Zamanın örtüleri
örtüneyim yıllanmış örtülerini zamanın
ajandaların eski kokusu yayılsın odaya
kuytularında bir gün hatırlat bana
söyleyeyim yaşamın sırrını sana
Rosa Parks: Utanç yolcusu olmayacağım!
1 Aralık 1955
günü Alabama’nın Montgomery şehrinde bir belediye otobüsünün beşinci sırasında
oturarak yolculuk etmekte olan 42 yaşındaki siyah derili kadın Rosa Parks, yerini
beyaz derili bir erkeğe vermedi.
Yasalarda
siyahlarla beyazların yolculuk etme biçimleri düzenlenmişti ve buna göre bir siyah,
otobüslerde beyazlara ayılmış bölümde oturamaz, bir beyazla yan yana ya da
karşı karşıya da oturamazdı. Otobüslerin ilk dört sırasındaki koltuklar
beyazlara aitti. Siyahların koltukları en arkadaydı. Ortalardaki koltuklarsa
değişen durumlara göre değişen biçimlerde kullanılmaktayken bir siyahın bu
koltuklara oturma süresi, beyazların koltukları doluncaya kadardı. Dolayısıyla
siyahlar, beyazların koltukları dolduğunda ya da şoför öyle istediğinde
yerlerini boşaltmak mecburiyetindeydiler. Tüm şoförlerin beyazlardan seçildiği
o yıllarda şoförlerin otobüs içindeki yetkileri oldukça genişti. Örneğin bir
şoför gerekli gördüğü takdirde dördüncü sıranın bitiminde duran “clored” (siyahlar)
yazısını/işaretini arka sıralara doğru götürebilirdi. Otobüslerin bir başka
kuralıysa ilk dört sırada beyazlar otururken siyah yolcuların ön kapıdan
girerek şoföre paralarını ödeseler bile aşağı inmeleri ve arka kapıdan tekrar binmeleriydi.
Dolayısıyla
Rosa Parks’ın beyaz derili adama yerini vermemesi kesinlikle suçtu. Yasalara
göre işten dönüyor olmasının, dolayısıyla yorgunluğunun ve kadınlığının da
hiçbir anlamı yoktu. Otobüse sonradan binen bu beyaz adam kendi bölümlerinde
yer olmadığını görerek beşinci sıraya yöneldiğinde oturan dört siyahın kalkarak
otobüsün arkasına gitmesi gerekirken bu kurala Rosa Parks uymamıştı. Şoförün
uyarılarını da dinlememiş, üstüne üstlük bir de cam kenarına sokulmuştu. Otobüs
şoförü onu tutuklatacağını söylediğinde bile ne kararlılığı ne ifadesi değişmiş,
kaşlarını bile çatmadan “O zaman gidin ve gerekeni yapın; ama kıpırdamıyorum”
yanıtını vermişti.
Bir kere
tehdit edilmiştir kamu düzeni ve bu davranışı nedeniyle tutuklanır Rosa Parks.
Ne var ki bardağın taştığı, kısır döngünün bozulduğu an, siyah derili bu cesur
kadının egemen anlayışa itaat etmediği bu andır. Ki, bardak sadece Rosa Parks
için değil, Montgomery’de yaşayan ve otobüs kullanan tüm siyahlar için taşmıştır.
Yaşanan adaletsizliğe duyulan öfke, bir anda kararlılıkla bilenip birleşerek
ulaşım boykotuna dönüşür.
Rosa Parks’ı
yerinden zorla kaldırıp tutuklatan egemen anlayışa karşı Montgomeryli siyahlar tam
381 gün otobüs kullanmayarak ayrımcılığı reddeder, belediye otobüslerini
işleten şirketi de büyük zararlara uğratırlar.
Rosa Parks’ın
ateşiyle yakılan, Martin Luther King’in öncülüğünde insan hakları hareketine
dönüşen boykot, adım adım zafere yürür. 1956’nın Aralık ayında ABD Yüksek
Mahkemesi’nin bir davada ayrımcılığı yasaklayan içtihadı gereği Montgomery’deki
belediye otobüslerinde ayrımcılık kaldırılır ve böylece 20 Aralık 1956 günü boykot
zaferle sonlandırılır. Dahası Martin Luther King’in önderliğinde yürütülen
mücadele sonucunda 1964’te Sivil Haklar Yasasının çıkarılması sağlanır.
Aklıyla konuşan virtüöz: Fazıl Say
Fazıl Say’ın
Akılla Bir Konuşmam Oldu adlı kitabı bir solukta okunuyor. Akıcı, sıcak
anlatımı, açıklığı böylesi önemli bir entelektüelde alçakgönüllülük ve içtenlik
gibi kişisel özelliklerle tamamlanınca ortaya sohbet ve deneme türlerine çalan
bir eser çıkmış. Alışılanın aksine Say, bu kitabı oluşturacak yazıları önceden
sosyal medya aracılığıyla paylaşıp bazı düzenlemelerle kitaplaştırmış. İyi de
yapmış; öyle ki hayranlarının, takipçilerinin merakını gidereceği, hoşlanacağı
akışkan bir kitap olmuş. Birkaç yerde kullandığı ifadeler ‘bozuk izlenimi uyandırsa’ bile henüz önsözde “yazar
iddiası olmayan bir müzisyenin, yoğun bir şekilde müzik ve fikir paylaşmaya
çalıştığı yazılardan oluşan bir kitap olarak görülmeli” sözlerini anımsıyorsunuz.
Kitap dört
bölümden oluşmakta: Dünyam, Yüzler, Şairlerim, Çocuklarım. Dünyam’da müzisyen
kimliğinden yola çıkarak yazdıklarını, Yüzler’de onda iz bırakanları, Şairlerim
ve Çocuklarım’daysa bugüne değin hayata bırakabildiklerini anlatmış.
Kitabın
baş tacı kuşkusuz müzik ve müzisyenler. Onların varlığını yadsımadan
baktığımızdaysa önemsenen isimlerin başında Ahmet Say geliyor. Birçok olay,
tanıklık, şair ve yazar onun varlığıyla anlam kazanmış.
“Şiir bütün yaratıcılıkların anasıdır bence”
(s.196) diyebilecek olgunluktaki Fazıl Say sıklıkla Nâzım Hikmet, Metin
Altıok, Cemal Süreya, Ahmed Arif, Edip Cansever, Ece Ayhan, Âşık Veysel Şatıroğlu,
Turgut Uyar, Can Yücel gibi büyük şairlerimizden söz açıyor. Önemli kısmı, çok
değerli anılardan oluşan bu değinileriyle benim edebiyat tutkumu sarmaladıkça sarmalıyor.
Çoğunu baba Say’ın sanat aşkıyla var ettiği bu toplantıları bir müzisyenin gözünden
doyumsuz bir film tadında seyretmek (evet, gerçekten film gibi) olağanüstü
keyifli. Diğer sanat türleri gibi müziğin de dilden doğduğunu, dilsiz müzik
yapılamayacağını, dilsizlik dönemlerinde yalnız birtakım anlamsız seslerin olduğunu,
dil sayesinde ezginin yolunun açıldığını bilen, kuramsal düşünebilen ve bunu
yoğunluğuyla yaşayan akıllı bir sanatçı Fazıl Say.
“130.000 yıl önce ilk insanların, tahtayla
taşlara vurarak ritim tutmasından, naralar atmasından, gök gürültüsünden korkup
müzik yapmasından günümüze varana kadar bu yolculuğun anahtarları nedir?
Müzikte üç ana unsur vardır:
Melodi
Armoni
Ritim.” (s.35)
Kitapla
ilgili o kadar çok not aldım, bunları çeşitli işaretlerle birbirine bağladım ki
bunların hepsine tek bir yazıyla değinmemin olanağı yok. Öyle ki müzikle,
sanatla, siyasetle ilgili çok sözü var Fazıl Say’ın. Keşke sanatlarını suskunluk içerisinde
geçiren tüm sanatçılarımız düşüncelerini onun gibi açıklıkla ve içtenlikle
ifade etseler de toplumsal kuraklığımız bir nebze olsa giderilse. Bu kuraklığa
inat, kitabında dışa vurduğu hiçbir birikmişinde –suskunlar topluluğu da dâhil-
kimseyi incitmemeye gayret etmiş. Öyle incelikli ki bu satırlarda isim verseydi bile (art
niyetli olmayan) kimsenin kırılacağına inanmazdım.
Toplum
olarak muhafazakârların, laik-Atatürkçülerin ve Kürtlerin (toplumsal kesimleri ayırmada
çok yöntemsiz bir bakış açısı bana kalırsa; yine de niyeti öyle iyi ki eleştirmek şöyle dursun, “bence de” diyesiniz geliyor)
barıştırılamadığı günümüzde güç sarhoşu muktedirlerin sosyal medyaya bile ayar
vermelerinden dem vuruyor. (Nasıl vurmasın, onun ‘Hayyam-retweeted’ davası hâlâ
çok taze. Ki başta ceza bile verilmişti) Tam da burada insanların sosyal
medyayı önceden bir tür dert dökme defteri (ömrün uzun olsun Adalet Ağaoğlu!)
olarak kullandıklarını, bugünse maalesef durumun değiştiğini anlatıyor. Kimse
topa girmiyor.
“İnsanlar düşüncelerini yüreklerine
gömdüler, en fazla aralarında konuşuyorlar. Sosyal medyada düşündüğünü yazmak
hayli azaldı. Çünkü insanlar hayatlarına büyük zararlar verebiliyorlar.” (s. 48)
Aklıyla
konuşabilen yürekli virtüözümüzün güzel tespitiyle bitireyim: “Çünkü doğa
mükemmel olmadığı için sanat vardır.” (s.130)
* Akılla Bir Konuşmam Oldu, Fazıl Say, Doğan Kitap, 20. baskı, İstanbul, Ocak 2018
Ölmeme Günü
Üniversitedeki
ilk günümüzde hoca, edebiyat öğrencileri olan bizlere sormuş ve bizler sanki soru
çalışmadığımız yerden gelmiş gibi susmuştuk. Soru zor muydu? Aksine… “Edebiyat
nedir?” İyi kötü bir şeyler, kalıp ifadeler kullanmaya hevesli değildi hiç
kimse. Sonra bir arkadaşımız söz istedi. Yüzünde gözlerini aydınlatan cesaret ışığıyla
“Ya hoca dediğimi beğenmezse”nin ürküntüsü iç içe geçmişti. Harika bir tanımdı.
Bunca yıldır değil aklımdan çıkması, her yeri geldiğinde bu olayla birlikte hatırlatırım:
“Edebiyat
bir devin dünyayı omuzlarında taşımasıdır.”
“Devlerin
dünyası” değil, çünkü bir dev kalabalığı olsa hiçbiri diğerinin sırtına ne yüklenmiş
diye düşünmezdi. Diğer bir deyişle devler sınırlı sayıdadır, yani azdır ve az
olan değerlidir. Nasıl değerli olmasın; kadim insanlık tarihinin çilelerle, isyanlarla
dolu serüvenleri başka türlü bugünlere nasıl ulaşabilirdi? Önce sözden söze,
dilden dile, kuşaktan kuşağa aktarıldı, sonra yazıya döküldü, okundu, çoğaltıldı,
başkalarına anlatıldı, başkalarınca okundu… Dolayısıyla insanın belleği olma görevini
yerine getirecekler birer dev gücünde olmalıydılar ve kendileri dışında kimsenin
altından kalkamayacağı bu aktarımı yapmak elbette şairlere, yani devlere kaldı.
Bir dev gibi seviyordu dev
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı
ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı
kapısını
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan
evin.
Nâzım Hikmet’in Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri şiirinde kendisi için
“dev” simgesini yakıştırması da yanılmadığımı düşündürtür bana.
Şiire hevesli
olup da büyük şairlerimizin kitaplarını karıştırmadan, onlar hakkında yazılmış
romanları, öyküleri okumadan olur mu? Olmaz… Sadece olmaz değil, olamaz da. Bu
minvalde şiir düşünüp şiir yaşarken ve takvim yaprakları gene mart ayında ilerlerken
içim kaynamaya başlar. Mart ayıyla silkinen, canlanan, tazelenen doğa; başta erik
çiçekleri olmak üzere hayranı olduğum tüm çiçekler; sadece insanın değil,
bilcümle canlının kabına sığamaması ve aşkın kendini duyurması… Üstelik takvim
yapraklarının Mart ayına vedaya hazırlandığı şu günlerde her zaman ki geç anımsamanın
burukluğuyla “26 Mart Ölmeme Günü”ne geliriz.
Peşinen 26 Mart Ölmeme Gününüzü kutlarım. Olur ya, yazının şirazesi filan kayar da
unutuveririz. Önce biz unutmayalım, nice anlamlı günden aşağı olmayan bu günü önce
biz unutturmayalım ki kimsecikler ‘böyle bir gün mü varmış’ diye şaşırmasın.
Belleklerimizin
bin bir deneyimle sınanmasından biliyoruz, toplum olarak anımsama yetimizin
yeterince gelişmediğini. Bu nedenle kimine anımsatalım ki bilgilerini tazelesin
kimine öğretelim ki bir sonraki anımsatmamıza değin unutmamaya çalışsın. Sözü
güzellikle sürdürelim ve soralım güzelden yana: Böyle bir günü kim ya da kimler
çıkarır? Siyasetçiler değil elbet! Sporcular hiç değil! İktisat dünyasınınsa
böyle eften püften işlerle zaten şuncacık işi olmaz! Bu incelikli gün, elbette
ki edebiyat ve sanat dünyamızın, özelindeyse şairlerimizin bir araya
gelmelerinin meyvesi, bir güzel
buluşudur. Sanatın ve şiirin serüveninden ve elbette aşktan söz ettikleri bu
akşamlarda doğar, “Ölmeme Günü”. Can
Yücel, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Tunga Uyar, Ömer
Uluç, Muhteşem Sünter, Salim Şengil, İsa Çelik, Mehmetcan Köksal, Dürnev
Tunaseli, Behzat Ay, Nezihe Meriç, Yelda Karaağaç, Bahattin Yücel, Ferhan
Şensoy… Bu kadar güzel insanın masasından da olumsuz sonuç değil, ölümsüz
sonuçlar çıkar doğal olarak.
Ölmeme Günü’nün
doğuşuyla ilgili farklı öykülerin bulunmasını isimlerin “dev” oluşlarına
bağlıyorum. Çok bilinen İlk öyküyü o masanın müdavimlerinden fotoğraf sanatçısı
İsa Çelik anlatıyor. Yıl 1981, darbe ertesi. Kaçaklar, hapishanelerdekiler…
Ortalık sessiz, sessizlik tehlikeli, fena. Tomris Uyar’ın davetiyle bir sanatçı
kalabalığı (yandığı için günümüzde bilinmeyen Krepen Pasajı’ndaki) Neşe’nin
Yeri’nde buluşur. Yasaklardan, baskılardan bunalmış, rakı içip edebiyattan,
sanattan söz eden esrik grup adına Tomris Uyar o günü “Rakı ve Özgürlük Günü” ilan edelim der. Olurdu, olmazdı derken grubun
tanıdığı simalardan Tombalacı İsmet içeriye durgun ve bozuk biçimde girince İsa
Çelik “İsmet neyin var? Biraz ölük halin
var” der. Cevval zekâ sahibi Tomris Uyar, bir büyük şişe rakı ister ve
İsmet’e bu şişeyi iyi saklamasını ertesi yıl, gene bu gün, bu şişeyle kutlama
yapacaklarını söyler. İsa şişeyi kapar, İsmet’in rakıya dayanamayacağını seneye
başka rakı getireceğini bildiğinden üzerini kâğıt kaplayıp getirir herkese imzalatır.
Böylece 26 Mart günü Rakı ve Özgürlük günü, ölük İsmet nedeniyle Ölmeme Günü olarak
edebiyat tarihimize kaydolur.
Ölmeme Günü’nün
ortaya çıkışıyla ilgili ikinci öyküde grubun arasında yer alan ya da gruba
sonradan katılan, kimilerinin Destina diye andığı, tanınmayan bir Rum kadın vardır.
Herkesi merak ve şaşkınlıkla dinleterek bedenindeki iğneden bahseder. İğnenin kalbine
doğru ilerlediğini, her an kalbine saplanıp onu öldürebileceğini söyler. Bunun
üzerine Turgut Uyar garsondan bir şişe rakı ister ve gelen şişeyi masadaki
herkes imzalatır. Şişeyi bu haliyle Destina’ya uzatarak, seneye bu gün bu
şişeyi içeceğiz der ve ertesi sene aynı gün imzalı şişeden hep birlikte rakı
içerler. Böylece 26 Mart’ın adı da “Ölmeme Günü” olur.
Hangi öykü doğru olursa olsun Ölmeme
Günü 1981’den Turgut Uyar’ın öldüğü 1985’e değin sürdürüldü. 1985’ten günümüze
gelene değin ise Cemal Süreya’nın “Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı
içtiğin gün ölmezsin” dizesi eşliğinde şiir sever insanlar bir araya
toplanmayı, birlikte imzalar atıp bir sonraki seneyi hedefleyen unutulmaz bir Ölmeme Günü geçirmeyi sürdürmektedirler.
Bir efsunlu tarih: Fuat Sevimay'ın Kapalıçarşı romanı
Kristof Kolombus’un zevk-i sefa peşindeki ağabeyi Frederico tüm
parasını döküntü bir mavnaya vererek evden, babadan, Ceneviz’den kaçmış, Marmara
Adası’nın iskelesinde boş boş durmaktadır. Adanın mermer bezirganı Hristo
–kendisi cimrinin önde gidenidir-, Fatih Sultan Mehmet’in fethettiği
İstanbul’un Kapalıçarşı inşaatı için yüz adet mermer götürecektir ve sevkiyat
için bu köhne mavnayı haddinden ucuza ayarlayınca macera başlar. Mermerler
İstanbul’da Nazar Usta’ya ulaştırılmak üzere yol çıkar. Ancak çıkılan bu olaylı
yolculuğun sonucunda bu yüz mermerden yalnızca biri ulaşır. Güzellikte emsalsiz
bu taşı gören Nazar Usta bir ses işitir: “O benim” diye. “Pir’in getireceği
kitabı oku. Kitaptaki taş benim. Adımı sen koy.” Horasan’dan geldiğini söyleyen
yaşlı Pir, ceylan derisi kaplı kitabı ona verir. “Taşın sırrıdır,” der. “Taşı
taş zanneden bizden değildir.” yazılıdır kitabın ilk cümlesinde. Nazar Usta
taşın adını ‘Aras’ koyar. Kitabın tarifine göre mermerleri çoğaltır, yüze
tamamlar. Alınlıklarına asılacağı bu mermerler sayesinde dükkânlar; bereket,
dürüstlük, namuslu kazanç ve bollukla dolacaktır; ne var ki iksire Püssük adlı
kedinin üç damla çişi karışınca mermerlerin akıbeti farklı gelişir.
Baba İlyas geleceği okuyan efsanevi ve bilge kişisidir romanın. Otuz
sene sonra Kristof Kolombus’un Amerika’yı ve tütünü keşfedeceğini, atmış sene
sonraysa Fatih’in torunu Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı alacağını bildirir.
Sefere çıkan Osmanlı ordusunun mimarbaşı Hayreddin Ağa, Edirne’de otağ
kurulunca Atik Saray’ın süslemecisi Osman Aga’yı çağırtır. Ona “Fatih Han ister
ki Stinpoli’ye yedi düvelin halkı, bilgini, âlimi, tüccarı, zanaatkârı,
bezirgânı, velhasıl ilim ve ticaret ehli kim var ise gelsin. Şehir, sefaletinden,
harabetinden bir an evvel kurtulsun. Ahiler postlarını sersin, ellerini,
kapılarını, bellerini bağlasınlar. Zanaat ehli kalfalar, çıraklar yetişsin.
Kıssadan hisse şehir şenlensin. Bu ancak imarla, imar da mimarla olur.” (s.42)
der. Ayrıntılara girdikçe yapılması düşünülen Kapalıçarşı’nın boyutlarının o
güne göre olağanüstü büyüklüğü ortaya çıkar. Üstünün kapalı olmasıyla birlikte yirmi
iki kapısının, yüz sokağının, bin dükkânının, çift bedesteninin olması ve hanıyla
hamamıyla müteşekkil göz kamaştırıcı bir projedir Kapalıçarşı. Osman Aga’dan iki
bedestenin değirmi alınlıklarını en güzel mermerlerle süslemesini ister.
Pir, Nazar Usta gibi Hüseyin Aga’nın da karşısına çıkar ve Hüseyin Aga
da taşın sırrını anlatan kitaptan öğrendiği şekilde taşlara ve özellikle de
karşısında duran alımlı taşa gönül gözüyle bakar. Sevgilisini hatırlattığından
ona Meriç adını koyar.
Çalışmalar bedestenlerden başlayacak, önce onlar ayağa
kaldırılacaktır. Bizans’tan kalma eski bir kalıntı üzerine sekiz sütuna on beş
kubbeli, dört kenarlı yapı olacaktır, İç Bedesten. Sandal Bedesteni’yse limana
daha yakın konumda, ortada geniş sahanlık, etrafına dükkânlar gelecek biçimde
inşa edilecektir. Her ikisi de filayağı üstüne konuşlandırılacak, beden
duvarlarında ahşap ve taş, alınlıklarında mermer kullanılacak, duvarların ağırlığı
hatıllara bindirilecektir. Bedestenlerin etrafına yollar, bitişik nizam
dükkanlar, loncalar, hanlar yapılacak, Arnavut bacaları sayesinde hiçbir köşe
gün ışığından mahrum kalmayacak, sokak ağızlarına füruşlar işlenecektir.
Bedesten’lerin alınlıklarını süsleyen o mermerler… Ah o mermerler…
Marmara’dan beyazlar, El Aziz’den vişneler, Germiyan ilinden yeşiller, Trak
dağlarından pembeler…
Meriç’le Aras’ın aşkı içimizi ılıtırken Püssük’ün işediği o üç
levhanın uğursuzluğunun ilk işaretleri çalınmışken kulaklarımıza Mimarbaşı’nın
adamı Mirza, İç Bedesten için on iki alınlık almaya gelir. Meriç ve Aras’ın
dışında gri damarlı kem gözlü mermer de vardır. İki aşığa “Sevginiz yalandır” diye fısıldayan bu
mermer, şans bu ya, İç Bedesten’de Aras’la Meriç’in arasına yerleştirilir.
1461’de Kapalıçarşı ayağa kalkmış, açılış için padişahın seferden
dönmesi beklenmektedir. Seferden dönen Fatih hem açılışı yapar hem de ad
konulamayan çapraz bir sokağa “Kahraman Kavaf Kavalalı Arif Efendi Sokağı” adını
koyar.
Kimsenin bilemediği kahraman Arif kimdir? Osman Aga’yla Makedon güzeli
Sameda’nın bin bir güçlükle gerçekleşen vuslatlarının düğününde karşımıza
çıkar. Düzenbaz ve hilekâr nitelikleriyle düğüne sızar. Orada Sameda’nın kız
kardeşine sarkınca dövülür. Sığındığı evin tek tekesini kesip yer, kaçar.
Günlerce yürüyüp Beyazıt’a vardığında konuşanlardan millete çarık dayanmadığını
işitir. Söz sahibi yaşlı kavafın duygularını anlamıştır. “Aradığın çırak ayağına
geldi ustacığım,” der. Sahtekâr olduğu oranda beceriksizdir Arif; ama ustanın
kesesini aşırmayı, kızına sarkmayı layıkıyla başaracak tabiattadır. Ustanın tüm
öfkesine karşın ağlaya ağlaya kendini affettirmeyi başarır ve çok geçmeden bir
aylık koyun derisi ve manda köselesinden has çarıkların tümünü satar. Yaşlı
kavafın hışmından ancak Trebizon seferine çıkmak üzere olan yeniçerilere
karışarak kurtulur. Canını kurtarmış, kırk gün süren yol boyunca yenilip
içilmesinden çok hoşnut kalmıştır Arif; ne var ki Trebizon’a varıp da cenk
vakti gelince savaşmanın değil, sıvışmanın yollarını arar. İstemeden lağımcılığa
ayrılır ve Sefer Ağa’nın emrine verilir. Birbirimize güvenimiz tam olmalı diyen
Sefer Ağa onu kara ölüm düğümleriyle kendine bağlar. İşten kaytaramayan Arif
Trebizon Hisarının batı ucunun mahzeninde istemeden kendini patlatınca bir
türlü gerçekleşmeyen fethin önünü açan kahraman olur.
Nitekim romandaki birçok hikâye gibi bu hikâye de uydurmadır; Kapalıçarşı’da
hiçbir zaman böyle bir sokak olmadığı gibi bu uydurma hikâye de bir iftar
sonrası feci mide zafiyeti geçiren kişinin Arif adında bir adamdan dinlemesinden
ibarettir.
Hristo’yu İstanbul’a taşıyan Frederico’nun mavnasında yolculuk eden
iki kardeşin büyüğü Giovanni Müslüman olup adını Civan yapar. Hızla kendini
geliştirip Yeni Çarşamba Camii’nin imamlığına yükselir. Vaazlarıyla ünlenen,
cemaati camiye sığmaz olan Civan, bugünkülere ilham verecek bir yasakçıdır.
Bir gün, bir kefere gelip de Civan’a “Beni hatırladın mı?” diye sorana
değin her şey süt liman sürmekteydi. Elbette hatırlamıştır. Mavnanın sahibi
Frederico’nun dokumacı babası, kendininse vaftiz babasıdır. Oğlunun kazadan bir
iki gün sonra bir kervanla Tibet’e huzur bulmaya gittiği yalanını söyler. Ona
bir mektup bırakan adam bunu gittikten sonra okumasını ister. İşte o gece ilk
kez namaz kaçırır Civan, Yasin okuyup İstavroz çıkarır. Derken Hurufi Mirza
yanında biter. Aklını karıştırır. Sakalını kesmesi icap ederse İmrahor’daki
köse berbere gitmesini salık verir. Derken Pir gelir ve oracıkta epeydir takip
ettiğini söylediği kefali yakalar. Sudan çıkan balığa “özüne dön” deyince balık,
otuz beş yaşlarında bir adama dönüşür. Giovanni’yi Ceneviz’deyken “Seni Kudüs’e
götüreceğim” diye kandıran mavna sahibi, yani ağabeyi Frederico’dur.
Sonra İmrahor’daki berberi bulur. İzbandut herif kör usturayı boğazına
dayadıkça canından can gider. Koca sakalını köpürtmeden “Kerbela’dakileri
düşün, acıyla kardeş ol” sözleriyle keser. Tıraş bittiğinde herifin yerinde
Mirza durmaktadır. Ona şöyle seslenir: “Acıya dayanıklıymışsın. Hoş geldin
aramıza. Hayatın nimetleri dışarıda seni bekliyor. Paradan, puldan, servetten
değil kastım. Bunlardan uzak dur, kendini sakın. Bir çulla döşek yeter bize,
aksi takdirde peşinden koşturduğun seni esir alır. Sesleri ve sözleri takip et.
Güzel sözlerden medet um. Haramdan sakın, sunulan nimetiyse geri tepme. Yoksa
Allah’ın gücüne gider. Şimdi dışarı çık ve aşkı ara.”
Osmanlı ülkesinde Hurufi avının devam ettiği o günlerde imamı olduğu Çarşamba’ya
yasakladığı biçimlerde hem sakalsız hem de cübbesiz dönen Civan, eski
müritlerinden fena bir dayak yer. Bırakıldığı yerde hayatında duyduğu en latif
sesli kadın imdadına yetişir. Kendisini korur, kollar, sağaltır. Çok ihtimam
gösteren yirmi dokuz yaşındaki kızıl saçlı, güzel sesli ve önceden Kavalalı
Arif’in sıkıştırdığı bu kadın Latife’dir. Civan’ın damdan düşercesine yaptığı
ve kabul gördüğü evlilik teklifine annesi ancak bir kese sultaniye altını ve
bir de çeyiz sandığı geldiği takdirde razı olacaktır. Mirza’nın üstün
gayretiyle tamamlanan sandığı götürdükleri sırada Arif’in tek koyununu kesip
perişan eden köylünün midyecilik yaptıklarını görürler. Civan bunlardan birini
tadarken ağzına sert bir şey gelir; ama yutuverir. Ardından cırcır olur, dışkı
bulaşan iç donu şanssızlıkla çeyiz sandığının içine girer. Bu haliyle sandık
açılıp da ortalığa bok kokusu yayılınca niyetler değişir. Sokağa fırlatılan
sandıktaki boklu donu, donun içindeki inciyi – ki Osmanlı’daki en büyük inci
olacaktır- yoldan geçen berduş Hristo bulur. İşte bu inci sayesinde Kapalıçarşı’da
“Hristo Aftendi” adıyla dükkân açacaktır.
Latife hâlâ Civan’ı sever sevmesine ama yaptığı terbiyesizliği de
affetmez bir türlü. Tel bağlamaya gider. Orada rastladığı Pir’in “Bir yıla
kalmadan evleneceksin, iki yıla kalmadan anne olacaksın, yirmi yıl sonra da
nine olacaksın. Çeyizini hazırla,” sözlerine sevinir.
Kavalalı Arif’in Trebizon seferinden önce, Osman Aga’nın Edirne’deki
düğününden önce Filibe’de fingirdek kızın kanına girmiş, ondan bir oğlunun
doğacağı gün can vermiştir.
Mimarbaşı Hayreddin 1475’te Nazar Usta’nın tezgâhından çıkan iksirli
mermerlerle kaplanan Gedikpaşa Hamamı’nı açar. Islanan peştamalları toplamak,
müşteriyi havluyla kurulamak, geceleyin hamamı paspaslamak, ortalığı toparlamak
üzere tellak kalfası olarak Danyal (Diangelo) işe alınır. Baba İlyas’tan iş
isteyince limana girmek üzere olan gemideki 365 çuvalı taşıması yanıtını
almıştır. Açlıktan fenalaşmak üzere oldukça akşama nasılsa karnım doyacak diye
işe sıkı sıkıya sarılır ve Baba İlyas tüm dediklerini yapmasına rağmen umduğunu
bulamayıp yediği öğütle yetinir. Çaresizlikten bir köpeğin ağzından aldığı
kemikle kadınların çamaşır için kaynattıkları kazanı çalıp kemik suyuna çorba
yapar. Ertesi sabah günümüzün kahveleri gibi işletilen bir mekânda ayakkabıcı olan
adamdan iş istemeyi düşünürken mekân sahibi onu yanına çağırır. Aşını paylaşır,
ona fırfırlı bir mintan verir. Zamanla dil öğrenen, bedenine kan can gelen Danyal,
adam kendisine sarkıntılık edince oraya bir daha gitmez. Bu olaydan sonra düzgün
insan olmayı bilerek ve isteyerek bırakır. Üstelik kendi bile bilemez
Osmanlı’nın çöküşe geçmesine neden olacağını.
Danyal yemin etmiştir, rüyasına evliyalar girip de kendisine
yalvarmadıkları sürece hiçbir işte çalışmayacaktır. Zaten ona göre iki türlü iş
vardır:
1.
İşinden memnun olup kendinden memnun olmayanlar
2.
Kendinden memnun olup işinden memnun olmayanlar.
Külhanbeyi havalarıyla Kapalıçarşı’yı haraca bağlama denemesi, esnafın
püskürtmesiyle fiyaskoya döner. Başarısız girişimin akabinde yanına gelip ağzı
bozuk ve ölçüsüz manisiyle kendisine ayar veren ak sakallı adamı kovalasa da
tam on iki yıl sonra ilk kez bir rüya görür. Rüyasına giren Pir ondan dört şey
ister:
1.
Adam gibi çalış, harama el uzatma.
2.
Yarın hamama gelecek kızıl saçlı, çilli kızla
evlen.
3.
Kalenderi olup pirini bil, onun adını hayırla
an.
4.
Tulumbacılık yap.
Önce hamamda tellallığa başlasa da daha ilk dakikasında anahtarı
kubura düşürür, almak için eğildiğinde penisi Püssük’ün işediği kötücül taşlardan
birine değer. Bin bir güçlükle anahtarı almışken bu sefer de yanlışlıkla
kadınlar kısmına dalar ve otuz bir yaşına girmiş, kızıl saçlı, çilli Latife’yi
çırılçıplak görür. Çıkardığı patırtıyla kapı dışarı edilip peştamalla ortada
kalsa da Pir’in öğüdünden çıkmayıp kızla anasını takip eder. Yaşlı kavafın dükkânına
girdiklerini gözler ve onlar çıktıktan sonra dükkâna girer, adama hikâyesini
dolandırmadan anlatınca bir çikolata al gel cevabıyla oradan ayrılır. Kapalıçarşı
esnafından asırlık çınar Tuğrul Beye yakararak uslandığını, külhanbeyliği
yanlış anladığını, adam olmaya meylettiğini söyleyerek kız istemede ona eşlik
etmesini ister. Çikolatanın ne olduğunu kimse bilmediğinden istemeye istemeye efsanevi
kişi Baba İlyas’a gider. O da henüz icat olunmadığını belirterek lokum almasını
salık verir.
Pir’in Latife’ye söylediği kehanet gerçekleşir ve evlenirler. Zeki,
yetenekli, Tuğrul Beyin göz bebeği olacak Mircan fırlaması doğar. Büyüyüp
kapıkuluna girer Mircan; ancak sıcaklardan hoşlanmıyorum diyerek seferlere
katılmaz, bunun yerine Balkanlarda delikanlı devşirir.
Adı Rüstem konacak bir Arnavut çocuğunu da devşirir Mircan. Zaman
içinde çocuk Rüstem büyür, kocaman olur, o kadar kocaman olur ki sonunda Diyarbakır’a
da vali olur. Herkesten rüşvet alır, Osmanlı’da rüşveti âdet haline getirir. Osmanlı’yı
en güçlü zamanında çürüten, çökerten adam, Danyal’ın oğlunun devşirdiği Rüstem’in
yükselişi sürer, sadrazam olur. Hürrem’e diyet borcunu ödemek için Şehzade
Mustafa’nın idamını hazırlar ve ayyaş Sarı Selim’e tahtın yolunu açar.
Sonra, tiyatronun aslında ilk kez bu dönemde Kapalıçarşı’daki Şark
Kahvesi’nde on iki kişilik bir oyuncu grubu tarafından oynandığını okuruz. Romanın
başından beri okuyageldiğimiz bu kişilerin dışında kim olduğunu henüz
bilmediğimiz, 30 yaşlarında, sakallı, elinde samur fırça, önünde şövale ile
beyaz tuval olan, tek seyirci Vinçili Leonardo Beye oynandığı için dört beş
yüzyıl daha beklemiş, yaygınlaşmamıştır.
Oyundaki en önemli rol Pir’indir. Burada toplanmamızın nedenleri var
der, sıralar:
1.
Vinçili Leonardo İsa’nın son akşam yemeği
resmini tasvir edecek.
2.
Yarın öleceğim için size bir baş gerekecek.
3.
Aranızdan biri haindir. Yarın sabah Fatih Sultan
Mehmed’in canına kast edecek.
Üç perdelik oyunun ilk perdesi bu sözlerle kapanır. İkinci perde
Leonardo’nun coşkulu sözleriyle canlanırken on iki kişinin tamamı çeşitli
sözlerle birbirini itham eder. Hekimbaşının sefere gitmek için kalkmasıyla bu
perde de sonlanır.
Son perdede Pir tartışmalara, ithamlara kızar. ‘Yıkılın karşımdan’
der, hepsi çıkar, oyun biter. Oyun sonlansa da Leonardo’yla konuşması sürer
Pir’in: “Geleceği inkâr edecekler. İyiliği savunuyoruz diyerek, iyiliği
savunuyoruz diyenlerle savaşacaklar. Birbirlerinin kanını akıtacaklar.
Kazandığını sananlar kaybedecek. Kaybettiğine üzülenler de kaybedecek.
‘Düzen’in sürmesi için öldürecekler. Küçük insan olmak peşinde koşacaklar.
Dinin, ahlakın, aidiyetin, çalışmanın büyük gerçeğine değil de küçük
yanlışlarına kapılacaklar hep. Kimisi parada ve hırsta, kimisi aylaklıkta,
kimisi insanın aslını unutup herkesi eşit tutmada, kimisi sahte dindarlıkta,
bazısı iktidarda, bazısı bayrakta arayacak mutluluğu. Oysa iyilik ve mutluluk
insanın kalbinde, senin ve karşındakinin kalbindedir. Durup hayattan keyif
almak yerine, acıya ve kör bir inatla boş işlere tutunacaklar. Kendilerine ve
birbirlerine ihanet edecekler. Gerçeğe ihanet edecekler. İhanete bulanacaklar.
Göremeyecekler. Üzüntüm bundandır” der. (235)
Pir ertesi gün mermerlerle, dükkânlarla helalleşir ve kendinden
vazgeçip mermerlere karışır. İki gün sonraysa Fatih zehirlenerek can verir.
Beş yüz otuz sene sonra İngiltere’den İstanbul’a Miriam ve Matteo adlı
iki sevgili gelir. Kapalıçarşı’yı anlatan ünlü Heart of İstanbul – Tale of
Grand Bazaar (İstanbul’un Kalbi – Kapalıçarşı Masalı) romanını okumuş, kitapta
aradıklarının peşine düşmüşlerdir. Karşılaştıkları ve bir türlü istediklerini satmaya
yanaşmayan Nazar Usta’nın on sekizinci kuşaktan torunu Ohannes’le rastlaşıp
Baba İlyas’ın torunuyla da tanışırlarken, tesadüf bu ya, orada yazar Latife
Tekin de bulunmaktadır. Mirza çayları, ıhlamurları getirir. Latife sorar
misafirlere: “Sizce Pir kim?” Matteo “Jesus İsa” der. Mirza soya çekim gereği itiraz
edince Ohannes de aynı bilimsel ilke gereğince “Sıradan kişi nasıl çarşının
ruhuna karışacak. Dedelerin gibi sen de inkâr ediyorsun” der.
Baştan sona özenle kurulmuş, ayrıntılarında bile nice hünerler
sergilemiş Fuat Sevimay’ın Kapalıçarşı romanını tarihin değişmezleriyle değil
de düşle gerçeğin harmanlandığı geniş zamanların mest eden efsunuyla okursanız
elinizden bırakamazsınız.
Ütopyadan distopyaya Zülfü Livaneli'nin Son Ada romanı
Zülfü
Livaneli Son Ada’yı ilk cümlesinden itibaren ütopik bir eser olarak örmeye
başlar. “O” bir gün çıkagelene kadar “en iyi korunan sır”la huzurludurlar.
Anlatıcının tabiriyle burası son sığınak, son insani köşede yaşamaktadırlar. Bu
harika iklime ve harika doğaya sahip adada ağaçların arasında sadece kırk evdirler
ve çam fıstığı toplayıp satarak kendi kendilerine yetebilmektedirler. Aslında
bu yaşamın güzel olduğunu dahi bilmeden, buna alışmış biçimde yaşarlar ve belki
sorulsa eksiklerinden dem vuracaklardır. Örneğin modern zamanların olmazsa
olmazı televizyon yayınlarını bile alamazlar ve gazete derseniz ancak haftada
bir uğrayan vapurdan (derme çatma iskeleye vapur yanaşamaz, eşyalar, yolcular
motorlarla taşınır) temin edilir. Yine modern zamanların olmazsa olmazı adım
başı alışveriş merkezleri burada akla bile gelmez; öyle ki iskelenin yanındaki
küçük bakkal ve onun yanında yine bakkalın işlettiği deniz mahsulleri satan
dükkân onların tüm ihtiyaçlarını görmeye yeterlidir.
Adanın “en
iyi korunan sır”la huzurlu olmasında bütün anakaralara uzaklığı, bir hafta
evvelinin gazetelerinden insanların arsızlığını, savaşlarını, yoksulluğunu, yolsuzluklarını
ve bunların önüne geçilemediğini görmek, gözden uzak olan gönülden de uzak olur
hesabı, onları diğerlerine karşı biraz bencilce de olsa ilgisiz kılmaktadır.
Yıllar önce
zengin bir iş adamı emeklilik hayalleriyle bu adayı satın alıp kendine yaptırdığı
malikânede hizmetçileri ve uşakları dışında insan yüzü görmeden, balık tutarak,
öğle sonlarını hamağında uyuyarak geçirir. Zamanla yalnızlıktan sıkıldığından
birkaç tanıdığını adaya yerleştirir. Kırk hane olduktan sonra adaya kimseyi
kabul etmez, ev yapımını durdurur ve emeklilik yılları böyle akıp gider. Zengin
baba ölünce oğlu 1 Numara da (romanda
özel isimler yerine evlerin sıra numaraları kullanılmaktadır) aynı doğrultuda
yaşamını sürdürür.
“O” bir gün
çıkagelene kadar çizilen ada portresi, kişi ve kurallar olmadan da iyi ve doğru
yönetilebilen, barış içinde, çıkar gözetmeden yaşayan ideal bir topluluk
görünümündedir, dolayısıyla tam bir ütopyadır. Tarihsel seyir içerisinde ideal düzen
betimlemelerinin devlet yönetimleri ve dini eğilimlerin harmanlanmasıyla oluşturulduğu
düşünüldüğünde, Son Ada’nın devlet ve din ihtiyacı duymaması modern zamanların
ütopik yaklaşımlarıyla ilişkilendirilebilir. Dolayısıyla ütopyaların cenneti
önermesi, modern zamanlarda illa mutluluğun öteki dünyada arzulanması anlamına
gelmemektedir, cennet mutluluğu, yeryüzünde de aranabilir. Ki, gelmiş geçmiş
tüm devletlerin asıl ve asil görevi insanlarının mutluluk anlarını çoğaltmak değil
midir? Son Ada’da kişi ve kurallara dayalı bir egemen yapı hissedilmese işleyiş
bu düşünce üzerine kuruludur. Zaten romanda adanın asıl sahipleri binlerce
yıldır burada yaşayan martılar olarak gösterilmesi ve adaya yerleşen insanlarla
martılar arasındaki uyum da herhangi bir devlet aklını gereksiz kılmıştır.
İyi ve doğru
biçimde korunan sırları, ritimleri bir ev satılınca ve evin yeni sahibi
tepedekilerin tepesindeki kişi –ne şanssızlık-, memleketi yıllarca demir
yumrukla yönetmiş eski devlet başkanı olmasa işler çorap söküğü hızıyla kontrolden
çıkmayacak, belki eski günlerinden uzaklaşmayacaklardır. Olan olmuş, Başkan beyaz
pantolonu, tiril tiril beyaz gömleğiyle iskeleye ayak basar basmaz adanın
tarihi ve talihi değişmiştir. Kaçınılmaz biçimde o güne değin var ettikleri
dostluk, kardeşlik iklimi giderek solacak, zamanla onların yerini öfke, şiddet
ve kin iklimi alacaktır. Gelgelelim yalnız bir kişi olan bitenin farkındadır.
Suskun, yalnız yaşayan ve bundan şikâyet etmeyen, gülse bile dertli görünen,
sadece edebiyat konuşurken canlanan ve anlatıcımızın edebi ürünlerini
insafsızca eleştiren bu kişi Yazar’dır. “Evet,
dedikleri doğruydu; ne yazık ki mor dağları, derin uçurumları, mavi denizleri
ve barışçı halkıyla ünlü anayurdumuz, yıllardır bir türlü sonu gelmeyen iç
çatışmalarla sarsılıyor, şiddetin önü bir türlü alınamıyordu. Haftada bir gelen
gazeteleri okuduğumuz zaman içimiz burkuluyor, bu şiddet tutkusunun nasıl bütün
ülkeyi kapladığını anlamakta güçlük çekiyorduk. Çocukluğumuzun o sakin, huzur
dolu, güzel ülkesinde, çeşitli etnik gruplar, mezhepler, silahlı örgütler,
bölgesel güçler hem devlete hem de birbirlerine karşı çarpışıyordu.
Bazen bu gruplardan biri devletle
yakınlaşıyor, askerlerle birlikte hasmına saldırıyor, sonra bir değişiklik
oluyor ve devlet başka gruplarla ittifak kuruyordu.
Binlerce kişinin tutuklu olduğu
hapishanelerden sık sık işkencede ölüm haberleri geliyordu. Yabancı basın
ülkemizdeki insan hakları ihlallerini sürekli olarak gündemde tutuyor, iş
başındaki ihtilal hükümetini kınıyordu. Eskiden barış içinde yaşayan insanların
nasıl olup da böyle kanlı düşmanlara dönüştüğünü anlayamıyorduk ama artık grupların
tekrar dost olabilmesinin, bir arada yaşamasının mümkün olmadığını da
kavrıyorduk.”
Adalılar
itiraf edemedikleri bencillikleriyle belalardan uzakta, bu cennet diyarda
Tanrı’nın şanslı kulları olarak yaşarlarken onların nazarında Yazar’ın bu
değerlendirmelerinin hiçbir karşılığının olmaması doğaldır. Yazar’ın başka bir
sohbet sırasında saf, iyi düşünceli anlatıcıya “Oyun daha yeni başlıyor” demesi Başkan’ın gelişiyle Son Ada’nın da
düşeceği önsezisini içerir. Devlet aklına ihtiyaç duyulmayan adada gerçek
yalandan, eğri doğrudan ayırt edilemez hale getirilirler. Medeniyet demek
devlet, devlet demek düşmanların korkulu rüyası demektir; neyse ki o güne değin
medeniyetle tanışmamış, düşmanlarını tanıyamamış adalıların Başkan’ı vardır ve
onunla beraber korku, güvensizlik, huzursuzluk iklimi kara bir bulut olup çöker
evlerin üzerine. Bu yeryüzü cenneti, geçmişinden arındırıldıkça ütopya
distopyaya dönüşür.
Son Ada, gün
gün mezarını kazıp da içine girmeye hevesli bir intihar sevdalısıdır. Yeşil
düşmanlığıyla başlar her şey ve bakkalın sakat oğlunun dövülmesiyle sürer. Gür
sesli itiraz işitilmedikçe durum fırsata çevrilir ve evlere habersiz girmeme,
belli saatler içinde malzemelerin dağıtılması, ağır biçimde cezalandırılma kuralları
adalıların hayatına sokulur.
Muktedir
olmanın geri adım atmamak demek olduğunu vaktiyle epey sevilmeyen üretmiş, suikastlardan
kıl payı kurtulmuş Başkan’ın silahıyla ateş ettiği gece –hep korkudan- gerginliği
daima üst seviyede tutacağını anlarız ve o geceden sonra Başkan’ın iki kesin düşmanı
olmuştur: martılar ve Yazar.
Gecenin
sabahında acil toplanan ada komitesi martıları bitirmeyi tartışır. Yazar’ın ‘genel
kurulun kararı daha doğru olur’ biçimindeki manevrasıyla kırk ev yeniden toplanır;
ancak toplantı sunumunda ‘plajlar konusunu tartışacağız’ oyunuyla martılar
dolaylı biçimde tartışılır. Yerinde konuşmalarla martı katliamı kararı
çıkmayacak gibiyken başkanın karısının adanın tek sahibinin 1 Numara olduğunu,
diğer herkesin sadece ev sahibi olup arazi sahibi olmadığını belirtmesi ve ‘
Ya, evini kaldırıp başka yere götür derse?’ gibi kadim bir korku türünü
adalının içine düşürmesi işin rengini değiştirir. Ada demokrasisi al gülüm, ver
gülüm hesabı, usta işi verkaçlarla adalılara golü atar. Golün ortasını elbette “Bu cennet koylara beş yıldızlı oteller,
lüks kumarhaneler, diskolar, eğlence merkezleri yapılabilir ve bu milyarlarca
dolardan hepimiz nasiplenebiliriz” diyerek Başkan yapmıştır.
Korkuyla
fakirleştirilen insancıklar avuntu paranın kiriyle semirmeye kalkışınca o güne
değin kurulan tüm dostluk, kardeşlik bağları onarılamaz biçimde yok olur. Sadece
saatler sonra, ‘geri dönülemeyecek hatadan vazgeçilsin ve martılar
öldürülmesin’ diye apar topar yazılan karşı bildirinin bir şiirle tamamlanması
ütopik tarafın ne derece romantik davrandığının kanıtıdır. Karşı bildiriye Başkan’ın
hiddetli tepkisi ise devletçi aklın katı gerçekçiliğidir: “Toplumun huzurunu bozmak isteyen bütün bozguncular, teröristler,
anarşistler böyle bildirilerin arkasına sığınır.”
Katliamın ilk
perdesi kanlı biçimde kapanınca karısına gidilir Başkan’ın, bir kadının, bir annenin
bu kanlı oyunu durdurabileceğine inanarak. Oysa devlet aklının cinsiyeti erkektir
ya da erkeğe göre konumlandırılmıştır, kadınlarsa ancak aşağı konumları
kabullenerek bu yapıya dâhil olabilirler. “Hayatım
boyunca bu yalvarmaları kaç kere duyduğumu biliyor musunuz? Hem de kuşlarla
değil, insanlarla ilgili olarak!” Devam eder başkanın karısı: “Tutukluların eşleri, anneleri; idam
mahkûmlarının aileleri; kayıp çocuklarını arayan kadılar; yani bir sürü
ricacı.”
Derken ada tarihinde
ilk kez camları patlatan, kiremitleri kıran, sahilden taşıdıkları büyük taşları
çatılarına bırakan örgütlü martı hücumu yaşanır. Görev paylaşımları şu
şekildedir: Bir kısım kiremit kıracak, bir kısım insanlara saldıracak, bir
kısım intihar saldırısı yapacak. Hiçbir insan kapıdan dışarı çıkamaz, kafasını
uzatan saldırıya uğrar.
O günün
sonrasında bir daha martı hücumu yaşanmasa da martılar, insanlardan gördükleri
kötülüğü sineye çekmemişler ve fırsatını düşürdükçe intikamlarını almışlardır:
Gezintiye çıkan adamın iki uzvunun kırıldığı, şakağında kocaman bir yaranın
açıldığı yaralama vakası ve sandalıyla denizlerine açılma cesareti gösteren
adamın öldürülme vakası.
Savaş kızışsa da adalılar, martı sayısında
istedikleri azalmayı sağlayamazlar. İşte tam bu sırada köpekbalığı Başkan’ın (anlatıcının
yakıştırdığı hayvan) düşmanın karşısına bir başka düşman çıkarma stratejisi
devreye sokulur ve tilkiler getirtilir adaya.
Ancak bu
hamleyle hiç ummadıkları, tehlikeli düşmanlar kazanmışlardır: yılanlar. Tilkilerin
martı popülasyonunu azaltmasıyla ekolojik denge bozulduğundan birdenbire
çoğalmışlardır. Adanın egemen aklı elbette böyle düşünmez; üstelik tüm kararlar
demokratik biçimde alınmıştır ve çetin mücadelelerde beklenmedik sonuçlar her
daim görülebilir. Önemli olan pes etmemektir ve Başkan da pes etmez. Yılan
ilacı, uzman, siyanürle zehirleme gibi yollar denenir; hiçbiri çare olmaz. Tilki
avında da başarılı olamayınca kontrollü orman yangını çıkarırlar; ancak o kadar
tilkilere odaklanmışlardır ki kontrol kaybedilir evleri bile yanar.
Martıların
gökyüzünde özgürce uçtukları o gün, tüm ada kül olmuş ve Başkan tek bir
özeleştiri cümlesi bile sarf etmeden teknesine binip gidecektir. Sonrası… Hiç
hesapta olmayan, martıları bile dehşete düşüren çığlıkla…
·
Zülfü Livaneli, Son Ada, Doğan Kitap Yayınları, 100.
Baskı, İstanbul 2017
(Görür görmez heyecanlandığım "ifadeli martı" fotoğrafı için Gaye Özçelik'e teşekkürlerimle...)
Unutulmayacak bir aşk öyküsü: Romantika
Popüler
kitaplara duyduğum alerjiyi azaltan popüler kitaplar karşısında hep serseme dönmüşümdür.
Turgut Özakman’ın Romantika romanına internette ilk rastladığımda adının ne
kadar piyasaya ayarlı olduğunu düşünerek koskoca yazara bu tavrından dolayı eksi
puan vermiştim. Zamanla kitap önüme bu sefer okuyucu yorumlarıyla da çıkmaya
başladı ki çok okunan her kitaba çok yorum yapılmadığını, yapılanlarınsa
genellikle “beğendim, beğenmedim, değmez, süperdi” gibi eserin özüne dokunmayan
sığ ifadeler olduğunu görür ve bunların hiçbirini ciddiye almazdım. Romantika
bu bakış açımın altındaki zemini çekip beni boşa düşürmesiyle de ilginçti.
Yapılan yorumlar gerçekten daha nitelikli okurlarca gerçekleştiriliyor, hatta yayınevi
kitabın reklamını bu yorumlar üzerinden döndürebiliyordu. Demek ki okurda ciddi
iz bırakan eserlerden biri olmaya, benim nazarımda da aday bir eserdi.
Sonunda kitabı
almaya, beğenirsem –ki nedense beğeneceğime dair ters bir önyargı gelişmişti
içimde- öğrencilerime de okutmaya karar vermiştim. Hatta içimdeki “nasıl olsa
beğeneceksin, okumadan da öğrencilere önerebilirsin” çıkışını güçlükle
önlemiştim. İyi ki de önlemişim. Öğretmenliğin kutsalını sadece darbenin 24
Kasım’ında anımsayan, medya ve medyanın biçimlendirdiği insanlar topluluğu olan
ülkem insanı, mesleğin çürük çarıklarını genelleştirme eğilimiyle kitabın
arkasına eklenmiş ünlü nü resimleri sanatsal açıdan -elbette- değerlendirmeyecekti.
Ancak kitabı okuyup da bu sıkı aşk öyküsüne hayran kalınca gerçekten edebiyat
meraklısı öğrencilerime, kitaptan bahsederek, önermeye karar verdim.
Son
zamanlarda kitap okurken günlüğüm genellikle önümde hazır bulunur ve
kitabın özel bulduğum tümcelerinden alıntılar yazıp değerlendirmelerimi sıcağı
sıcağına aktardığım çok olur. Romatika’yı okurken alıntı yapılacak öyle fazla
tümce, bölüm vardı ki yazı yazmak kitapla arama gireceğinden bunların çoğunu
yazmamıştım bile. Yazdığım altı parça alıntı ise devede kulak gibiydi ve işte o
zaman bu roman hakkında düşüncelerimi içeren bir yazı yazmanın yazara ve
kitabına yönelik bir ödev olduğunu düşündüm; çünkü fazlasıyla değerliydi.
“Ben mi
savunmasızdım, yoksa şarkı mı acımasızdı, bilmiyorum, iç bayıltan bir melankoli
yavaş yavaş dört bir yanımı sardı. İçime yine sebepsiz bir yalnızlık çöktü.”
(s. 15)
Günlüğüme
geçirdiğim ilk tümceler bunlardı. Henüz on beşinci sayfa olmasına karşın romanın
nasıl soluduğunu, masada nasıl kanlı canlı durduğunu hissedebiliyordunuz.
Unutulmaz kitaplarım
arasındaki yerini alan kitapları eşe dosta özel günlerde alıp hediye etmek
öteden beri âdetimdir. Ki, bu kitap da hediye kitaplar listemde artık. Peki,
bunu nasıl başardı? Öncelikle yazarın deneyimli, üretken, çalışkan kalemi öyle yalın,
akıcıydı ki o usta işi dille her şey silinip süpürülüyor, aklınızdan sadece kendisine
odaklanılmasını istiyordu. Edebiyatın keyfiyle büyülenmişçesine yazarın tüm
yönlendirmelerine uyuyorsunuz.
“Ankara küçük
bir kentti..” dedi, “..Gittikçe büyük bir kasabaya dönüşüyor. Bu hali
demokrasimize daha yakışıyor. Çünkü o da kasaba demokrasisi.” (s. 19)
“Biliyor
musunuz..” dedim, “..ben kötü günleri çok çabuk unuturum. Ama sizin şunu hiç
unutmamanızı dilerim. Yurdu yurt yapan, taş toprak değil, orada insanların
yaşıyor olmasıdır. İnsansız yurt olmaz. O yüzden yurtseverliğin ilk şartının,
insanlara, suçlu bile olsalar, insanca davranmak olduğunu sanıyorum.” (s.
138-139)
En başta
rahatsız edici kuşkularla içiniz hop ededursun giderek farklı, zarif ve vurucu
bir aşk öyküsü kurgusuyla karşılaştığınızı anlıyorsunuz. Basitleştirerek ve tüm
rahatsız ediciliğiyle öğretmenin öğrencisine âşık olması biçiminde
özetlenebilecek öykü, içinde barındırdığı bin bir düğümle sizden sadece hatta
kalmanızı bekliyor ki ilerledikçe ilmek ilmek çözülen düğümlerle siz de
kendinizi birçok kere öğretmenin yerine koyuyor, bu maceranın sonu nereye
varacak diye merak ediyorsunuz.
“(…) Sokuldum
ama karım, herhalde sessiz sedasız, törensiz, gösterişsiz bir barışmayı yeterli
bulmadığı için yüz vermedi.
Akılsız!
İçimin köpüre
küpüre başka bir denize akmasını önlemeye çalışıyorum. Bana yardımcı olsana!” (s.50)
Yukarıdaki
bölümde öğretmenin –artık istifa etse de- evliliğini koruma çabaları bize aşk
öyküsünün parantezlerini sunuyor. Paranteze alınansa karısının o burnu havada
tavırlarıyla “evlilikleri” oluyor. Parantezler renksiz evliliğe açıladursun
gözlerimizin önünden akıp giden zarif aşk öyküsü soluğumuzu kesiyor.
“Benden başka kimse görmesin diye seniz
gündüzleri cebimde taşımak, gece yastığımın altında saklamak istiyorum. Hırsız
gözlerle paylaşır mıyım? Kendi bencil yanımdan bile korumaya çalışıyorum”
(s.108)
“Aşk
gerçekten ayıbı güzelliğe, utancı sevince dönüştürüyormuş.” (s. 113)
Başucu
kitapları tabirini sevmem, bence hiçbir kitap sürekli başucunda duramayacağı
için bu tabir uygun değildir; benim baş tacı kitaplarım vardır, aradan belli bir zaman
geçince yeniden okumak istediğim ki Romantika da bu kitaplar kervanına eklendi.
Turgut
Özakman, Romantika, Bilgi Yayınevi, 47. Baskı, Aralık 2017
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













