Geceleyin


















gece gelir örter üstümü mor yelekli
görmez gibi yapar izlerim çıt çıkarmayan ellerini
usulca kayıp gider bir su damlası gibi
aklımı başımdan alır

sabah gene gelir açar gözlerimi sedef dişli
ağız dolusu gülünce dayanılmaz olur bu sevda
aklım onda kalır

Şarkılarla




Son kez teşekkür ettiğinde henüz kimsenin aklının ucundan geçmiyordu, “teşekkürler” adıyla bir şarkı sözü yazılacağı. Aslında öncesinde de sinyal sinyal üstüne, kadın erkek üstüne, yavuz hırsız ev sahibi üstüne defalarca gelmişti; ama aklın kalp üstüne geleceğini hiç düşünmemişti. Karşısındakinin beyne giden duyargadan sinirleri, onun kalbi titreten duygu telleri öncelikliydi. Her sinir tufanı, her titreyişi; her mantıklı davranış, her duygulanışı alt edecekti. Kader her daim kahpeydi.
Sinirmiş, telmiş derken gelip geçti kışlar yazlar. Kötü anıları kışkışlayarak, karalayıp yazarak, bazısında kızarak bazısında anarak; ama hepsinde eksiksizce koruyup kollayarak nasıl yarım kalınırmış, nasıl eksilirmiş tastamam yaşadı. Kulağına çalındı: “Öyle bir geçer zaman ki.”
Doğa, ona alışılagelmişin dışında bir doğa armağan ettiyse buna çaresiz katlanacaktı. Başka seçeneğinin olmadığını –intihar asla kurtuluş değil, kötü kurgulanmış filmlerin, romanların ucuz ve basit sonudur– er ya da geç, eksik ya da tastamam anlayacaktı. Su katılmamış benliği alaylara konu edilmiş, arkasından söylenen laflar ensesinden çok canını yakmış ne çıkar? Şarkısı bile yazılmamışken “ben böyleyim” diyerek gezerdi zaten.
Çocukluğunda anne babası onu öyle yetiştirmiştir ki yaşlandığını hissetse de yalan söylemeyi, hırsızlık yapmayı, başkasına yan gözle bakmayı, kötülük etmeyi aklının ucundan geçirmezdi. Oysa herkes onun gibi yetiştirilmemiştir. Bazısı vardı, adından çok yalanları söylenir bazısı ufaktan başlayarak varlığına göz dikerdi. Bazısı gönlüne bazısı canına kast etmişti. Sustu, ağır bir film gibi öykünün sonunu bekledi, henüz bestelenmemişken “gönül yareler içinde”.
Annesinin dizine başını koyardı, çıldırmış yaşamın bilinmeyen sayılı molalarında. Onun çizgileriyle hüzünlenirken kadının saçlarını okşayan ellerinin ağrılarını yatıştırdığını hissetmek gücünü tazelerdi. Ki, olanca haksızlığa, sayısız çirkefliğe bu denli vurdumduymaz kalırken şu kadıncağıza daha fazla değer veremez miydim der, hayıflanırdı. İlla profil mi gerekliydi utanmasına, sevgisini, ilgisini doğrudan göstermek için? Sonra ölümden değil, onun başına böyle bir şey gelebileceğinden korkardı. Herkes kadar bilirdi ki “dünyada ölümden başkası yalan”dı.
Önünde arkasında, sağında solunda, elinde avucunda tutunacağı takıntılar tükenince, zamanında özenle bağladığı avuntu demetinin ipi kim bilir ne zaman kopmuştu da o farkına bile varmamıştı, geçmişi içinde tazelerken. Ah geçmiş, aha geçmiş, niye geçmiş diye kırk bininci kez nidalarını sessizce içine akıtırken bekleyenleri tükenmişti. Yalnız tütüne güvendiğini iddia ederdi, arabesk bir rolü kendininkiyle çatıştırarak. Iskalamamak için peşinden eklerdi: Sönüp gitmişti, ateş yarasıyla. Bir de uzatmalı dostum dediği zamanın kucağına bırakırdı varlığını. Oysa almış başını yürümüştü nicedir zaman ve yakalaması imkânsızdı.
Yarım bir adamın yaraları ne denli kabuk bağlarsa elinde kalana o denli bağlandı. Elinde kalan lafın gelişiydi, kimsenin elinde bir şey kalmazdı. İçinde kalan vardı: Kırık, örselenmiş, ayarsız ve parçalanmadan son bir şarkı çalmaya niyetli bir tür akustik gitar: Kalp denen organın tek duygusu: sızı. Her şeye karşın “veda etmem” demekteydi ve kalbini titreten duygu telleriyle bu şarkıyı çalacaktı.  

Kayıp zaman tramvayı





şehrin kıyısında durdum izbedeyim
kurşun gibi bir vakitteyken üstelik
yaralıyım ey gül kokunu çekme üstümden
anla beni ölüyorum hasretinden

şimdi gelir takur tukur
            kayıp zaman tramvayı
kaybettiğimiz yenildiğimiz günlere gideriz
şimdi gelir yorgun argın
düşlediğimiz yarınlara varırız
fakat yaralıyım ey gül çek dikenini üstümden
anla beni ölüyorum hasretinden

Entrikalı dolap komedyası




Van depreminin acılı tablosu nicedir belleklerimizden çıkmıştı. Nasıl oldu da unuttuk? Acının belleklerimizde uzun ömürlü yer kaplamasını, belki de basın yayın kuruluşlarının bölgeye gösterdiği ilgisizlik engelledi. Unutturdular belki; ama unutma lüksünü kendimize ne hakla yakıştırdık? Dolayısıyla ürettiğimiz, türettiğimiz her gerekçe, köhnemiş insanlığımıza bahaneler bulmaktan başka işe yaramamaktadır.
Ne vakittir Van’ı düşünmediğimi fark ettiğimde -ne yalan söyleyeyim- kötü niyetli bir oyuna getirildiğimi hissettim. Üstelik yıkılan binalarla, ölen insanlarla değildi bu kadim kenti ve onun acılı gerçeğini hatırlayışım. Çok daha başka nedenlerim vardı; her zamankinden farklı, tercihen eğlenceli bir gün geçirmekti niyetim. Kısacası beynimin nöronlarının ucundan bile geçmiyordu, Van. Birdenbire önümdeki sehpada Devlet Tiyatroları’nın kent bültenini gördüm. Karıştırmaya başladım. Antalya, İstanbul, Ankara Devlet Tiyatrolarından birer oyun turneye çıkmıştı. Derken sonraki sayfalardan gözümün içine bakan oyuncuları gördüm: Tiyatro binaları kullanılamaz hale gelen Van Devlet Tiyatrosu’nun oyuncuları. Araştırdım, uzun süredir turnedeymişler. Hakkari’ye değin doğuyu karış karış dolaştıktan sonra batıya açılmışlar. Bu uğurda teptikleri kilometreler bile fazlasıyla alkışı hak etmiyor mu?
Tek perdelik oyun yaklaşık yetmiş dakika sürüyor ve yetmiş beş dakika boyunca çevrilen dolaplara karnınızı tuta tuta gülüyorsunuz. Oyuncular sahnede, her insanın içinde farklı ölçüde bulunan iyilik-kötülük duygularını çatıştırırken size de dakikaların keyfini çıkartmak ve gününüze anlam katmak kalıyor. Kendi adıma Aristo Arif’in oyun içindeki hallerine, aforizmalarına ve Aristoluğa varış öyküsüne fazlasıyla güldüm.
Felaketlere karşı sanatın, tiyatronun insanları nasıl diri tuttuğunu gözlerinizle görecek, bu başarılı oyunu coşkuyla ayakta alkışlayacaksınız.



Yerli yabancı



Gittiği yeri, gitmek zorunda kaldığı için sevmeye çalışır insan. Yeni yaşamının önüne çeşitli engeller çıkacağını bilmek çıldırtıcı azaplar verir içine. Araçtan indiğinde yaşadığı çelişik duyguların dilleri olsa bir dokunup bin ah işitirsin. Daha tuhafıysa oralıların bakışlarına katlanma duygusudur ve en kötüsü, en sevimsizi kuşkusuz budur. Yadırgayan ifadeleri görmezden gelerek gereksinimlerini karşılayacağın mekânları aramaya koyulduğunda karşına hep başka türlüsü çıkar. Bilirsin, alışmak zorundasın buraya, alışacaksın da; ama alışma süreci ne kadar sürerse sürsün dayanılmazdır. Yabancılığını, ceketini çıkarır gibi çıkaramazsın üzerinden. Oranın kokusuna, rüzgârına, huyuna ve suyuna alışmak, kendini oralı hissetmek olduğuna göre daha zamanın vardır. Üstelik alışmayı bazen hiç istemediğin de olur. İçinde bastırmaya çalıştığın asiliğin hırçınlığını dizginlemek güçtür. Sanatın yumuşaklığına, anlayışına sığınır, süreci geçiştirmeye çalışırsın. Sevdiğin şarkılardan, türkülerden destek alır, günlerce onları dinlersin; daha önceden bağımlısı olduğun yazarları yeniden okur, bazı tümceleri ezberine alırsın; sılanın özlemini yatıştıracak filmleri izler, kahramanların yöntemlerine özellikle dikkat edersin. Çıkmazsın kolayca kabuğundan dışarıya, el olduğunu hissetmeye. Yeni yaşamını oralılara dayatamayacağına ve kalabalığın yerleşik yaşamını değiştiremeyeceğine göre sessiz kalır, pencereler arkasından seyredersin yeni yaşam alanını.
Geldiğin günü anımsamak adamakıllı canını sıkar, tadını bozar. Kesik yol çizgilerini, traversleri, köprüleri, yolları, yılları lanetlemeye, göçebeliğine kahretmeye kalkmanın zamanı geçip gitmiştir çoktan. Gitmek zorunda kalacağın yeni yeri düşünmenin yersizliği de içine çökünce arafta kalmış Dante’ye dönersin. Kendini evinden ve kabuğundan dışarı atmak dışında seçeneğin kalmamıştır.
Farklılığın törpülendikçe bazı duyguların senden kopar. Heyecanın bile başkalaşır zamanla. Kendine katlanamadığın günlerin kim bilir kaçıncısında çay içmek için insanların arasına karışırsın da dilinde birdenbire şive taklidi yapmaya kalkan sözcükler belirir. Şaşırmaya kalmaz, oralı birinin hoşnut gülücüğüyle kendindeki değişime boş verirsin; çünkü artık yabancılığını hissetmeyeceksindir. Ekmek almak için fırına girdiğinde dilin sana oyunlar oynamayı sürdürür. Fırıncı anlar sendeki değişimi ve ondan sonra yabancı gözüyle görmez seni. Karışmaya değil, kaynaşmaya dönmüştür zaman. 

Sana bakınca


















sana bakınca bir demet yasemen kokusu gelir burnuma
yüzüm güler
            yüzüm gözlerinin ışığına benzer
işte o zaman görürüm güneşin sarılığını
            dalların gökkuşağı yeşilini
o vakit hissederim adam gibi adamlığımı
            ve erkekliğimi

sana doyamamakla tutuşur benliğim

sana bakınca bir torpil patlar içimde
            acıyla törpülenmiş köprülerimde
senin tarafında kalacağımdır her daim

sana bakınca bir demet yasemen kokusu gelir burnuma
yağmur tertemiz üstüme iner

Edebiyat dersleri



Edebiyat derslerinin çoğu zaman mükemmel vakit geçirme seansları olduğunu düşünmüşümdür. Gerçekte böyle düşünmemin altında birçok neden var. Bunların başında hiç kuşkusuz edebiyat derslerinin başka alanlara girmeden etkin molalar verebilme olanağı gelir. Zaman zaman dersin durağanlığını, sıradanlığını önlemek için güzel bir şiir okuyabilir, bir yazarın derin tümcelerinden çıkarımlarda bulunabilir, bir sanatçının yaşamından ilginç kesitler sunabiliriz. Yani bir edebiyat öğretmeni, doğrudan dersin müfredatında bulunmayan konuları da genel kültürü doğrultusunda dersin hizmetine katabilir ki yalnız bu saydıklarım bile edebiyat derslerinin etkisini azami ölçüde arttırır.

Lisede bir Sinan Hocamız vardı, edebiyat öğretmenimizdi. Haftada dört saat dersimize giren hocanın derslerini iple çekerdik. Onun koridorda görünmesiyle sınıfın uğultusu bıçakla kesilmiş gibi diner, bir anda her şey dersin hizmetine girer, söz sevgili hocamıza kalırdı. Bizi nasıl bir anda derse bağladığını ancak şimdilerde anlayabiliyorum doğrusu. İşitmediğimiz, değişik soruları vardı ve her dersin başında bizi bu sorularla şöyle bir sarsar, sınardı. Biz farkına bile varmazdık Sinan Hocanın dersi bir su gibi akıtmaya başladığının. Yumuşak başlı, bizi sevdiğini belli eden biriydi. Ama bendeki yerinin bambaşka olması sadece bu insani özelliklerinden değildi. Öyle ki bana sanat sevgisini, dil sevgisini aşıladığından beri Türk edebiyatı derslerini sabırsızlıkla bekler olmuştum.

Neler mi öğretti bize Sinan Hoca? Bir edebiyat öğretmeninin öğretmesi gerekenleri… Dahası hepimizde ciddi bir edebiyat ve sanat sevgisi yeşertmeyi başarmıştı ki her edebiyat öğretmenine nasip olmaz bu başarı. Fuzuli’nin Su Kasidesi’ni ondan dinlemek bir metne aşkla bağlanmakla eşdeğerdi. Karacaoğlan’ı, Yunus’u ondan dinlemek devrin toplumsal yapısını da kavramamız demekti. Hele ki yeni Türk edebiyatı dersleri… Yahya Kemal’in o meşhur dizleri Sinan Hocanın dilinde can bulurdu:

 

Artık demir almak günü gelmişse zamandan, 

Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.

 

Üç yıl dersimize girdi Sinan Hoca. Birçok şairden, yazardan eserler okuttu ve hiçbiri hakkında ileri geri konuştuğunu, “Şu sağcıdır, şu solcudur,” dediğini, kendi yorumunu dayattığını duymadık. Zaten idealist bir öğretmenin böyle küçük hesaplar peşinde koşması yersiz olurdu. Neler okutmadı ki… Necip Fazıl’ın Otel Odaları şiirini ilk ondan işitmiş ve hayran olmuştum:

 

Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,

Tavan aralarında, tavan aralarında.

Ağlayın, aşinasız, sessiz can verenlere,

Otel odalarında, otel odalarında.


             Şimdi tam sırasını hatırlayamasam da ya Necip Fazıl’ın hemen öncesinde ya da hemen sonrasında Nâzım Hikmet’le de Sinan Hoca sayesinde tanışmış ve daha o günden bir Nâzım hayranı olup çıkmıştım. Bize okuduğu ilk şiiri yanılmıyorsam Karıma Mektup’tu.

 

Ben, 

alaca karanlığında son sabahımın 

dostlarımı ve seni göreceğim 

ve yalnız 

yarı kalmış bir şarkının acısını 

toprağa götüreceğim...

 

Sinan Hoca şiirlerin hakkını öyle verirdi ki şiiri okumakla kalmaz, yaşar ve yaşatırdı. Yine böyle olmuş, şiirin bitmesiyle sınıfa derin bir sessizlik çökmüştü. Bir kıpırtı tüm büyüyü bozacaktı sanki. Unutulmaz bir andı. Nice sonra kımıldamaya cesaret edip sağa sola baktığımda arkadaşlarımın kiminin gözlerinin dolduğunu, kiminin sessizce ağladığını görmüştüm.



Nereye varmaya çalışıyorum? İnsan, yaşamının kısalığını düşünmeli, eline geçen olanakları iyi değerlendirmeli. Sinan Hoca hızlı geçen lise yıllarımın mükemmel öncüsüydü. Öyle güçlü bir fenermiş ki o yıllarımı aydınlattığı gibi bugünlerimi de aydınlatıyor. Öğretmenliğe tutkuyla bağlılığı, bizlere beslediği olağanüstü güven, sevgi hep aklımda. Sinan Hoca gibi değerli edebiyat öğretmenlerinin var olduğunu bilmek, onları anımsamak edebiyat öğretmenliğini gözümde öğretmenlikten daha kutsal kılıyor!