarak mekânın içinde ya da dışında kalakalmış, yabancılaşmış insancıktır. Bireydir, özeldir, karakterdir. Kuşku sahibi, ayrıntı taraftarı, tekinsiz kişidir. Devasa kalabalıkların intihar filizidir. Elbette yabandır. O kadar sınır tanımaz bir yabandır ki sormayarak, ötesini düşünmeyerek zihinsel egemenliğini devretmiş ehlî insanları kudurtabilir. Ehlî insan aralıklı kapıya sokulmama terbiyesindeyken o, içeri girmeye meyledebilir. Bunun için eşiğe sokulursa derdini dinleyecek bir kapı yoldaşına ihtiyacı var demektir ne var ki onların sayısı o kadar azdır ve yüksek yerlerden o kadar seçilmezlerdir. Giriş emri dileyenlerden, bir kapıdan geçince geldiği yolları unutanlardan değildir o. Kapılara kilit vuranların en sonunda o kilitleri bizzat sökeceklerini bilerek yaşayanlardandır, dolayısıyla zorluk kapısıyla arasındaki uzaklık ciddi bilinç düzeyi gerektirir. Böyleyken yok olma tehlikesi yaşayan özel bir insan türü olarak değerlendirilebilirler de.

 

İnsanlığa kalan olağanüstü mitlerden biri, Tanrıya erişmek için kule inşa eden Babillilere aittir. Babil, “bab” ve “el” sözcüklerinden oluşur. “Bab” kapı, “El” Tanrı anlamındadır ve sözcüklerin birleşiminden “Tanrı kapısı” elde edilir. Babilliler kendilerine yakıştırdıkları yeri, daha açık belirtemezlerdi herhalde.

Budizm’de dört kapıdan geçilen dört mevsim metaforu vardır. Üstelik Zen ustası Chao-chou, “İşin aslı kapının menteşesinin ne tür takıldığıdır. Kapı içeri de açılabilir, dışarı da...” der. Tüm bu tarihi, dini uygarlık merkezlerinin uzağında duran çağımız insancığı içinse her taraf cehennem hükmünde değil mi? İmkânsız güzellikteki cennet, ulaşılmaz bir uzaklıkta duradursun neyse ki sonsuz kötülüğün mekânı cehennem de gayet ulaşılmazdadır. Ya Araf nerede ya biz neredeyiz? Araf, eşiğidir insanın. Kâh sonsuz gözyaşlarıyla kederli kâh sonsuz sevinç kahkahalarıyla neşeli. Araf dünyadan başka neresidir?

Zeki Demirkubuz’un kapılarının bende açtığı bu düşünce dehlizlerini işaret ederek sorardım arkadaşlarıma: “Yönetmenin kapıları bu denli sık ve rahatsız edici kullanmasında benim düşünemediğim hangi alt anlamlar var?”

Aradan yıllar geçti, nice filmler çekti Zeki Demirkubuz. Etkinliğin birinde vefalı bir arkadaşım derdime derman bulma niyetiyle sormuş yönetmene: “Nedir bu gıcırdayan, açık kalan kapı sahneleri?” İtiraf edeyim, yönetmenin yanıtı benim adıma tam bir hayal kırıklığıdır! Akışta bir duraksama yaratarak bulunduğumuz durumun ayırdına varmamız için bir tür dikkat sağlayıcı olarak kullanıyormuş, kapıları.

Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı romanındaki kapıysa geçilmemesi gereken yere geçmenin metaforudur. Dolayısıyla yok edişi, yönlendirişi, insafsız boyutu çağrıştırır aynı zamanda. 68 kuşağıyla soluklanan, tazelenen yazarın 90’ların, 2000’lerin gençliğine, bu gençlerin heyecanlarına, coşkularına, mücadelesine ısınamadığı görülür. O kapıdan girenler; dışarıya bırakılmayan, iradesiz, tutsak beyinlerdir. Yazarın Sıcak Külleri Kaldı romanında Umut’u devletin katletmesine yüklediği anlamla bu romanın devamı niteliğindeki Erguvan Kapısı’nda Umut’u devletin değil, örgütün katlettiğinin anlaşılmasındaki anlam arasında olağanüstü farklar vardır. Öyle ki yazarın okşayıcı, sağduyuya meyilli kalemi Erguvan Kapısı’nda bir demir gülle olup terazinin kefelerinden birini hoyratça aşağı çeker. Öfkesini kuşanıp kalemini doldurur, Kerem Ali hiçbir yere kaçamaz artık. Onun aidiyet duyduğu yapıyı çeteye, mangaya, tarikata benzetir; “Allah’ın belası” der. Handiyse Ahmet Mithat’ı mumla aratarak “ey kari” diye seslenmediği kalır. Neticede edebiyatın sağduyusunu yok eden bu tek boyutlu, tek yönlü eleştirilerle Erguvan Kapısı’nın kapısı, insanın yeryüzü cehennemine açılan kapılardan olur.

 

Edebiyatın kapısı herkese açıktır. İçerisi sonsuzca geniştir, herkes aradığını bulabilir ama bu evden geçilerek varılan unutulmayanlar diyarına ulaşmak için “unutulmama kapısı”ndan geçmek gerekir ki buradan sadece zamanın onayından geçmiş iyi edebiyatçılara ve eserlerine geçiş hakkı tanınmıştır.

 

Ulusal kimlik, tarihin çeşitli dönemlerinden bin bir çileyle bugünlere taşınan bir bilincin sonucu olduğundan kişisel kimliği de kapsar. Dolayısıyla ulusal bilinç yetersizse kişisel kimlik de yetersizdir. Bu, ulusun geçmişini hepten allayıp pullayalım, öpüp okşayalım gibi kolaycı, basit, ucuz milliyetçi yönelimlerin doğruluğu demek değildir. Geçmişteki büyük insanlarla, başarılarla elbette övünülebilir, bu doğaldır da. Ne var ki geçmişi zerre eleştirmeden toptan kabul etmek ne kişisel ne ulusal ne anbean belirginleşen sınıfsal kimliğe şuncacık katkı yapar! Aksine bin bir çileyle aktarılan bilinci aşındırarak hem kişiye hem kimliğe zararı dokunur. Dolayısıyla geçmişe bilinç penceresinden bakmak gerekir. Bilge Kağan’ın “Titre ve kendine dön!” uyarısını ucuz bir çıkarımla değil, bugüne uyarlanmış gerçekçi biçimde okumalıyız. Kaşgarlı Mahmut’un, Ali Şir Nevaî’nin, Karamanoğlu Mehmet Bey’in çabalarını da…

 

Türk diline kimseler bakmaz idi

Türklere asla gönül akmaz idi

 

Âşık Paşa yüzyıllar evvelinden dile, kimliğe sahip çıkmayı bu biçimde vurgulamış. Öyle ya, kimlik için, bilinç için bunları özümsemek gerekir. Kendimizden kaçtıkça, başka kimliklere sığındıkça aslında kendi kimliğimizi uçuruma sürüklemiyor muyuz? Kimliğimizi bize başkaları bulmayacak, onu geliştirecek atılımları başkaları yapmayacak! Dolayısıyla üzerimizdeki aşağılık duygusundan tez zamanda arınmalı, özgüvenimizi kazanmalıyız. Kaçmak, görmezden gelmek yerine kimliğimizi koruyacak bilince varmalı, sonra onu geliştirecek özgür ruhu oluşturmalıyız.

Kimliğin anahtarı dilse kilidi elbette edebiyattır. Edebiyatın çatısı da eserlerle çatıldığına göre bir toplumun kimliğine ne derece sahip çıktığını anlamanın yollarından biri de o dilde yazılmış eserlere bakmaktır. Nasıl ki bir eser, edebi gücü oranında yaşıyor, yazarını, şairini yaşatıyorsa ait olduğu kimliği de yaşatır.

Edebiyatın en tarafsız ölçütü kuşkusuz zamandır. Her eser, sanat değeri oranında zamanın terazisine çıkar ve ancak onun hassas terazisinden hakkıyla geçenlere unutulmama kapısı açılır. Malzemesi, kilidiyle edebiyattan üretilmiş unutulmama kapısının tek anahtarıysa zamandadır.

Gökhan Taner Günsan'ın yeni kitabı Israrotu





Kıpırtılar dinip fısıltılar kesildiğinde göz ucuyla bakıyorum salona. Gözler bizim üzerimizde. Masadaki kitaplardan Sakallarımı Kestim Kuşlara’yı[1] elime aldığımda heyecanlıyım. Neyse ki şiir kendini okutuyor: “saat mermi ve kuş / tıkır tıkır kanat sesleri / rüzg­ârı vurdular aabi / öğlendi / yağmur tam bulutun üstünde”
Sonra çalıştığımız biçimde salondaki kalabalığın içinde dağınık oturan arkadaşlarım sırayla Israrotu’ndan[2] Halis hocam Bülent Bi Çay, Nurgün hocam Israrotu, Ekim Bütün Şeyler, Meral hocam Perdeler, Mahmut hocam Akasya’ya Mektuplar, Serpil hocam Karıncalar şiirlerini okuyorlar.
İzleyicileri salonun soğuğundan şiir vadisinin sıcağına çekebildiğimizi şiirler okunurken masadan gözlemleyebiliyorum. Çıt çıkmıyor. Şiirler bittiğinde hazırladığım açılış konuşmasını yapıyorum: 



İNSANLIĞA GÜZELLEME: GÖKHAN TANER GÜNSAN’DAN “ISRAROTU”
1978 Ağustos’unda Samsun’da doğan Gökhan Taner GÜNSAN Adana’nın Kuşçusofulu ve Denizli’nin Söğüt köylerinin ardından öğretmenlik mesleğinin son altı yılını Çaycuma Nebioğlu Ortaokulu’nda sürdürdü.
Şiirlerini Zon Kişot, Bireylikler, Yaba Edebiyat, Evrensel-Kültür, Sunak, Yom Sanat, Varlık, Yasakmeyve, Mor Taka, Yeni E, Ada gibi dergilerde yayımladı. 2013’te Yasakmeyve yayınları arasından çıkan “Sakallarımı Kestim Kuşlara” adlı şiir kitabını, Meda Kitap yayınları arasından çıkan yeni kitabı “Israrotu” izledi.
Gökhan öğretmenimiz bilimsel, demokratik ve laik eğitim adına mücadele eden her Eğitim Senli arkadaşımız gibi insanlığını gerici iktidarlardan, aklını cemaatlerden almamıştı. İşte bu nedenlerden hiçbir hukuk kuralı tanınmadan, sorgusuz sualsiz, tamamen kanıtsız biçimde 7 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan 686 sayılı KHK ile sevgili arkadaşımız, Eğitim Sen Çaycuma temsilci Gökhan Taner GÜNSAN, memuriyetten ihraç edilmişti. Her dem yarı aydınlık yarı gölgeli ülkemizin iklimi bir doz daha karartılmıştı ve bugün, ikinci kitabının söyleşisini yapma onurunu yaşadığımız Gökhan Taner GÜNSAN, bir diğer ihraç edilen arkadaşımız Eğitim Sen Zonguldak Şubesi şube sekreteri İsmet AKYOL’la birlikte haksız hukuksuz ihracın ikinci yılını da öğrencilerinden uzakta geçirmenin burukluğunu yaşıyor. Oysa onlar cezalandırılmayı değil, ödüllendirilmeyi hak eden eğitimcilerdi. Keza bu doğrultuda yüksek sorumluluk düzeyine sahip bir eğitimci ve sendikacı olmasının yanında toplumsal duyarlılığını üst seviyelere taşımış bir şair olarak şiirleri ve yayımladığı kitapla da kentin kültürel gelişimine önemli katkılar sunduğu için ZOKEV (Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı) tarafından İsmet AKYOL ile birlikte 2017 Eğitim Ödülü’ne layık görülmüştü.
Gökhan Taner GÜNSAN toplumsal acılarımızdan, hüzünlerimizden koparmadı şiirlerini. Soma’yı, Ermenek’i, üstübüyle gözyaşını silen çocukları, Cumartesi Annelerini, Hrant’ı, Ethem’i unutmadı. Yarınlara inandı ve biz unuttukça bize baharı hatırlattı.
Bugün şiirle sımsıkı dost olmuş, hatta tepeden tırnağa şiire kesmiş Gökhan öğretmenimizin ikinci kitabının heyecanıyla doluyken hâlâ görevine  iade edilmemesinden mutluluğumuz yine gölgeli. Onun dediği gibi “Maalesef bu ülkede mutlu olmak, heyecan duymak neredeyse lüks haline geldi. Ama ısrarcıyız yaşamı yeniden kurmak için, çünkü gidecek başka yerimiz yok. Şiirlerim tanığıdır yaşadıklarımın, yaşadıklarımızın.”
Yeni kitabından birkaç dizeyle bitireyim: "Bir ananın evladını alabilirsiniz/ ama doğurganlığını asla/ bir çiçeğin tohumunu alabilirsiniz/ ama tohumun çiçek olmalığını asla." 



Sözü çekik gözlü, güleç, utandığında o çekik gözleri düz, siyah bir çizgide kaybolan Gökhan Taner GÜNSAN’a bırakıyorum ve söze birkaç gündür bu etkinliğin afişini internette paylaşmasının mahcubiyetiyle başlarken bu çizgiyi yüzünde görebiliyorum.
Halis hocanın okuduğu, Israrotu’nun da ilk şiiri olan “Bülent Bi Çay”ın öyküsüyle başlıyor söyleşiye. Çaycuma Öğretmenevi’ndeki çaycı Bülent’e yazmış bu şiiri. Onun eğrisiyle doğrusuyla günümüz emekçilerine ait kurnazlık, insan sevgisi gibi birbirinden farklı özellikleri üzerinde taşıdığını söylüyor. Bülent, kendisine şiir yazıldığını öğrenince pek mutlu olmuş, hatta arkadaşları arasında övülmüş; ne var ki Bülent daha bir çay bile ısmarlamamış ona. Zaten şiir de öyle başlıyor: “oturup uzun bir çay söylüyorum kendime” Şiirin son dizesi ise gönül telimi titretiyor: “bu şiir kendine bir çay bile söyleyemeyenlerindir”
Solgun” şiirinde geçmişin, büyütülmüş yoksullarının izinden yürütüyor bizi. Şiir bittiğinde gözlerim üzerinde, elim yazmaya hazır, bekliyorum. “yetmiyor yazmak / yetmiyor yaşamak” dizelerini yineliyor. Vurucu, dolu, biraz karamsar, günümüzle iç içe...

(Kilimli'de açlık grevi yapan maden işçileriyle dayanışma gününden. Mayıs 2016 olmalı. Fotoğraf Tuna Ölger'e ait.)

İki yılı aşan ve hâlâ sürmekte olan yorucu süreçten söz ediyor ve bazen sadece şiirle ilgilenme niyetiyle ıssız yerlere kaçma isteğiyle dolduğunu gizlemiyor. “Bir an önce dönsek de Orhan Veli gibi şapkamızın altında yaşasak diye düşünüyorum bazen,” diyor. Anlattıkça o, Orhan Veli, bir de ne ilgisi varsa Charlie Chaplin canlanıveriyor gözümün önünde. Ortada Gökhan, iki kenarda iki usta... Yürüyorlar, Charlie bastonunu sallıyor, Gökhan yerdeki çakıl taşlarını tekmeliyor, Orhan Veli’yse gökyüzüne baka baka “Beni bu güzel havalar mahvetti,” diye mırıldanırken... Hooop, belediye çukuruna.... Hayallerimiz bile rutubetli, karanlık...
Yazan bir insanın diğer işlerle uğraşmasından dem vurarak örnek veriyor. Mesela bir şiirin ortasında gecelemiş, sabahlamışken İsmet arıyor ve sendikal etkinliklerin peşinde okul okul koşturmaya başlıyor. Sonra yaşananları anımsatarak bir tür iç çözümlemeyle “ne kahramanız ne de mağdur,” diyor.  Ayrıca Israrotu’nda iki yıllık ihraç sürecini anlatan çok az şiir olduğunu, çoğunun daha önceki zamanlarda yazıldığını öğreniyoruz.
Eleştiriyi çok önemsediğinin altını çizerek yeni bir öykünün peşine götürüyor bizleri. İlk kitabı Sakallarımı Kestim Kuşlara’da yer alan 33 şiirde 66 kere “ölüm” sözcüğünün geçtiğini söylemiş biri, karamsarlığından dem vurarak. “Bu kitapta olmasın dedim, ölüm yerine, öleni anlatmak yerine ‘onlar yaşadılar’ dedim; ama bakıyorum yine karamsarlık hakim.” İşin ilginci, ilk kitabın eline ulaştığı gün Gezi direnişi başlamış. Herkes gibi onun da gözü kulağı, gönlü havalanmışken kitabı ortaya çıkarmamış, bekletmiş, ancak üzerinden bir ay geçince süreçle bağını kurarak kitabı okurla buluşturmaya karar vermiş.
Kitabın son şiirini, “Zonguldak Türküsü”nü okuyor. Bunu, Zonguldak’a geldikçe orada oturmayı çok sevdiği, Demokrat Büfe’nin oradaki İşçi Kahvesi’nde yazmış. O bunu der demez gözümün önünde bir fotoğraf beliriyor. Camında İşçi Kahvesi yazan  yuvarlak bir masada otururan şair, bu fotoğrafıyla mı ikinci kitabının muştusunu vermişti? Aklımdaki fotoğraf karesine bakarken karenin dışındakileri o anlatıyor. Kahvenin müdavimleri, masanında ha bire bir şeyler yazan birine sıcak bakan türden kişiler değil. Öyle ya, orası bir işçi kahvesi. Millet geçim derdindeyken “Bu adam ne yazıyor?” diye terslemezler mi? İşitmiş, inşaattan gelen birinin ustasından 10 lira sigara parası istediğini. Durumun vehameti! O ortamda şiir epey lüks... “Orada dayak bile yersin,” derken gülümsüyor.
Derken Gökhan’ın dünya tatlısı kızı Akasya salona dönerek “Doğanın Şarkısı” şiirini okuyor. Özenli defterini, güzel yazısını görebiliyorum. Babası gibi şiir yazmasını düşünürken şiirinde “tohum” diyerek sanki beni doğruluyor Akasya. Yerine oturduğunda bu şiir yürekli kızı hâlâ alkışlıyor salondaki kalabalık. Ben “Babasının kızı,” diye takılmaya hazırlanırken dostluğuna güverenek “Babasından daha yetenekli,” diyenler oluyor. Gülüşmelerimiz, Gökhan’ın “Daha para eden bir türde yazmasını, örneğin roman yazmasını söyledim ama şiirde karar kıldı,” demesiyle yoğunluk kazanıyor.
Şiirin dünyamızdaki yerinden bahsediyor. Toplumsal mücadelede bizi bir araya getiren, hayatımızda çok önemli yeri olan bir tür olarak düşündüğünü; öyle ki şiirlerin elden ele dolaştırılması, yaygınlaştırılması lazım diyerek ekliyor: Ne var ki yayınevlerinin şiire mesafeli yaklaştığını, birçoğunun ancak masrafları karşılanırsa şiir kitabı bastığını; çünkü şiirin çok okuru olmadığını söylüyerek Cumhurbaşkanının “her yerde iktidarız; kültür sanatta değiliz, sözlerine dair nitelikli şair ve yazarların ciddi sorunlar yaşadıklarını, eserlerini yayımlatmalarının sanıldığından zor olduğunu sözlerine ekliyor.



Şair Osman Günay, Gökhan’a ek olarak çoğunluğun şiiri çok ciddiye almadığını; ama egemen güçlerin şiiri her zaman ciddiye aldıklarını, üzerinde titizlikle durduklarını söylüyerek Nazım Hikmet örneğini veriyor: “Nâzım, parti üyeliğinden değil, şairliğinden onca yıl cezaevlerinde kalmıştır.” Hiç ummadığı biçimde kendinin de dört şiiriyle hakim karşısına çıktığını, yargılandığını, dolayısıyla şiirin izinin düşündüğümüzden daha fazla sürüldüğünü anlatıyor. Bu durumları göz önüne alarak sanatçıları sindirmeye, sindirmeyi başaramadıklarını dönüştürmeye çalıştıklarını, kamuoyunda böyle sanatçıların olduğunu, hatta salondakilerin çoğunun kitaplığında bu şairlerin kitaplarından bulunduğuna emin olduğunu söylüyor. Şiirin gücünden dem vurunca “unutmayalım,” diyerek cumhurbaşkanını örnekliyor. “Onun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından yükseliş yolu, hapis yattığı şiirle açılmıştır.” Sözü Gökhan’a geitrerek iki yolu var diye sonlandırıyor Osman Günay: “İlki eğitim emekçisi yolu, diğeriyse edebiyat sanat yolu,” diyerek onun sanatçı yönüyle de desteklenmesi gerektiğini vurguluyor.



[1] Gökhan Taner Günsan, Sakallarımı Kestim Kuşlara, Yasakmeyve Komşu Yayınları, 1. Baskı, İstabul 2013.
[2] Gökhan Taner Günsan, Israrotu, Medakitap, 1. Baskı, Ankara 2019.

Kardeşimin vasat hikâyesi





Zülfü Livaneli’nin sanatçı kimliği üzerine uzun uzadıya konuşulabilir ve ne kadar konuşulursa konuşulsun mutlaka eksik bıraktığımız, unuttuğumuz yönleri olacaktır. Besteci, müzisyen kimliğinden tutun da yönetmenliğine, köşe yazarlığından tutun da sayısı sürekli artan romanlarına kadar giderek uçsuzlaşan özgün bir sanat vadisinden bahsediyoruz. Öyle ki çeşitli vesilelerle kendisi ve eserlerinin belli yönleri hakkında bizim de söz söylemişliğimiz vardır.
Son on beş, yirmi yıldır Zülfü Livaneli’nin diğer sanat dallarına nazaran edebiyatla daha içli dışlı olduğunu yıldan yıla sayısı artan eserlerine bakarak görebiliyoruz. Ne var ki yazarı Zülfü Livaneli bile olsa her eserinin sürekli ilgiyle karşılanması, yüzlerce baskı yapması, birçok dile çevrilmesi gibi olumlu süreçlerin sonucu olarak dinmeyen bir hızla kitap yayımlamanın riskleri de var. Bu temponun bir ürünü olarak yayımlandığı 2013’ün en çok okunan romanı olan, farklı kesimlerden isimlerin övgü cümleleriyle tanıtımı yapılan “Kardeşimin Hikâyesi” bize kalırsa Livaneli gibi nitelikli ve özgün bir yazarın eser listesinde hayli vasat duruyor.
Kardeşimin Hikâyesi, Arzu Hanım’ın bıçakla delik deşik edilerek öldürülmesiyle başlıyor ve tıpkı bir film sahnesi gibi gözünüzün önünde canlanıveriyor anlatılan. Elbette ortada kanlı bir cinayet varken ve cinayetin faili belirsizken bize olan olmuş, biten bitmiş demek yerine cinayetin sırrını çözmek düşüyor. Derken mesleğinin henüz başındaki genç ve güzel gazeteci kadın, cinayeti haberleştirmek, maktulün ölümündeki esrar perdesini aralamak, bu sayede kendini kanıtlamak için Podima’ya gelir ve Ahmet’in kapısını çalar. Romanın baş kişisi Ahmet’in dış dünyadan uzak durması, gizemli yaşamı hem okurun hem de gazetecinin ilgisini çeker.
Buradan itibaren öykünün giderek vasat seyretmeye başladığını, basitleştiğini hissediyorsunuz. Şimdi bunun gerekçeleri üzerinde durmaya çalışalım.
Romanı herkes okusun, roman herkese hitap etsin diye arı duru tutulan dilinin tatsız bir yavanlıkta olduğunu, ortalama bir düzey tutturulan anlatım özellikleriyle duygusuzlaşmış, derinliğini yitirmiş, tatsız tuzsuz bir kıvama ulaşmış bir metne variyva yolumuz. Yazar, dilindeki yalınlıktan edebi haz uyandırmamayı amaçlamış olamayacağına göre sorunun kaynağını yazarın seçiminde aramak gerek. Böyle bir konunun sarsıcı, şaşırtıcı bir biçemle yazılmamış olması da bir yazarlık seçimi. Üç yüz sayfayı aşkın bir anlatı boyunca dilin sıradanlığı, aynı şekilde biçemi, olmayan dil oyunları, bir tane bile bilinmeyen sözcük kullanılmaması ile Zülfü Livaneli “titiz romancılığı”nı Tayland’da (orada yazdı romanı Zülfü Livaneli) bırakmış sanki.
Romanın yazı boyutunun alışılagelenden hayli büyük tutulması yine genel okur düzeyi algısı gözetilerek belirlenmiş olsa gerek. Bu kadar deneyimli bir yazarın (bütünlüklü bir sanat adamının) kendini çok satılan eserler okuruna göre konumlaması, dolayısıyla popüler kültüre ayarlaması yadırganmayacak gibi değil.
Kitap boyunca ne çok marka adı geçiyor. Bunlara gerek var mı? Örneğin ısrarla votkanın markasını söylemesindeki amaç nedir? Aynı ısrarı otomobil, tablet, ayakkabı gibi ürünlerde de sürdürerek sıradan okuruna vitrin gezmesi mi yaptırıyor yoksa romana gizli reklam mı alıyor? Öyle ki Rus votkası, Rus üretimi votka, Rusların meşhur votkası demesi haliyle yeterlidir.
Roman, “odağında aşk var” biçiminde sunulsa ve güya aşkın labirentlerine doğru yol alan baş döndürücü bir serüvene dönüştüğü iddia edilse bile ne Ahmet’in gazeteci kıza ne Ali’yle Muharrem’in Arzu’ya bağlanması ne de Olga’ya sırılsıklam aşık olan Mehmet anlatılan aşkın tadındaydı. Aksine zorlama bir aşk kitabı oluşturulmaya çalışıldığını düşündüm.
Kitabın reklam meziyetlerinden bir diğeri ise “cinayet romanı” diye sunulması. Ne var ki daha ilk ipucunda tüm düğümü çözülen yapısıyla (kolyeden itibaren) bu da sırıtıyor. Dolayısıyla bir cinayet romanı, bir polisiye romanı için fazla elini gösteriyor.
Anlatıcının on yaşında ölen Ahmet’in ağzından yapılıyor olması (ya da olmaması), şizofren eğilimli kardeşin yerine de bir hayat yaşanmış olması çok başarılı verilmiş. Yine Ludmilla’nın Olga’ya karşı duygularını romanın sonunda bir çırpıda ve biraz şaşırtmaca yaparak veren yazar bu şaşırtmacasında da başarılıyken bu duyguların doğallığında aynı başarıdan uzaklaşıyor gene. Düpedüz yapay ve tatsız.  
Romanın sonu da son gibi bitmiyor. Aceleci, eksik, güdük, dolgu tadında bir son.
Doğan Kitap’ın bu roman için “Bu yazın en çok okunacak kitabı” diye reklama çıkmasını, romanı okuduktan sonra abes bulmadım. Yerinde bir öngörü. Fakat neden böyle? Yukarıda saymaya çalıştığımız tüm göstergelerin vardığı, varacağı sonuç, Kardeşimin Hikâyesi romanının yüksek satış oranına ayarlı bir ticaret ürünü olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla plajda, piknikte, kampta, bahçede, mangalda, her yerde okunabilecek rahatlıkta ve asla okurunu yormayacak kolaylıkta bir eser olup kitlesinin merakını kamçılamak için yeterli bir eser görünümünde; ne var ki “gerçek edebiyat okuru”na hitap etmeyen kurulukta...
Bendeki baskısında “467000 adet” yazıyor. Keşke bu sayıyı hiçbir ünü olmadığından kitapçı raflarında tozlanan, yıpranan nice nitelikli eserlere paylaştırabilsek.

Kardeşimin Hikâyesi, Zülfü Livaneli, Doğan Kitap, 234. Baskı

Kim kime yaşıyoruz be Sait?



Sait Faik’in 120 sayfalık kitabı Sarnıç’ta[1] on altı öykü var. Öykülerin ortalama uzunluğu kabaca 7,5 sayfa; gelgelelim her birinin tadı aynı yoğunlukta olmadığı gibi sayfaların hakkını verme düzeyleri de farklı. On altı öyküden Beyaz Altın’ı, Loğusa’yı ve özellikle Kim Kime’yi -bana bu yazıyı yazdırtacak kadar- beğendiğimi peşinen söyleyeyim.
Kim Kime, ulaşımı İstanbul’dan vapurlarla sağlanan adalardan birinde geçiyor. Karadeniz’den gelen balıkçılarla ve deniz mevsiminde gelenlerle nüfusu artan adanın her zamanki insanları arasında Rum balıkçılar, kahvehaneci, berber, leblebici, hamal kâhyası ve iskele memuru vardır. Bir de vapura koşturarak yetişen, çıkınlarla dönen ve haftalarca aşağıya inmeyen, orta yaşlı, berbere göre “moruk, ihtiyar” yukarıki evin sahibi adam sayılabilir.




Aşağıdan bakıldığında ideal bir ev izlenmimi uyandıran “yukarıki ev” hülya kuranların, tüccarların, hovardaların, emekli bir hocanın, bir romancının oturabileceği ya da sürgündeki bir siyasinin son günlerini geçirebileceği uygun bir yerdir. Elbette böyle kişilere sık rastlanmayacağından beğenmeyeni gayet boldur. Bir kere âşıkların bile önünden yalnız pazarları geçtikleri yol, insanda kayaların çatlayıp dökülmesiyle oluşmuş bir kimsesizlik algısı bırakır. Bu yolu sevse sevse karanlıkta yıldızları seyretmek için üç beş kişi sever.
Ada ahalisi birbirini çekiştirmeyi Karadenizli balıkçıların geldiği dönemlerde bırakır ve onlara evlerini gizlice kiraya vermeye çalışır. Bu gizlilikte kimin hangi balıkçıya evini kiraladığını herkes bilse bile sözünü etmek için yaz mevsimi beklenir.
Balıkçıların döndüğü, köy sokaklarının boşaldığı günlerde sarı saçları kardan beyazlamış, gayet genç yüzlü, sıska bir kadın görünür sokaklarda. Kimdir bu? Merak ederler. Balıkçılardan biri tanır neyse ki. “Yukarki evin karısı”dır. Sahi ya, yukarıki evdeki ihtiyar ne vakittir aşağıya inmemiştir.
Kadın iskeledeki memura kocasının öldüğünü, çocuğunun aç kaldığını söyleyerek cenazeyi gömmesi için yardım etmesini ister. Memur o güne değin hiç işitmediği bir müracaata şahitlik etmenin şaşkınlığını yaşamaktadır. Paso meselesi ya da eşya tarifeleri olacaktı ki... “Benim vazifem vapuru beklemek.” Kadın üsteler, can damarından yakalamaya çalışarak sorar: “Müslüman değil misin?” İskele memurunun yanıtı düşündürücüdür. Yardım etmek vazife dışıdır, dahası tabuların çarpışmasında devletin bekası Tanrı inancından baskındır. “Elhamdülillah Müslümanız ama memuruz da. Buradan ayrılamam, mesul olurum. Hamal kâhyasına git.”
Kadın söylenen kişiye gider. İki çocuğun arasında sararmış, eski bir gazeteyi okuyan kara yağız hamal kâhyasına dert anlatmaya çalışır; ama daha lafını bitirmeden parası olup olmadığını sorar adam. Çocuğun aç olduğunu, İstanbul’a inebilse para getirebileceğini söyleyince adam on bir kuruş on para verir. Böylece istenen yardımın parayla yolundan sapmasına, örselenmesine tanıklık ederiz.
Fırından ekmek alıp eve gitmek üzere yokuşu çıkarken bir kız çocuğu eteklerine sarılır. Ekmeği ona verince gerisingeri aşağı inerek belediye doktoruna gider. Aynı sırada idrarını tahlil eden doktor şekerinin yükseldiğini görür ve kızgınlıkla başından savmaya çalışır kadını. Yukarıki evin oraya bu hasta haliyle ancak kadının eşek bulabilmesi durumunda gelebilir, aksi takdirde kocasının öldüğünü onaylayamaz. Doktorun “devlet memuru silahı”nı kuşandığını, görevini gerçekleştirmek için özel muamele aradığını, üstelik kendi onayı olmadan kişi ölse bile resmi ölü sayılmadığını anlarız.
Kadın kimseden yardım alamayarak yukarıki eve çıkar ve ölüyü bir çarşafa sarar. Her yeri bembeyaz eden kar yağışı başlamıştır o sırada. Tepeye değin kâh sürüyerek kâh taşıyarak gidip uçurumdan yuvarlayıverir çarşafa sarılı kocasını.
Üç gün üç gece yağan karın adadaki pislikleri ne denli temizlediği bilinmez, rüzgâr da olur ve bu süre boyunca ancak üç vapur yanaşabilir iskeleye. Havanın sertliğinden ne hamal kâhyası ne doktor ne de iskele memuru etkilenir elbette ve o üç günün ardından yaz gibi bir gün yaşanmaktayken yukarıki evin karısı iskeleye giderken görünür. Bindiği vapurun tek kadın ve tek biletsiz yolcusu olsa da Kadıköy iskelesinde inenlerin hepsi biletli ve hepsi erkektir.
Kocası gibi o da bir ada sahip olmadan bir gölge belirsizliğiyle kâh “kadın” kâh “yukarki evin karısı” olur. İskeledeki memur, hamal kâhyası ve doktorla konuşmalarında kocasının ölümünden üzüntü duymadığı ortadadır. Tek derdi, kocasının ölüsünü gömebilmek üzere yardım alabilmektir. Ne var ki karşısındakiler ölen adam için üzülmezler. 
Kadın, alamadığı cenaze yardımından alışılmamış bir çözümle çıkarken tek kaygısı, İstanbul’da ve belli ki tek başına bıraktığı ve gerçekleşmeyen vapur seferlerinden dolayı üç gün boyunca tek başına bıraktığı çocuğuna ilişkindir. Kadının vapurdan inmemesine neden olabilecek iç hesaplaşma durumuna dair ürettiği çözüm yolu da yine yalnızlık ve yabancılaşmayla bütünleşmiş, sağlıksız bir çözümdür. Çok taraflı yabancılaşmayla kuşatılmış bu ıssızlık adasında herkes kendi payına düşen yalnızlığı yaşamaktadır.




[1] Sait Faik Abasıyanık, Sarnıç, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 7. Basım, Ocak 2018

İnsan yine sonunda kendine çıkar





İnsan ne kadar uğraşırsa, basit olandan tekdüze olandan uzaklaşmaya çalışırsa döner, yine kendi sığlığına çıkar. Uğraşlarla, arayışlarla geçen büyük zamanların sonunda kendine, kendi iç sesine çıkmış olmanın sersemletici etkisini yaşar. Uğuldayıp duran o garip sesin, öz sesi olduğunu, öz sesinin bir ezgisi olduğunu anlayana değin usançla geçmiştir her anın. Kaçıyorum, kaçtıkça kendimden, insanlardan bana benzeyenlerden kurtulamıyorum diye boşuna çırpınıp durmuşsundur. Sonra, belki birdenbire, belki rüyanda içtiğin badeden, belki serin havada kafanın daha iyi çalışmasından, belki bir tür esinle ya da tarifi mümkün olmayan bir biçimde ermişsindir basit olanın, tekdüze olanın hayatın kendisi olduğuna, hayatın seninle olduğuna, herkesin hayatı yanında (ama cebinde, ama sırtında) taşıdığının sırrına.

                                                                ***

Çabalarımız süresince harcadığımız oksijen, düşündüğümüz tüm hesaplarımız için bir teşvik armağanı aslında. Heyhat! Yorucudur soluk almak, çıkarlarımız uğruna. Sinirlenir, gocunur, diğerlerine duyduğumuz güven sarsılır. Kimi kasasını doldurmanın ateşiyle tutuşur, kimi er geç hayatın gizini çözmenin aşkıyla. Ömrün sonlarına doğru bu umutlu umutsuz, inişli çıkışsız, oynayanı çok seyredeni az yolculuğu amaçlarımızla bezeyemeyeceğimizi kestirdiğimizde “dünyanın düzeni böyle” diyerek çıkıveririz işin içinden. Tembel çabaların erişemeyeceği uzaklıktaki gizemi, bu arabesk tembellikle göremez elbet sıradan gözler. Nasıl fark edebilir ki hayatın kendine çıkacağını, kendinin hayata çıkacağını bilmeyen adam! Mümkün değil! Tüm hayatını boyun eğerek, renksiz, hatta tonsuz geçirenler kurdukları yalan düzende kandırmaya kendilerinden başladıkları mutluluk oyununda gerçeği nasıl bulsunlar?