Unutulmayacak bir aşk öyküsü: Romantika




Popüler kitaplara duyduğum alerjiyi azaltan popüler kitaplar karşısında hep serseme dönmüşümdür. Turgut Özakman’ın Romantika romanına internette ilk rastladığımda adının ne kadar piyasaya ayarlı olduğunu düşünerek koskoca yazara bu tavrından dolayı eksi puan vermiştim. Zamanla kitap önüme bu sefer okuyucu yorumlarıyla da çıkmaya başladı ki çok okunan her kitaba çok yorum yapılmadığını, yapılanlarınsa genellikle “beğendim, beğenmedim, değmez, süperdi” gibi eserin özüne dokunmayan sığ ifadeler olduğunu görür ve bunların hiçbirini ciddiye almazdım. Romantika bu bakış açımın altındaki zemini çekip beni boşa düşürmesiyle de ilginçti. Yapılan yorumlar gerçekten daha nitelikli okurlarca gerçekleştiriliyor, hatta yayınevi kitabın reklamını bu yorumlar üzerinden döndürebiliyordu. Demek ki okurda ciddi iz bırakan eserlerden biri olmaya, benim nazarımda da aday bir eserdi.
Sonunda kitabı almaya, beğenirsem –ki nedense beğeneceğime dair ters bir önyargı gelişmişti içimde- öğrencilerime de okutmaya karar vermiştim. Hatta içimdeki “nasıl olsa beğeneceksin, okumadan da öğrencilere önerebilirsin” çıkışını güçlükle önlemiştim. İyi ki de önlemişim. Öğretmenliğin kutsalını sadece darbenin 24 Kasım’ında anımsayan, medya ve medyanın biçimlendirdiği insanlar topluluğu olan ülkem insanı, mesleğin çürük çarıklarını genelleştirme eğilimiyle kitabın arkasına eklenmiş ünlü nü resimleri sanatsal açıdan -elbette- değerlendirmeyecekti. Ancak kitabı okuyup da bu sıkı aşk öyküsüne hayran kalınca gerçekten edebiyat meraklısı öğrencilerime, kitaptan bahsederek,  önermeye karar verdim.
Son zamanlarda kitap okurken günlüğüm genellikle önümde hazır bulunur ve kitabın özel bulduğum tümcelerinden alıntılar yazıp değerlendirmelerimi sıcağı sıcağına aktardığım çok olur. Romatika’yı okurken alıntı yapılacak öyle fazla tümce, bölüm vardı ki yazı yazmak kitapla arama gireceğinden bunların çoğunu yazmamıştım bile. Yazdığım altı parça alıntı ise devede kulak gibiydi ve işte o zaman bu roman hakkında düşüncelerimi içeren bir yazı yazmanın yazara ve kitabına yönelik bir ödev olduğunu düşündüm; çünkü fazlasıyla değerliydi.
“Ben mi savunmasızdım, yoksa şarkı mı acımasızdı, bilmiyorum, iç bayıltan bir melankoli yavaş yavaş dört bir yanımı sardı. İçime yine sebepsiz bir yalnızlık çöktü.” (s. 15)
Günlüğüme geçirdiğim ilk tümceler bunlardı. Henüz on beşinci sayfa olmasına karşın romanın nasıl soluduğunu, masada nasıl kanlı canlı durduğunu hissedebiliyordunuz.


Unutulmaz kitaplarım arasındaki yerini alan kitapları eşe dosta özel günlerde alıp hediye etmek öteden beri âdetimdir. Ki, bu kitap da hediye kitaplar listemde artık. Peki, bunu nasıl başardı? Öncelikle yazarın deneyimli, üretken, çalışkan kalemi öyle yalın, akıcıydı ki o usta işi dille her şey silinip süpürülüyor, aklınızdan sadece kendisine odaklanılmasını istiyordu. Edebiyatın keyfiyle büyülenmişçesine yazarın tüm yönlendirmelerine uyuyorsunuz.
“Ankara küçük bir kentti..” dedi, “..Gittikçe büyük bir kasabaya dönüşüyor. Bu hali demokrasimize daha yakışıyor. Çünkü o da kasaba demokrasisi.” (s. 19)
“Biliyor musunuz..” dedim, “..ben kötü günleri çok çabuk unuturum. Ama sizin şunu hiç unutmamanızı dilerim. Yurdu yurt yapan, taş toprak değil, orada insanların yaşıyor olmasıdır. İnsansız yurt olmaz. O yüzden yurtseverliğin ilk şartının, insanlara, suçlu bile olsalar, insanca davranmak olduğunu sanıyorum.” (s. 138-139)
 Günlüğüme geçirdiğim bu bölümlerse romanın derinliğine derinlik katan bölümlerdendi. Romanın zamansal ve mekânsal katmanlarında gezinen politik ve toplumsal havanın bilinmesi, bir aşk öyküsü için çok mu gerekli, diyenler çıkacaktır elbet. Onlara yazarın takındığı bu aydın tavrın peşinen çok gerekli olduğunu, bu havanın her şey gibi bir aşk öyküsünü de biçimlendirebileceğini romanı okudukça göreceklerini belirteyim.
En başta rahatsız edici kuşkularla içiniz hop ededursun giderek farklı, zarif ve vurucu bir aşk öyküsü kurgusuyla karşılaştığınızı anlıyorsunuz. Basitleştirerek ve tüm rahatsız ediciliğiyle öğretmenin öğrencisine âşık olması biçiminde özetlenebilecek öykü, içinde barındırdığı bin bir düğümle sizden sadece hatta kalmanızı bekliyor ki ilerledikçe ilmek ilmek çözülen düğümlerle siz de kendinizi birçok kere öğretmenin yerine koyuyor, bu maceranın sonu nereye varacak diye merak ediyorsunuz.
“(…) Sokuldum ama karım, herhalde sessiz sedasız, törensiz, gösterişsiz bir barışmayı yeterli bulmadığı için yüz vermedi.
Akılsız!
İçimin köpüre küpüre başka bir denize akmasını önlemeye çalışıyorum. Bana yardımcı olsana!” (s.50)
Yukarıdaki bölümde öğretmenin –artık istifa etse de- evliliğini koruma çabaları bize aşk öyküsünün parantezlerini sunuyor. Paranteze alınansa karısının o burnu havada tavırlarıyla “evlilikleri” oluyor. Parantezler renksiz evliliğe açıladursun gözlerimizin önünden akıp giden zarif aşk öyküsü soluğumuzu kesiyor.
 “Benden başka kimse görmesin diye seniz gündüzleri cebimde taşımak, gece yastığımın altında saklamak istiyorum. Hırsız gözlerle paylaşır mıyım? Kendi bencil yanımdan bile korumaya çalışıyorum” (s.108)
“Aşk gerçekten ayıbı güzelliğe, utancı sevince dönüştürüyormuş.” (s. 113)
Başucu kitapları tabirini sevmem, bence hiçbir kitap sürekli başucunda duramayacağı için bu tabir uygun değildir; benim baş tacı kitaplarım vardır, aradan belli bir zaman geçince yeniden okumak istediğim ki Romantika da bu kitaplar kervanına eklendi.



Turgut Özakman, Romantika, Bilgi Yayınevi, 47. Baskı, Aralık 2017

İçimde hepsi
















I

sonradan hatırlayacaksın
gözlerin puslanacak, hatırladığını anlayacağım
dışarıda kıyamet kopsa aldırmayacaksın
bu takvim yaprağını iyi sakla
o gün arayacaksın


II

susmuştum
bugün dilimi de kestim
artık içimde hepsi


                                                                                                                             8.1.18, Zonguldak

Ruhumdaki İnfial




“Koşturmaca” deyip küçümsediğimiz yaşam kavgası, yüksek eğimli yatağında telaşla akıp giderken büyük olaylara alışkın bilinçlerimiz, görmezden geldiğimiz küçücük değişiklikleri derinden hissedince şaşırıp kalıyoruz. Üstelik bu curcunayı fiziksel değilse bile zihinsel açıdan devre dışı bırakan davranışlar sergilediğimizde kendimizi olağanüstü buluyoruz. Son zamanlardaki yoğun ve netameli iş temposundan, evdeki soluksuz çocuk nöbetlerinden tükenmiştim. Yaşamın ritminde herhangi bir gerileme yaşanmasa da o kitabı yeniden okuyarak, yaşayarak, düşleyerek yaşamın kaçan tadını yeniden aldığımı anbean hissettim. Kitabın sürükleyen akışına, daha evvel okumama ve “ünlü kitaplar fobi”me karşın kapıldım gittim. Şu kocaman dünyada onun kadar yapayalnız dolaştığım zamanların azımsanmayacak çokluğundan, epey zaman içimdekileri bir kişiye olsun dökemediğimden ve böyle bir insan bulmama imkân bile vermediğimden… Raif Efendi nasıl ki denetimini kaybetmişti, en az onun kadar ben de devreden çıkmıştım.
Raif Efendiyi hasta yatağında, beni sağlığımda kıvrandıran “geçmiş” kaç kere yakılmasına rağmen her nasılsa yine boy vermişti. Bedenimiz değilse bile benliğimiz yaşamımızın çatlaklarından sızabiliyordu. Hemen oracıktaydı, Raif Efendi’nin yanı başında, ondan başkalarının göremeyeceği bir tarih solumaktaydı. Ki bu satırları kâğıda düşerken bile ensemde o geçmişin solumalarını nasıl duyumsadığımı o kadim özne asla bilemez! Gelgelelim Raif Efendinin sobaya atılmasını istediği gizli tarihimizle yaşamaya ölüm döşeğinde bile engel olamayacağız demek ki. Belki kiminin defter tutmuşluğu,  hatta herhangi bir kayıt tutmuşluğu dahi yoktur; ama herkesçe bilinir ki belleğimizin sıra sıra odalarında o meçhul tarihin filmleri oynamakta, olur olmaz zamanların fotoğrafları birer birer dönmektedir.
“Yavaşça defterin yapraklarını karıştırdım. İçimde mukavemet edilmez bir merakın gitgide büyüdüğünü hissediyordum. Tek çizgili sahifelerde, iri, intizamsız harfler, gayet acele yazıldığı belli satırlar vardı. İlk sahifeye bir göz attım, serlevha filan yoktu. Sağ tarafta 20 Haziran 1933 tarihi ve hemen bunun altında şu satırlar yazılıydı:
“Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hadiseleri yeniden yaşattı.” (s. 43)
Ki mazi, elbet adama, adamına anlatılır. “İnsanları öğrenmek, bilhassa insanların size ne yaptıklarını bilmek istiyorum…” (s. 45) merakında olmayanlara içiniz ısınarak berelenmiş yaralarınızı gösterebilirsiniz. Hem belki o da sizin içtenliğinize inanır da böylece “Seninle hiç şöyle uzun boylu konuşamadık evladım… Yazık!” (s. 46) diye dertlenmekten kurtuluverir. Sonra aydınlanıveren doğa gibi canlanıverirsin. Dilbaz yanınız ortaya çıkmış, pekâlâ sizin de uzun uzadıya konuştuğunuz bir an nihayet gelmiştir. Sırrın dilinizde değil ruhunuzda olduğunu, hissederek dile getirdiğinizi karşınızdaki nereden bilsin?
“… İçimde hep o boşluk var… Daha da büyümüş olarak… Ne yapalım? Kabahat sende değil… Sana âşık değilim. Halbuki dünyada sana âşık olmama icap ettiğini, sana da âşık olmadıktan sonra hiç kimseyi sevemeyeceğimi, bütün ümitlerimi terk etmek lazım geleceğini gayet iyi biliyorum… Fakat elimde değil… Demek ki, ben böyleyim.” (s.119)
Benzer sayıklamalarını, tüm sayıklamalarının içinden seçecek denli iyi anımsarsın. Dizlerine yatmıştı, iri gözleriyle içini okurcasına bakmaktaydı ondan kaçırdıklarına; gelgelelim senin tek sözünde sahtelik yokken onun tüm sözleri zehirli dikendi.
Diyemezsin, en azından o an ve hiçbir mutlu an için. Dilinin ucuna gelir, özünden taşar; yine de söze dökülmez. “Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi. Sonra, aradan seneler geçtiği halde, nasıl hâlâ ona bağlı olduğumu gördükçe, ruhumda daha büyük bir infial duyuyordum.” (s.148-149)
Bunca yıl sonra yine bu korları görmeyi beklemediğinden gözleri dolmuştur ve şu an bu satırları okurken geçmişin geçiciliğinin bir yanılsama olduğunu keşfetmiştir. Geçmiş, anlamı dışında geçen bir şey değildir ki! Geçen, sadece öykülerin yaşanma sırasıdır, hangi öykünün ne denli yaşayacağıysa düşündüğün gibi olmayabilir. Kurmacaymış, romanmış demeden kendinle özdeşleştirmen hep bundan işte! Canında acımış, etinde kanamış, berelenmiş yaraların bugün kanamıyor diye unutulur mu her şey? “Aman sende” diyebiliyor musun? Diyebilsen, bu yazıyı okuyor olmazdın! Bunların hepsi ruhumuzdaki infialden… Kızının öldüğünün ortaya çıkması, Raif Efendi’nin ‘kimse için hiçbir şey değilim’ sayıklamalarıyla ölmesi aynı infialden. O zaman şöyle diyelim: Ruhumuzdaki infial; geçmiş dışında kimsenin gideremeyeceği, akıl almaz özlemlerin devleştiği, yeri bir türlü doldurulamayan, bir gün karşılaşırsak hâlâ sevdiğini anlamandan korktuğun ve asla dolmayacağını yıllar sonra kesinkes anladığın boşluktur.


Alıntılar: Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, Yapı Kredi Yayınları, 50. Baskı, İstanbul, Mart 2012

Hoş geldin

























değil diyemiyorum; sorsam sanat
içime batıyor; hepi topu kuru inat

karanlık pusuya yatan
gözümden uçuruma bakan
kuşkularımızın ortaklığına hoş geldin

Bir Şarkı, Karanlık-Aydınlık meselesi



     Nasıl susulur? Bir şarkı var, dilime dolanmakla kalmamış, yüreğimi ılıtmış ve kim ne derse desin –bazıları bu şarkıyı dinlememi salık veriyorlar- bu şarkının şimdilerde ve yarınlarda dinlenilmesi, söylenilmesi gerektiğine inancım tam. Ancak hükmü ağır, o şarkıyı söylemenin. (Şarkı burada “açık istiare” arkadaşım.) Uyaklarıyla, benzetmeleriyle keyiflenmek, dilinde çevirirken kendinden geçmek gibi olmayacak sonrası. Dadanacaklar başına, dudaklarından söküp almaya kalkacaklar. Önce karanlıklar çökertecekler içine, yani iyice deneyecekler, becerebilirlerse aklına, oradan yüreğine. Özünü mühürledinse, vazgeçilmez bir değer gibi ilmekledinse ancak çekip alamayacaklar gönlünden.

1- Karanlığa ancak aydınlıkla karşı konabilir; gelgelelim bu seçeneği seçersen katı, ağır bir savaş her daim boşluğunu kollayacak senin. Şunu da bilesin ki, yollarını bekleyen karanlıklar tahammül edemezler bir kibrit çöpünün ışığına bile.
2- Karanlığa karanlıkla karşı konabilir. Konabilir mi? Bir çeşit aydın (“münevver” dermiş daha eskiler) tarzı belki; ama konabildiği düşünülür. İşe ne derece yarar, ruh için ne derece yararlıdır bilinmez; yine de yüzyıldır aydınların, sanatçıların bu yolda sınandığı bilinir. Madem zordur karanlığa karşı koymak, o halde birlikteliği, kararları birlikte alabileceğin insanlar için savaşmayı da göze alacaksın. Dolayısıyla karanlığı karanlıkla alt etmek olası değildir; bir çeşit züğürt tesellisidir olsa olsa. Kuramlarında bile sanat ajite etmemeli, siyasetin dilini kullanmamalı diye başlanır ve giderayak dipsiz bir yılgınlık edebiyatı sunulur okura. Ajite, siyaset dili tartışmaları neden çok yersiz gelmez bana? Külliyatta yoktur çünkü dev yazarlar, çünkü dev yazarlar özgünlüklerini korumazlar bunlar olmadan.

     Peki, edebiyat yollarında ilerlemek isteyen bu adam ne yapacak?


    Onun gönlü belki ruhundan (tin: ruhbilim terimi) daha karışıktır. Bilir, birlikten güç doğduğunu, tek başına bir hiç olduğunu bildiği kadar. Ama yalnızlığı deli gibi sever. İnsanların kırılgan yanlarını anlayamayacağını, dahası onu törpülemeye uğraşacaklarını bilir. Tanıklıkları vardır. Böyle bir ortamda biraz ondan biraz bundan der, savrulur da savrulur. Yeri gelir karanlığa karşı aydınlığın safında flama taşır, yeri gelir bir kibrit çöpünü uzatmaz; ama ne karanlığa ne de aydınlığın içindeki griliğe kesinkes boyun eğer. Aydınlıkta bir olmayı, bir kalmayı hepsinden yeğ tutarak o şarkıyı en gür sesiyle söyler, üstelik kendi gibi, kendi sesinden ve kendi yorumuyla söyler.

Sis'li yazı





“Sis,” deyip usulca arkasına yaslandı. Korkarım, dizelere hükmeden koyu karamsarlığın aynını bize de yaşatacaktı. “Şubattı. Soğuk, en kalın giysilerin bile içine sızıp sizi dondurabiliyordu.” Şimdi bakışlarında herkesi korkutabilecek bir öfke peyda olmuştu. “Sis yüzünden,” dedi. “İstanbul’un üzerine çöken sinsi, alçak sis tabakası, tüm canlıyı kötü emellerine razı gelmeye mecbur kılan, görülse de bütünü seçilemeyen bir çeşit duvar yahut kımıl kımıl bir mahlûkattı. Ahlaksızlığımızı yüzümüze haykıran bu sisten duvar öyle yoğun, ıslak ve yapışkandı ki hiçbir güç bu tabakayı aşamazdı. Beş altı metre önümü zar zor seçebildiğim bu kesif sisin içinde küçük, sakınımlı adımlar atarken birden mıhlandım kaldım. O yoğun dumanın arasında sıra sıra dikili ağaçları izleyerek, gövdelerine tutunarak ilerlerken birden burnuma gelen tütün kokusu ve önümdeki ağacın arkasına gizlenen kişinin gizleyemediği kapkara pabuçları her şeyi açıklıyordu. Memleketin perişan hali, yaşadığım tutuklamalar, saçma sapan gerekçelerle sürgüne yollanarak çocukluğumu, gençliğimi ve ömrümün çoğunu babasız geçirmem, yıllarca bir kentten diğerine tayin edilerek rahat yüzü gösterilmeyen ve sürgününde ölen babam, yine sürgüne gönderilen arkadaşlarım Hüseyin Siret ve İsmail Safa, ezberimden çıkmayan Hasanpaşa Karakolu, her şeyden çok matbuat tartışmalarından ürktüğü için kapatılan Servetifünun, uğradığım jurnaller…  Hepsinin baş sorumlusu, tüm çelişkilerin kaynağı sensin ‘büyük burun’… Gelgelelim bir hafiyeyi kendi gözümle görebileceğimi hiç düşünmemiş, dahası sis duvarıyla hafiye duvarı arasında sıkışıp kalacağımı öngörememiştim. Sanki tüm bedeni sisten ibaret dev bir mahlûkat ahtapot kollarıyla ağzımı, hafiyeyse tütün kokan terli elleriyle burnumu kapamıştı. O denli yoğun duyumsamıştım ki soluksuz bırakıldığımı, eve girer girmez son çare olarak salona geçtim. Kapının dışında bıraktığım iğrenç tabakayı pencereden seyrederek Boğaz’ın esir edilemediğini görecek, bir nebze olsun rahatlayacaktım; ancak dev mahlûkat, buluttan cüssesiyle İstanbul’un üzerine abanmış, her daim güzelliğiyle çekici bu kadim kenti iğfal etmekteydi ve böyle bir ruh boğulmasında dökülmeye başladı mısralar. [i]

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!... [ii]

Tevfik Fikret’e bu ünlü şiiri yazdırarak hem kendi şairliğinin hem de şiir geleneğimizin seyrini değiştiren neden, yalnızca bir doğa olayı sonucunda İstanbul’un sisle kaplanması olamazdı. Onu bu şiiri yazmaya iten esin, kaynağını koyu sis duvarı ile istibdadın hafiye duvarı arasında kalakalmış olmasından alır.
1902’de istibdadın hafiye duvarıyla sarmalanmış şair Fikret, acaba şimdi diyeceğimi duyabilseydin sevinir miydin üzülür müydün? Şiirinin ölümsüzlüğünü, o inatçı dumanla örtülü ufuklarımızda her soluksuz kalışımızda daha iyi anlıyoruz.






[i] Tevfik Fikret’le ilgili yazdığım öykü taslağından bir bölüm  
[ii] Örtün, evet, ey felâket sahnesi… Örtün artık ey şehir; / Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi! (Sis şiirinin son iki mısrasıdır.)

Sanata adanmış altmış beş yıl: ERGUN EVREN



Birazdan yanıma oturacak, şimdi tam karşıma oturmuş açılışı yapmamı bekleyen koca şair. Salonun yeterince kalabalık olmamasına ne kadar aldırıyor bilmiyorum; ama bu sayısal yetersizlikten kendi adıma feci utanç duyuyorum. Memlekette futbola biçilen değerin binde birinin kültüre, bilime, sanata verilmediğini bilsem bile binde birlik kesimin ilgisinin daha belirgin olmasını beklediğimi itiraf edeyim.
Mavi zemin üzerinde kâğıttan bir kayık ve üzerinde Buyruksuz Düşünmek yazılı şiir kitabının yanında notlarım duruyor. Daha ne bekliyorum? İnsanlar homurdanıyor mu, gözleri hepten üzerimde mi bilmiyorum. Kulağımda çınlayan seslerle kendime soruyorum: “Nabzımın bunca hızlı atması doğal mı?”
Bir yerden başlamam gerektiğini biliyorum. Madem masaya ben oturdum ve herkes gözlerimin içine bakarak sunumumu bekliyor, çaresiz başlayacağım. Derin bir nefesle başlıyorum konuşmaya. Sesim evvela kendime bile cılız gelse de insanların yüzlerindeki doğallıkla sesimden, yaptığım işten memnuniyet duymaya başlıyorum. Kolay mı, kültür yaşamımızın birçok alanında iz bırakmış koca bir şairi Ankaralardan buralara kadar taşımak.
“Sanata adanmış atmış beş yıl.” İlk tümcem bu. Metni oluştururken karalamadan yazdığım belki de tek tümce buydu. Dile kolay! “1936’da doğdu Ergun EVREN. Türk Dili, Varlık, Yeditepe gibi önemli dergilerde şiirleri yayımlandı. Yazdığı şiirlerden biri nedeniyle ta Mersin’e gelen Nurullah ATAÇ’la yakınlıklarını yazarın ölümüne değin Türk Dil Kurumu Dergisi’nde sürdürdüler. On dokuz yirmi yaşlarında Ankara Radyosu Çocuk Saati’nde Tahsin TEMREN, Mahir CANOVA gibi otoritelerden dersler aldı. 1964’te TRT’ye girmesiyle bu adlara Nurettin SEVİN, Suat TAŞER, Refik Ahmet SEVENGİL, Turgut ÖZAKMAN, Mahmut Tali ÖNGÖREN gibi yeni ustalar eklendi ve Turgut ÖZAKMAN hocanın verdiği bir ödev sonucunda Türkiye Radyoları’nın ilk müzikli oyun yazma onuruna erişti.
Türkçeye verdiği değeri gerek sanat ve günlük yaşamında gerekse de TRT’de göstermesinden Suut Kemal YETKİN ve Hamdullah Suphi TANRIÖVER’le çalışma olanağı buldu. İlerleyen yıllarda Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde öğrenciyken Prof. Dr. Suat SİNANOĞLU, Prof. Dr. Samim SİNANOĞLU, Prof. Dr. İrfan ŞAHİNBAŞ, Prof. Dr. Bedrettin TUNCEL gibi çok değerli hocalardan dersler alırken TRT ve basın mensubu olması dolayısıyla bu isimlerle birlikte çalışma olanağına da erişti. Yine öğrenciliği sırasında Orhan BORAN ve Halit KIVANÇ’la önemli gecelerin sunuculuklarını gerçekleştirdi. Film seslendirmeleri yaptı.
1997’de özel istekle Kültür Bakanı İstemihan TALAY’ın basın danışmanlığı görevine getirildi. 2001’de TRT’den emekli olduğunda şiir, deneme, öykü, oyun, müzikli oyun, söyleşi, radyo notları türlerinde yapıtların sahibiydi.
Notlarımı tamamladığımda ilke kez gözlerimin içine baktığını fark etmemle TRT’ye ömrünü vermiş bu koca devin karşısında, onu ona anlatmanın riskini nasıl omuzladığıma ben de şaşırıyorum. Neyse ki işin tehlikeli denebilecek kısmını ardımdan bırakmanın olağanüstü rahatlığına sahibim. “İzninizle Ergun EVREN’i davet ediyorum,” dememle alkışlar patlıyor. 


Alkışların dinmesiyle söze girmesi bir oluyor: “Değerli konuklar….” O eğitimli TRT sesiyle dinleyenleri kendine hayran bırakıyor; gelgelelim çok geçmeden, uzun süre koşmuş biri gibi dinlenmek için soluklandığında zamanın boş durmadığını kekelemelerinden, takılmalarından görebiliyoruz. Konservatuarda hocalık yapan kızı Naz EVREN DURANOĞLU’ndan biliyorum, yakın zamanda beyin kanaması geçirdiğini ve dilinin sürçmelerinin bundan sonra başladığını. Kendi de bu duruma işaret ediyor şaka yollu, geçirdiği rahatsızlığa değinmeden. “Bu kekeme adam nasıl olur da yıllarca TRT’de çalışmış demezsiniz umarım.”  
Isınma sözlerinin ardından gerçek bir giriş yapıp üniversitenin ve kentin tek konservatuarının gelişmesi için gecesini gündüzünü veren Aydın İLİK’ten bahsederek sözünü genişletiyor: “Yiğit insandı. Duygulu insandı. Memlekette andığımız, kıymet verdiğimiz kaç tane insan kaldı? Diğerlerini anıyor muyuz?”
Gözlüklerini düzeltip kâğıtlarını önüne sıralayarak günümüzün yoksun kaldığı, kendi yaşamında taparcasına öncelediği “hoşgörü” kavramı üzerine yıllar önce gerçekleştirdiği örnek radyo programlarından birini sunacak bizler için. “Evet, sevgili dinleyicilerim,” demesiyle gözlerimizi kapayıp kayıp zamanların o masal radyosuna odaklanıyoruz.  
“Hoşgörü üzerinde durmalıyız mutlaka. Aşk sözünden ürperen insanlar çoğaldı artık. Mutlulukların, sevişmelerin, bir olmaların zamanı geçti mi? Bunlarda size yabancı gelen ne var? Mutluluk bunlardan doğar. Duygulu ruhların tükenmez hazinesidir, hoşgörü.
“Evet, sevgili dinleyicilerim, hepinizin bildiği gibi bu yıl hoşgörü yılıydı. Sözlerime hoşgörünün ruhundan, anlamından, felsefesinden girmeye çalıştım. Büyük Larousse demokrasi gerekleri, tolerans, yüce gönüllülük gösteren, din vicdan özgürlüğüne saygı, açık sözlülük olarak tanımlıyor hoşgörüyü.
“Hiç unutmam lise son sınıf öğrencisiydim ve edebiyat dersinde Ümit Yaşar OĞUZCAN’ın bir şiiri üzerine öğretmenimle karşı karşıya gelmiştim. Ümit Yaşar’ın bu şiiri üzerine sorduğu soruya “Ne derin şiirdir” deyince öğretmenim “Hadi canım!” deyip geçmişti. Edebiyat öğretmenimin ne düşündüğünü merak ediyordum elbette; ama soramazdım ki “Siz ne anladınız öğretmenim bu şiirden?” diye. Oysa anlamalıydı öğretmenim şiirinden, resminden… Ümit Yaşar’ın şiiriyle öğretmenimin anladığı birbirini tutmuyordu. Ümit abi, bir döneme şiiri sevdiren, şiirini hiçbir şeye alet etmeyen birisiydi. Benim de Varlık’ta yazmaya başladığım zamanlardı. Bir edebiyat öğretmeninin sağdan soldan duyduklarıyla konuşmaması, ezbercilik yapmaması lazım. Hoşgörülü yaklaşmalı, şiiri sevse de sevmese de en azından sanatsal açıdan değerini bize anlatmalıydı. Hâlâ böyle düşünürüm. Sanat özgürlük ister. Biz eğer ezberci bir kitle olmayıp da karşı duran, kendi fikrimizi rahatça söyleyen bir ulus olsaydık buralarda kalmazdık.
“Tanımları dinledik, tanımlara göre insanın kavgasız, hınçsız yaşamasının en önemli kuralı hoşgörüdür. Hoşgörüsüzlüğün en önemli sonucu savaş, terördür. Ancak hoşgörüsüzlüğün kaynaklarından birazı da yeteneksizlikten doğar diyorum. Anne baba, öğretmen karşısındakini anlamazsa azara başvurur. Oysa başvurduğu, kendi yeteneksizliğinin göstergesidir. Sus, sus, sus diye diye büyüyen bir toplum görüyoruz bugün. Neden kavga ediyoruz bu kadar? Sen evladına evde sınıfta ne yapıyorsun? Gerçekte en büyük suçumuz çocukları azarlamak, en kötüsüyse onlara doğruyu söylememek.
“Kubilay’dan Sivas’a kadar hoşgörüsüzlük görülür. Tüm soruların yanıtları aynı anahtar sözcüğe çıkıyor: hoşgörü.”
Atmış beş yılın birikimini bir, bir buçuk saatlik söyleşiye sığdırmak ne mümkün? Kendi şiirlerinden beş altı tanesini okudu, babasının Çermik Köy Enstitüsü’nü kuruşunu, kan davasına bizzat komşu olmalarını, ünlü şairlerle yazarlarla sürdürdüğü dostluklarını… Sürpriz ise onun radyo programı dışında hiçbir yerde kaydı tutulmamış Can YÜCEL’in “Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim” şiirini kendi sesinden dinlettirmesiydi. Evren de güç biter, Ergun EVREN’de söz bitmezdi.
Sanat dolu daha nice yılların olsun koca çınar ve sonsöz gene senden olsun.

NOT 1: Buyruksuz Düşünmek’i okurken –ki kitapta otuz sekiz şiir var- bir dize beni resmen uçurmuştu. Aradan epeyce zaman geçti; ama yeniden okurken aynı dizede yeniden çarpıldığımdan bu şiiri seçtim. “Karanlıkta sustun mu bitersin…” dizesi benim için hâlâ çok özeldir.
NOT 2: Bu yazı 11 Mayıs 2016’da Ergun EVREN’in ZOKEV’in davetlisi olarak Zonguldak’ta gerçekleştirdiği söyleşi & imza günü etkinliği kaynak alınarak oluşturulmuştur.

Vardiyalar

Zehir gibi kalleş bir vardiya şimdi masamızdaki
Yarısı yırtık pırtık, yağlı pis bir akşam
Vurulan soğanların cücüğünde bir kömür kırmızısı
Yok paletlerinde üstlenen renklerde göz ağrıları
Yok simsiyah ellerinde
Soluğu duman duman bir adam/it gibi
İt gibi soluğu kapkara
Ve uykularında derinlik, yalnızlık korkuları bir de
Bir ocak buluşması gözleri
Hiç çıkmayan aklınızdan
Karanlıkta sustun mu bitersin…
Grizu gürledi mi…
Gözlerin mi tutuşmuş senin?...
Kömürlere mi bulaşmışsın ne?...
Suratında hep o küstah tenhalık
Karanlıkta sustun mu bitersin…
Hadi
Bir şeyler söyle…

                                                    Ocak1999[i]



[i] Ergun EVREN, Buyruksuz Düşünmek, İnova Yayınları, 1. Basım, Ankara 2012, s. 19