Beni Kör Kuyularda gerçeğin neresinde?




İnsanın zihinsel gelişimini tamamlamadığını, belki de hiçbir zaman tamamlayamayacağını bizzat tanıklıklarımızdan biliyoruz. Uzağı yakını bırakarak, sadece yaşadığımız günlere bakarak bile bu yargıya ulaşabiliyoruz: İnsanın zihinsel gelişimi hâlâ yetersiz. Öyle ya, her yanımızın acı, öfke, yoksunluk, cılk yara olmasının, dinmeyen kadın cinayetlerinin, kapanmayan gelir adaletsizliğinin insan zihniyle ilgisini düşünün. Dünyanın neresinde görülmüştür, hazine aramak için bir gölün kurutulması, sonra taşıma suyla doldurulmaya çalışılması? Yazık ki kapitalizmin bahtı için anbean yok ettiğimiz dünyanın yerine başkasını koyamayacağımızı da biliyoruz, yani bu kadarını öğrenmişiz; ama hâlâ birileri dur durak bilmeden dünyayı tahrip etmeyi, birileriyse onları sessizce seyretmeyi sürdürüyor.
İnsanı biyolojik kalıplara sokarak izah etmek mümkün; gelgelelim onun çapraşık bilincini pürüzsüz bir satıhta açıklamak mümkün değil. Tıpkı kopmaz bağlarla var edip kendine bağladığı roman türü gibi. Öyle ya, insan neyse roman odur ve elbette roman da gelişimini tamamlamamıştır.
Stendhal’in yol boyunca gezdirdiği aynayla gerçeğe ulaşıp sonrasında onu yeniden yeniden bozan roman türü, günümüzde gerçeğin nerede olduğundan daha çok nasıl sağlandığıyla ilgili. Roman okuyucusu açısındansa değişen pek bir şey yok. Maddi bir bedel karşılığında edinip zamanını adadığı, sıradanlığından, tarihsel gerçeklerden nispeten uzaklaşmak istediği romana inanmak, onda kaybolmak istiyor. Kitap bitse bile kafasında bitmeyen, rüyalarına giren romanlar arıyor. Yaşadığımız çılgın zamanlar düşünüldüğünde okuyucunun şuncacık kaçma arzusu pek abes sayılmasa gerek. Kafka’nın adamı bir sabah böcek olduğunda ‘bu ne saçma şey’ demiyor, okumayı iştahla sürdürüyorsa bu onun romandakileri gerçek kabul etmesindendir. Dolayısıyla okuyucunun gerçeğe bakışı, romancıya da yol gösteriyor. Hâl böyleyken roman ister realist ister postmodernist ya da farklı yönelimlerle yazılmış olsun en sonunda okuyucunun aradığı yere çıkıyor: Romanın gerçekleriyle hayatın gerçeklerinin uyuşması. Akşamdan sabaha aynı kalamayan, hızla değişen koşullarımız düşünüldüğünde romancının ‘eskimeyecek metin’ anlayışı, okur için ‘tereddüde düşülmeyecek metin’ arayışına çıkıyor.
Gerçekçilik hayatı, doğayı, olayları, insanları olduğu gibi anlatmaksa roman gibi kendini tamamen kurmacaya adamış, onunla var olagelmiş bir tür gerçeklere ne derece bağlı kalabilir? Dahası bağlı kalınan gerçekler kime, neye göre belirlenir? Salt doğrusu var mı ki gerçeğin? Bilimden değil romandan söz ettiğimize göre aradığımız gerçeği, hayatın gerçeklerine uygunluğu bağlamında düşünebiliriz. Zihniyet kavramının içini dolduracak olgusal bir gerçeklik arıyoruz. Gerçeği kurmacayla yoğuran romancı onu bozdukça, değiştirdikçe, dönüştürdükçe başkalaştırır ve edebi gerçek yapar. Romanın harcına katılan edebi gerçek, metin bağlamında tutarlı olduktan sonra her dozda verilebilir ki bu dozu ölçecek bir ölçüt henüz bulunmuş değil. Dolayısıyla buradan şu sonuca pekâlâ ulaşabiliriz: romanın gerçeği tarihi gerçek değil, edebi gerçektir.   
Hasan Ali Toptaş Ankara’nın merkeze uzak bir gecekondu mahallesinin belirsiz bir zamanını anlatıyor Beni Kör Kuyularda’da. Henüz romanın başında Güldiyar’a “Babanı aklı başında biri mi sanıyorsun?” diye seslenen Bahriye, hiç de aklı başında olmayan bir Muzaffer’le karşılaşacağımızı duyuruyor bize. Derken Güldiyar allak bullak bir yüz, donmuş bakışlar, dağılmış güzelim saçlarla dönüp, konuşamayıp gözlerinden yaş yerine taş dökünce felaketin ortasında buluyoruz kendimizi. Son derece sıradan başlayan roman yarattığı deprem etkisiyle birdenbire sarsıyor okuru. Neye uğradığını şaşıran okur, yaşananların nedenini aramayı ve içten içe bir ışık kollamayı sürdürse de öykünün gidişatı ışık kaynağından giderek uzaklaşır. İçlerinde zerre kadar merhamet kalmamış meraklı komşularla başlayan karartma ak sakallılarla artıyor. Romanı daha çok Muzaffer’in gözünden seyreden, onun edilgenliğiyle ve çaresizliğiyle kıvranan okur, Güldiyar’ın hastaneye götürülmesiyle soluklanabilecekken Bahriye’nin apansız ölümüyle yeni bir travma yaşar. Nicedir komşusu Muzaffer’e dargın olan Dursun’un “Bundan sonra o zavallı bunaltılmayacak” diyerek imdadına koşmasıyla azıcık durulan karartma önce Cihan’ın, peşindense Rüstem’in yardıma gelmeleri ve Güldiyar’ın hastaneye götürülmesiyle aralanır. Ne var ki Rüstem’in ağzından işittiğimiz “Yapılacak bir şey yokmuş dayı, bugüne kadar böyle bir şeyle karşılaşmamışlar,” teşhisiyle okur yeniden karanlığa itilir. Ondan sonra yazar kuyunun karanlığını biteviye koyulaştırır. Ak sakallıların “Allah bilir daha neler olacak” demeleri, dalavere çevirdiği belli olan Rüstem’in siyah elbiselileri başlarına musallat ettiği Muzaffer’in “Bundan sonra başımıza ne gelecek” diyen önsezisi giderek gerçeğe dönüşür. Siyahlıların sayıları artarken Dursun ve Cihan’dan sonra Rüstem de ortadan kaybolur. Ondan sonra denetimi tamamen siyahlılara bırakan Muzaffer cebindeki onbeş lirayla hiçbir şeye gücü yetmediğinden karnını bile onların pideleriyle, lahmacunlarıyla doyurdukça “altından bir şey çıkacak” önsezisi güçlenir. Ziyarete gelen meraklılardan Berber Zahit’in ‘kızının üzerinden para kazanıyorsun’ diye çıkışmasıyla hislerinin boş olmadığı ortaya çıkar. Siyahlılar Güldiyar’ı görmeye gelenlerden para almaktadırlar ve Muzaffer hesap sormaya kalktığındaysa onların lideri çekik gözlünün “Sen ne diyorsun len, hıyarağası?” diye başlayan tepkisi dayakla sürünce iyice sarsılır okur. Yine de bu kadar kötülük olmaz diyerek safça ışık beklentisini sürdürür. Muzaffer’in kaçma planıyla umutlansa da yakayı ele vermeleriyle yeniden kuyuya itilir. Başını Nedim’in çektiği siyahlılar sabahın köründe evde bitip, eşyaların yerini değiştirip, Güldiyar’ı salona taşımaları basit bir yer değişikliği değildir. Ticari kafası iyi çalışan Nedim, aynı anda daha fazla kişiyi nasıl içeri alabileceğini hesaplamıştır. O andan itibaren ziyaret süresini yirmi dakika olarak sabitler ve içeri girenlerin ayakkabı çıkarmalarını kaldırır. Ne var ki eve gelenler Güldiyar’ın eskisi kadar ağlamadığından yakınırlar. “Pilli bebek değil ki bu, düğmesine basınca ağlasın!” diyerek ticari çaresizliğini duygusuzca vurgulayan Nedim içten içe çareler arar. Derken “dinsizin hakkından imansız gelir” diyerek umulmadık çareyi buluverir. İnsafları hepten kuruyan siyahlılar, kurdukları düzenekle Güldiyar’ı sırtından bıçakla dürterler o saatten sonra. Gözü hiçbir şey görmeyen Muzaffer kötülüğün başı olarak gördüğü Nedim’in boğazına saldırsa da sonunda yine kalabalık siyahlılardan feci bir dayak yer. O sırada rahat koltuğunda oturan okur gibi bazılarının dut ağacının dibine kümelendiğini, kimilerinin ellerinde külah, tespih, sigarayla seyrettiğini, içlerini çekerek tek tük acıyanları ve gülenleri de görür. Polislerin nihayet gelmeleriyle umutlanılsa da onların eve girmeden çekip gitmeleriyle Güldiyar’la Muzaffer zifiri karanlığa itilir ki sonraki yolların karanlık dehlizlerden korkar okur. Siyahlıların kurduğu çarkın gerisinde başkalarının olduğu, bu vahşiliğe kimsenin son veremeyeceği, bu devirde kimsenin bucağı görünmeyen karanlık kavgaya girmeyeceği dillendirilir. Tüm kötülüklerin ortasında Güldiyar giderek fenalaşırken siyahlıların başı Şakir her fırsatta hâsılatı artırmanın yollarını arar. Muzaffer ona yalvardıkça yetkisi olmadığını söyler durur. Onlarla başa çıkamayacağına inanan Muzaffer musluk suyuyla doldurduğu şarap şişesinden lıkır lıkır içtikçe sarhoş olurken Güldiyar yeniden fenalaşır ve yine aynı doktor sahneye çıkar. Artık canı kalmayan Güldiyar bunca kötülükten sonra tüm haksızlıkları bitirircesine ölür. Muzaffer cenazeye katılmaz, boşluğa bakar durur. Kalabalıksa yeni eğlencesini bulmuştur ve oradan ayrılmak istemez. Ölen kızının minderinden gözlerini hiç ayırmayan babaya bakarlar ve siyahlılara “isimlerimizi yazın, sıraya girelim,” derler. Ölümle dahi kuyudan çıkmaya niyeti yoktur kimsenin ve okur buna kesinkes inanır artık.  
Beni Kör Kuyularda’nın olay örgüsündeki olaylara tek tek bakarak ‘bu gerçekçi’, ‘bu gerçekçi değil’ diyerek onun gerçeklik anlayışını açıklayamayız. Tek tek bakıldığında hayatın gerçeklerini bozan, yıpratan, bizi hayali, bilinmez, akıl dışı birçok olay ve durumla karşılaştıran yazar metnin gerçekliğini tam da buradan sağlar. Öyle ya, bir yanı hayatın gerçeklerine bir yanı hayale yaslanan Beni Kör Kuyularda romanı kendi bağlamında gerçekliğini sımsıkı ören, tutarlı bir romandır.
Yazarın Muzaffer’le Güldiyar’ı dayanılmaz acılarından bir türlü kurtarmadığı, hatta onlara küçücük soluk alma boşlukları dahi bırakmadığı, hareket alanlarını giderek daralttığı roman boyunca okuyucunun gözünden taş dökerek ağlayan acılı Güldiyar’ı, acz içindeki Muzaffer’i bir film izlercesine tez zamanda okuyup tüketmesi de gayet manidar. Öyle ya, kaba adamların incelikten, kibirlilerin tevazudan, kötülerin iyilikten söz ettiği o belirsiz zamanda herkesle birlikte okur da seyretti onları. Yardımlarına koşmak şöyle dursun, mahremiyetlerine dahi saygı gösterilmedi, hatta acılarından zevk alanlar oldu.
Bu rezil seyir zevki, bu rahatsızlık ancak toplumsal bir hastalıkla açıklanabilir ve kimliğini yitirmiş, duygusuz, bir araya gelmemek üzere son fertlerine kadar ayrışmış, başkalarının acılarından zevk duyacak ilkel, vahşi kişilerden oluşan toplumlarda görülebilir.

Sonuç olarak, Hasan Ali Toptaş’ın gerçeği zorlayan öğelere, oyunlara çokça yer vermesi Beni Kör Kuyularda’yı metinsel gerçeklikten koparmadığı gibi bize masal, mit, hikâye, destan, efsane gibi sayısız anlatı örneğini anımsattığı sözlü edebiyatımızın, oradan halk edebiyatımızın ve Batı yollarına düşmüş çağdaş edebiyatımızın nice örneğinde olduğu gibi insanın anlatısını edebi biçimde, edebi gerçekliğiyle veriyor. 

Sait Faik'in Semaver'i




Öykücülerimizin geleneği kullanma düzeyleri ve amaçları değişse de başvurulan iki ana kaynak hiç değişmiyor: Sait Faik ve Sabahattin Ali. Birbirinden değerli bu iki cevheri teraziye koymuşçasına tartarak bir tarafa üstünlük sağlamak gibi kötü niyetli, boş, yapay, anlamsız karşılaştırmaların yararsızlığını da yine öykü tarihimizden biliyoruz.
Türk öykücülüğünü gürül gürül akan bir ırmağa benzetirsek bu ırmağı besleyen ana kollardan birine hiç kuşkusuz Sait Faik dememiz gerekir. Yazarın Varlık dergisinde yayımlanan ilk öykülerinden bugünlere değin edebi gücünü eksiltmeden sürdürebilmesi bunun göstergesi değil midir? Başvurduğumuz diğer bir nokta ise geliştirdiği yenilikçi öykü anlayışıyla hâlâ daha genç öykücüleri etkileyebilmesidir. Öyle ki 1950 kuşağı öykücüleri bizzat onu, 1980 kuşağı öykücüleri 1950 kuşağını, 2000’li yıllardan günümüze değin ulaşan öykücülerse 1980 kuşağını izlediklerine göre altta yatan büyük cevherin Sait Faik öykücülüğü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Küçük insanı farklı yönleriyle öyküye sokan Sait Faik, o güne değin gelişimini klasik çizgide sürdüren öykücülüğümüze yeni bir alan açmıştır. 1936’da yayımladığı ilk kitabı Semaver’den itibaren giderek bilenen kalemi, ona özgü bir öykü anlayışı çıkarmıştır ortaya. “Sait Faik öyküsü” diyebileceğimiz bu yenilikçi tarz, geleneksel öykücülüğümüzden büsbütün ayrıdır. Üstelik yazar kendine özgü bu tarzı oluştururken öyle bir yol tutturur ki ne kendinden önceki yazarların ayak izlerini takip eder ne de kendinden sonra geleceklere takip edilebilir bir iz bırakır. Onu hep genç, eskimez tutan iksirin gizini burada aramak gerek.

İlk kitabına adını veren unutulmaz öyküsü Semaver’de İstanbul Halıcıoğlu’ndaki fabrikada nihayet bir haftadır elektrik amelesi olarak çalışan, mutluluk anlarını evinde annesiyle yaşayan Ali’ye odaklanırız. İkisinin yatakta debelenmeleri, kucak kucağa yemek odasına geçmeleri, Ali’nin annesini öptükçe dudaklarını yalaması, namaz kılarken önünde çömelmesi, taklalar atması, dilini çıkarması, annesinin ona gülmesi mesutları çok az mahallenin çocuklarından ayırır onları. Oğlundan başka kimsesi olmayan, dini bütün, mütevazı, fedakâr anne onu işe göndermek için sabah ezanıyla kalkar, oğluna her sabah ekmek kızartır. Yemek odası kızarmış ekmek kokusuyla dolmuşken semaver güzelce kaynamaktadır. Semaverin öykünün merkezine yerleştirilmesi, simge olması, Ali’yi hayata bağlayan damarlardan biri olması boşuna değildir. Yalnız koku, buhar ve sabahın saadetini üreten ideal bir fabrikadır Ali’nin gözünde.
Ev içeridir, sıcaktır, huzur getirir, geleneksel değerlerle çevrilidir, güvenlidir, mutluluktur, belli bir rahatlık düzeyi vardır, korunaklıdır ve bilinir. Halıcıoğlu’ndaki fabrikaysa dışarıdır, tehlikelidir, karşıt değerlerin kuşatmasındadır, greve, huzursuzluğa, patrona, kazaya dayalı yıpratıcı bir atmosferi vardır.
Bir sabah annesinin ölmesiyle mesut yaşamı bozuluveren Ali’nin mutluluğa dair tüm beklentileri de yok olur. Ne ekmek kokusu ne kaynayan semaverin buğusu… Yapayalnızdır artık Ali. İşlevsizleşen semaverle koku, buhar ve saadetten mahrum kalırken fabrika yaşamına grev, ıstırap, kaza, patron mu egemen olacaktır? Çatışmanın özü tam da burada, işçi Ali’nin içinde doğar. Annesiyle kurduğu mutlu, sevgi dolu, huzurlu, sıcak, evde geçen “iç hayat” bitmiş, bilinmezlerle dolu “dış hayat” başka geliri olmadığından bir zorunluluk biçiminde varlığını sürdürmektedir. Oysa biraz şair tabiatlıdır Ali. Örneğin fabrikayı sadece dışarıdan, bacasını ötmek üzere olan bir horozun kafasına benzettiğinde güzel bulurken uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü onda arzular uyandırır, arzular söndürür.

İlk kez okuyanların belki de dikkat etmeden geçiverdikleri bir ayrıntının önem kazanmasıyla çatışma diner, öykü olağanlaşarak biter. Semaveri göze görünmeyecek bir yere koyan Ali, onun boşluğunu salep güğümüyle doldurur. Erkenden işe gidenler, mektep hocaları, celepler, kasaplarla sırtını duvara vererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içenlere karışır.


Sait Faik Abasıyanık, Semaver, YKY, 22. baskı, İstanbul 2008

Salih Bolat'la Rüya Zamanı




Aykut ağabeyle otogarda karşıladığımız Salih Bolat güleç bir insandı. Arabayla etkinliğin gerçekleşeceği Maden Mühendisleri Odası Lokali’ne giderken sohbet etmeye başladık. Şiirlerindeki gibi sıcakkanlıydı. Fakat ortamın en mutlusu bendim. Daha dün 1980 sonrası şiirimizi anlatırken bahsettiğim şair konuğumuzdu. Söylemiş, “Bu mutluluk her şeyden değerli,” diye eklemiştim. Öyleydi. Murathan Mungan, Ahmet Erhan, Enis Batur, Hüseyin Atlansoy, Enver Gökçe, Seyhan Erözçelik, Lale Müldür gibi şairlerle birlikte andığım Salih Bolat’la bir rüya zamanı yaşayacaktık.
Etkinlik öncesi son hazırlıklarımızı tamamlayınca ben masaya oturdum, Salih Bey sözleştiğimiz üzere dinleyicilerin arasındaydı ve ben davet edince gelecekti.
Salih Bolat’la ilk kez yine Zonguldak’ta, hem de bu salonda karşılaştığımı söyleyerek başladım konuşmaya. Kiminin şaşırdığını kiminin inanmazca baktığını ama herkesin sözlerimin devamıyla ilgilendiğini görünce sürdürdüm. Gereken etkiyi yaratmıştım. “Sivas Kıyımı’nın anması dolayısıyla Sivas’ı unutmamak, unutturmamak için Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok Akatlı davetlimizdi ve Salih Bolat da dinleyiciler arasındaydı. Hepimizi derinden sarsan, yaralayan, belki umutlarımızı kıran kıyımın kasvet ikliminde boğulanlardan biri olduğumdan ve günün getirdiği karanlık psikoloji nedeniyle kendisiyle yeterince iletişim kuramamanın derdine sonradan çok düşmüştüm. Neyse ki kendisini yeniden bu salonda, üstelik davetlimiz olarak ağırlamanın onuruna sahibiz.”
Şairin yaşam öyküsünü kısaca dile getirdim. Amacım şiirinde özel bir yeri bulunan kentleri, özellikle Adana’yı ön plana çıkarmaktı. Bu nedenle dizelerinden yakaladığım parçalarla konuşmamı sürdürdüm: “Şairin yaşadığı coğrafyayla ilişkisi şiirine hep yansıdı. Adana’da geçen ömrünün ilk on sekiz yılında yoksul ama güzel bir çocukluk geçirdi. Bağlar arasında, çiçekler içinde, kalabalık bir evde büyüdü. Babası, romantik taşralı bir demir yolu işçisiydi. Annesi demek, evin avlusu demekti biraz da. Yağ tenekelerinde, kırık dökük saksılarda yetiştirdiği akşamsefaları, ortancalarla, o çiçeklerin o yıllardaki annece adlarıyla büyüdü. Efsanelerden, kabadayı hikâyelerinden, cin-şeytan hikâyelerinden etkilenmemesi olanaksızdı. Yirmi altı yıl yaşayacağı, Adana’ya kıyasla daha modern ve daha eğitimli Ankara’daysa 1980 öncesi ve sonrasının kanlı faşist ortamına tanık olacaktı. Şair bunlardan da etkilendi elbette. Yaklaşık yirmi yıldır İstanbul'da yaşadığından bu kadim izleri de mevcut şiirinde. 



“Dahası bir memleket tarihi… Kıyımlar… Dinmeyen kan… Doğrusu çok sıkı bir külliyatımız var bu konuda. Elbette Sivas bunların kilometre taşlarından biri ve Salih Bolat’ın şiir evrenini derinden etkileyen kıyımların belki de birincisi. Dönüp dolaşıp yine kan iklimine sürüklenmekse yazgımız galiba. Ki, söz gelimi Bir Fotoğrafa Bakmak şiirinde kanlı canlı, sevgi dolu iki güzel şairle yan yanadır: Behçet Aysan ve Metin Altıok. Yıllar sonra bile o fotoğrafı görmek bir insanın, hele de naif bir şairin canını kim bilir nasıl acıtmaktadır? Öyle ya, kaç şiirdir görüşmüyorlar kim bilir?
“Salih Bolat bir röportajda ‘Sivas katliamı, şiirin bittiği yerdir. Tarihsel bir suçluluktur. Gerçekten, alçaklığın evrensel tarihi yazılacaksa, Sivas katliamı kanlı kilometre taşlarından biri olmalıdır,’ demiş. 1993’ün üzerinden çok zaman geçti; gelgelelim ne tarihsel suçlar azaldı ne alçaklığın tarihi durdu. Acılar değişse de acılar bizimle kaldı. Dolayısıyla bu kesintisizlikte şiirin bitmemesi, dinmemesi gerekiyor. Rüya Zamanı’na böyle kuru zamanlarda ne çok ihtiyacımız vardı. 2014’te yayımladığı Atların Uykusu’nun üzerinden beş yıl geçmişti. İşte bu beş yılın şiirlerinden oluşuyor Rüya Zamanı. Üstelik şairin kırk yıla yaklaşan şiir serüvenine baktığımızda onu giderek daha derinlikli, daha imgesel ve daha doğacı görüyoruz.”
Çok değil, şairi masaya davet etmeden evvel en fazla üç beş saniye kadar kâh hemen karşımda oturan şaire kâh salondaki misafirlere baktım. İlgili bir kitle vardı ve tek bir olumsuzluk görünmüyordu. Kendisini davet ettiğimde gülümseyerek geldi, tokalaştık, yanıma oturdu. Masa mikrofonunu önüne sürdüm.
“Nerelerden gelip nerelere gelmişiz?” diye gülümseyerek başladığında ben de defterime not almaya koyulmuştum. Hayat pratiği içerisinde kimler nerelere gitmiyordu ki?
Ömrünün ilk durağından, Adana’dan söz etti. Öyle ya ne bereketli topraklardı oralar, ne çok sanatçı çıkarmıştı! Var mıydı bir sırrı, varsa neydi? “Bunda Adana’nın çelişkilerinin çok keskin olmasının ciddi payının olduğunu düşünüyorum. Bu çelişkiler elbette diğer şehirlerde de var ama ilk gençliğime kadar yaşadığım Adana’da korkunç çelişkiler vardı. At arabasıyla Jaguar’ı yan yana görebilirdiniz.”
‘Öyle miydi’ demeye kalmadan bir çırpıda aklımıza gelivermişti, Çukurova’nın mevsimlik tarım işçilerini anlatan romanlar. Yarı aç yarı tok çalışırken sıtmadan kırılanlarla eli pamuğa değmeden köşeyi dönenlerin anlatıldığı Orhan Kemal, Yaşar Kemal romanları.
Salih Bolat’ın şiirlerinde Adana’nın renkli izleri o kadar belirgin ki bu izleri biraz detaylandırmalıydı. Üstelik herkes farkındaydı, çocukluğunun masal dünyasını anlatırken keyifle gülümsediğinin. “Belediye otobüslerinin son durağında otururduk. Bağ bahçe kültürü vardı o zamanlar. Öyle bir yerde büyüdüm. Bin bir çeşit çiçeği vardı annemin. Annemden isterlerdi de o bir ‘çitil’ (fide) vermezdi kimseye. Sıra sıra dizdiği Vita tenekelerinde, eski püskü saksılarda yetiştirirdi çiçeklerini. Dolayısıyla okulda 10 Kasımlarda en çok çiçeği ben götürürdüm. Öğretmen sorunca bu çiçeklerin adını, ben de söylerdim: puştoğlan, küçükorospu, çirkinhanım… Doğrusunu nerden bileyim, annem öyle seslenirdi onlara. Gerçekten çok güzel küfrederdi annem, çiçeklere koyduğu adlardan da belli olduğu üzere. Başkasının ağzında ağır duran küfürler ona yakışırdı. Yaratıcı, hayal gücümü zenginleştiren bir dili vardı annemin ve herkes onu çok severdi.



“Evimizin yanında dev bir sakız ağacı vardı. Onun altında toplanılır, neler neler anlatılırdı. Her evin bir yılanının olduğu, dedikodular, efsaneler, cin-şeytan hikâyeleri, şahmeran hikâyeleri… Çocukluğumda ne çok dinledim bunları. Zihnimde döner durur hâlâ. Şiirimi etkilemesi doğaldır.
“Babam romantik bir taşralı demiryolu işçisi… Trenlerle ilişimiz hep yoğundu bu nedenle. Hatta Selim İleri televizyona program yaptığı dönemde, trenleri anlattığı bölüme beni çağırmıştı. Adnan Binyazar “Ağlaya ağlaya izledim,” demişti o program için.
“İstasyon yakındı, tren düdüklerini rahatlıkla duyardık evden. Sesinden ne treni olduğunu anlardık. Sesi dinleyen babam “Gene sevkıyat var” derdi bazen. Uzun uzun, acıklı olursa asker taşırdı tren, yolcu treniyse kesik kesik, iki trenin selamlaşmasıysa uzunca ve tek… Kara trenler tabii bu dediklerim.
“İlkokula gitmek için rayları geçmek zorundaydım. Hatta bazen vagonların altından geçtiğim olurdu.
“Yazın bahçede ‘hayma’ dediğimiz bir tür kameriyede yatar, yemek yerdik. Buzdolabı yoksa da kuyumuz vardı. Babam soğusun diye kuyuya sarkıtırdı karpuzu. Bir saat sonra yukarı çektiği karpuz buz gibi olurdu.
“Çok okurdum, roman kahramanları beni büyülerdi. Teksas, Tommiks de öyle. Bunları babamdan gizli, ders kitabının arasına koyarak okurdum. İki katlı evimizde bizim yatak odamız üst katta, babamlarınki alt kattaydı. Yukarı çıktıkları merdivenin sesinden duyulur duyulmaz bakardık çaresine.
“Kitap kiralardık o zamanlar 10 kuruşa. Nice kitap okumuşumdur bu sayede. O okumaların imge geliştirmede bana çok yararı olduğunu daha sonra fark ettim. İmajinasyonumun geniş olması çocukluğumdan, hayal kurmamdan.
“O yıllarda okumuştum Orhan Kemal’in Baba Evi romanını. Baba-çocuk ilişkileri, Teksas, Tommiks okumalar… Aynı benim hayatım. Bunu ben de yazarım dedim.
“Lise ikinci sınıfta öykü yazıyordum. Yeni Adana gazetesi vardı, gittim, tanıştım. Anlattım öykü yazdığımı. Her hafta bir öykümü yayımlıyorlardı artık. Hatta bir seferinde benimle röportaj yapmışlardı da “Adana’nın Bağrı Yanık Öykü Yazarı” diye başlık atarak basmışlardı. Okulda okumayan kalmamıştı. Ne çok utanmıştım.
“Yazar olma hayallerim bir kıza âşık olana kadar sürdü. Daha doğrusu kız beni terk edene, bir gün buluşmaya gelmeyene kadar... Ondan sonra yazarlık bitti, şairlik başladı. Dersleri filan bırakmıştım. Arkadaşlarım kızıyordu, sınava bile girmiyordum. O kızdan hep. Şimdi iyi ki gelmemiş o buluşmaya diyorum.
“Bir arkadaşımın güzel bir şiir defteri vardı. Orada okuyup hayranlık duyduğum şairler oldu. Nâzım Hikmet, Baudelaire… O günlerde şiirin iki boyutu olduğunu anladım. Birincisi dil boyutuydu, arkadaşımın defterindeki şiirler gibi. Diğeri hayat boyutuydu, kanıma giren o kız gibi. O defterin izini sürdüm sonradan, oradaki şairlerin kitaplarını getirttim.
“Adana’nın çok kültürlü yapısıdır Adana’yı farklı kılan, beni besleyen. Farklı etnik yapılar iç içe yaşar. Yoğun bir Ermeni kültürü vardı mesela, 1909’dan önce. Bunlar da Adana’yı, Adanalıyı zenginleştirir. Bana Fransa’nın güneyini anımsatır Adana. Çok benzetirim oralara. O kadar ki gökyüzünün yapısı, rengi bile benzer. Zaten Akdeniz’de şiir daha belirgindir. Kuzeye çıkıldıkça roman, sahne sanatları, biraz düşünceyle ilgili türler öne çıkar.
“Eylül başlarında Adana Erkek Lisesi’nin edebiyat öğretmeni davet etmişti Orhan Kemal’le ilgili bir konuşma yapmam için. Benim okulum… Gittim. Çok duygulandım. Orası iyi bir okuldur, Galatasaray Lisesi ayarındadır, belki daha da iyidir. Fransızca öğretmenimiz falan vardı öğrencilik yıllarımda. Verlain, Baudelaire, Paul Valery okuturlardı. Unutmam, Paul Valery’nin Deniz Mezarlığı şiirini okuduğumuzu. 2010’da Sete’ye, şiir festivaline davet edildim. Sete Paul Valery’nin şehri. Müzesini yapmışlar. Her yerde onun ismi var. Anlattım orada lise birinci sınıfta Paul Valery okuduğumu. Demek ki insanın kafası o zamanlardan biçimlenebiliyor. Tabii bizim okul erkek lisesi, kız öğrenci yok. Hocalarla aramız şahane, biraz argo da yapabiliyoruz. Sonra uzun boylu olduğum için en arka sıraya oturturlardı beni. Ben de çok gülerdim. Hâlâ öyle ya… Mehmet Ali Gül adında çok değerli bir edebiyat hocamız vardı. Bana Kartal derdi hep. Bir gün, “Lan Kartal, Yılmaz da burada oturur gülerdi. Bok mu var burada?” demişti. Yılmaz dediği, Yılmaz Güney’di. Adana Erkek Lisesi’nden yıllar sonra davet alınca o sırada oturan çocuğa anlattım bu hikâyeyi. Çocuk bir tuhaf oldu tabii.
“Üniversite okuyarak yazar olmayı -şair değil- istedim. Edebiyat bölümünde okuyacak, iyi bir yazar olacaktım. Trabzon’u tutturdum. Ama gerçekler hiç düşündüğüm gibi değildi. Benim yazar olmamı engelleyen durumlar vardı ortada. Mesela aruz kalıplarını ezberlettiriyorlardı. Hiç bana göre değildi. Öyle olunca ilk fırsatta bıraktım. Kendime göre bir bölüm aramaya koyuldum. Baktım, Gazi Üniversitesi’nde Sosyal Politika diye bölüm açılmış. Kafama yattı. Bu sosyal politikayı okur, edebiyatı da kendim öğrenirim dedim. 1976-1980 arası. Kötü zamanlar… Ahmet Erhan’ın “Bugün de ölmedim anne” dizesi var ya, öyle bir ortam.
“İlerleyen yıllarda babam ölüp yedi kardeşin her biri bir tarafa dağılınca annem tek kalmıştı. Ben üniversite için Ankara’daydım. Hiç unutmam, bir Kurban Bayramı tatilinde Adana’ya gittim. Yalnız ikimiz vardık. Et vermişti komşular. Damda mangalın başına oturmuş, et pişiriyor, bir yandan da türkü söylüyordum. Annem arkamda bir şeyler yapıyorsa da mangala dönük olduğumdan onu göremiyorum. Meğer arkamda durmuş, beni dinliyormuş. “Yavrum senin ne güzelmiş,” demişti. İlk kez orada tanıdım annemi, o da beni tanıdı.
“Sonradan çiçeklerin gerçek adlarını öğrenip ona da söylemiştim.
“Âşık oldum Ankara’da. Oysa okulu bitirip İstanbul’a gidecektim. Aşk, evlilik, çocuk… Kaldım. İyi de oldu bir bakıma edebiyat açısından. ‘Kitap İstanbul’da basılır, Ankara’da okunur’ denir ya, gerçekten öyle bir ortam vardı Ankara’da. Çok okudum, dergiler çıkarttım. İstanbul’a gittiğimdeyse evlilik bitmişti.
“Bugün İstanbul’da, Moda’da yaşıyorum. Avcılar’a gidip geliyorum üniversite için. Bakıyorum ki insanlar köksüz… İnsanın derinlerden gelen değerlerle biçimlenmesi için çok eskide oluşmuş, yontulmuş olması önemlidir. Olmazsa kargaşa çıkar, anlamsız bir ilişkiler ağı olur.”
Yaşam öyküsünden yavaş yavaş şiirine geçiyordu şair. Bundan sonra söyleyecekleri poetikasını oluşturacaktı. Tek çekincemse dinleyicilerin konuşmaları soyut bulup ortamdan kopmalarıydı. Bense defterime kapanmış harıl harıl not alıyordum.
“Hâlâ sorarlar bana, neden öykü, roman yazmıyorsunuz diye. Öykü, roman yazmaya kalktığımda yazdıklarımın şiir olduğunu fark ettim çünkü. Dille ilişkim böyle. Metaforik.
“Dilin hacmi, boyutu belli. Gündelik dil neyi, ne kadar anlatabilir ki? Bunun üzerine insanlık sanat diye müthiş bir şey icat etmiş. Yeni anlamlar ortaya çıkarmak için metafor, benzetme, şiir, müzik gibi yeni diller yaratmış. Çünkü evrende sonsuz anlamlar var. Şiir denilen şey, malzemesi yalnızca dil olan bir sanat. Öykü dediğinizde biraz dil mühendisliği giriyor işin içine. Romanda katman biraz daha artıyor, sosyolojik çalışmalara falan girmeniz gerekiyor. Ama şiir dolaysız, dilin kendisiyle yapılan bir sanat. Bu nedenle gerçeklikle dilin ilişkisi şiirde çok çok önemli.
“Şiir nesnelerle dilin arasındaki boşluktan doğuyor. O boşlukta var olan; ama bizim hissetmediğimiz, duyumsayamadığımız, algılayamadığımız anlamlar bulunuyor. Gerçeklikle dilin arasında boşluk dediğim; bizim duyumsayamadığımız, algılayamadığımız ama var olan anlamlardır. Şiir, bunu duyabilmemize olanak sağlayan yeni bir dildir.”
“Bağlamlar yaratmak, ilişkiler kurmak için çok titiz çalışmanız gerekiyor. Mesela ‘çivi’ gibi sert bir sözcükle aynı sertliği taşımayan naif bir sözcüğü yan yana kullanamazsınız. Üstelik bu kuralları da kendiniz koyarsanız. Şiirin dışındaki diğer dil sanatları daha dünyevi, daha ayakları yerde ve bu dünyanın gerçekliği ile daha çok ilgilidir. Şiir daha bir üst dildir. Ona dilin arkasındaki dil de diyebiliriz. Şiir daha önce de söylediğim gibi, nesnelerle dilin arasındaki boşluğu dolduran yeni bir dildir. Neden bunu yapıyoruz? Çünkü bizim dışımızda var olan ama insan olarak noksan kaldığımız bir anlamlar evreni var. Bu evren, olguları ne kadar çok algılayabilirsek o kadar derinlikli insan olmamızı sağlıyor. Şiiri şuna benzetebiliriz: Mesela şu anda salonda görüntüler, sesler uçuşuyor. Ama bir televizyon ya da radyo aygıtı olmadan bunları duyamıyor, göremiyoruz. Sanatlar da tıpkı bu aygıtlar gibi bizim algılayamadığımız, göremediğimiz, duyularımızın yetmediği konuları anlatmak için var. Anlamları bilinir hâle getirerek insani boyutlarımızın, heyecanlarımızın, iç dünyamızı oluşturan duygularımızın artmasını sağlıyor. Şiir bunu dille yapan, işi gücü tamamen bu olan bir sanattır. Anlamın görsel tasarımı olduğu için de gündelik hayatın kurallı cümleleri, ilkeli sözcükleri, anlamın kendisiyle şiir yazamazsanız. Mesela Melih Cevdet ‘Penceremden güvercinler uçtu’ demiyor, ‘penceremde kopan alkış’ diyor. Böyle yaptığında, var olan ama bizim bilmediğimiz, tanımadığımız yeni bir anlam katmanı yaratıyor, bunu hissettiriyor. Duyarlılığımızı birdenbire başka bir boyuta taşıyıp algılanır hâle getiriyor. Bunu sözcük bağlamlarıyla yapıyor. İşte şairlik denen şey de bu.”

Şairin son sözleriydi bunlar. İmzalanan kitaplar, çekilen fotoğraflarla etkinlik sona erdiğinde artık biliyordum, Salih Bolat’ı şiirleriyle olduğu kadar gülümseyen yüzüyle de anımsayacağımı.

Burka: Gerçeğin kaybolması




Kendime kızdığım anlardan biriydi, yayımlanalı on beş yılı aşmış Çador’u* ne zamandır kitaplığımda tutup da bu kadar geç okumam. Savunma mekanizmam ise bahanenin bir adım ötesindeydi. Öyle ya, Murathan Mungan’ın sonsuza doğru evrilen külliyatını takip etmek çok zordu.
Çador, Mungan’ın sözü kullanma gücünü hissettiren, şairce yazılmış, derinliğiyle sarhoş eden kitaplarından. Hiç âdetim olmadığı hâlde kitabı, elimde hazır beklettiğim bir kurşun kalemle birçok yerine “evet” yazıp altına çift çizgi çekerek okudum. Mecburdum; insanın zor duygularını, düşüncelerini öyle kolay tarif ediyordu ki mest olmak dışında tek yapabildiğim sağını solunu çiziktirip bu saf edebiyata, bu has edebiyatçıya şapka çıkarmaktı. Müslüman coğrafyasının günbegün nasıl kan kaybettiğine, savaşın sadece sınırları yıkmakla kalmadığına, insanlığın neden çağlar öncesine koşturduğuna dair son derece nazik değerlendirmelerineydi bu tepkilerim. Böyle olunca bu sanat cümbüşünü nicedir ertelediğime kızmam haksız değildi.


Akhbar yıllar sonra ülkesine binaların yanı sıra elektrikli tel örgüler, altında mayın olduğunu düşündüren kabarmış toprak parçaları, gözetleme kuleleri, hendekler, siperler; geniş çukurlar içinde ne için yapıldıkları anlaşılmayan her biri bir oda kadar olan küçük kulübeler inşa edilmiş sımsıkı korunan sınırdan girerek döner. Tedirginliğinin asıl kaynağıysa yıllar sonra ülkesine dönmesinin kuşku uyandırabilme olasılığıdır. Yoksa Akhbar hükümetin devrilmesinden çok daha önce yurtdışına çıkmış olup hiçbir dönemde siyasi işlere bulaşmamıştır. Kimsenin işine karışmayan, kendi hâlinde biridir o. Fakat memleketin durumunu bildiğinden ve yıllar sonra kuşku uyandırabilecek dönüşünden, elbette ki haksız yere kurban seçilme korkusundan bakışlarını kaçırmıştır Akhbar.
Sokağını, evini kolayca bulur. Kapıya çıkan burkalı kadına annesi Fatima’yı aradığını söyler. Annesi taşınmış olmalıdır.
İnine çekilmiş gibidir, ülkesinin şimdiki kadınları burkanın gizinde. Işığa burkanın kalın ibrişimle örülü kafeslerin arkasından değer gözleri.
Annesini, ablasıyla eniştesini, erkek kardeşini, eski sevgilisini arar. Ablasının oturduğu eve başkaları yerleşmiştir ve galiba ablasının oğlu bu evde ölmüştür.
Başta pek bir şey değişmemiş, herkes onun dönmesini beklermiş gibi hissederken çok geçmeden her giden gibi anlar yanıldığını. Ondan sonra geçmiş içini acıtmaya, kanatmaya başlar. Her şey savaş nedeniyle değişmiştir. Komşu ülkelerle, sonra kendileriyle yıllarca süren savaş, onları herkese küstürmüştür. Bütün bunlar olurken o, yıllarca yurtdışında yaşadığından aradığı insanlar pekâlâ ölmüş ya da kaybolmuş olabilir. Üstelik onları bulsa bile o insanların aynı insanlar olmayacağını anlar.

“Koca şehir bir hapishane avlusu gibiydi. Belki de Akhbar’ın adımlarına volta ritmini veren buydu.”
Eski zamankilerden çok daha fazla dilenci görür sokaklarda. Eli ayağı kopmuş erkeklerin paçavralar içinde yerlerde sürünürken avuç açmalarındaki korkunç insanlık dramı soluğunu keser. Öte yandan kolluk görevlilerinin uzun, kalın sopalarla, gruplar halinde gezip sert yöntemlerle asayişi sağladıklarına tanık olur. Sesi yüksek çıkan bir kadın, namaz vaktinde sokakta bulunan bir erkek bu yöntemlerden nasibini alır.
Akhbar’ın yüzünde, ifadesinde, çizgilerinde insanın kelimelerini emanet edebileceği bir derin anlam varken şimdilerde sözcükler kimselere bir mana söylememektedir. Fotoğrafsa sureti tekrarladığı, dolayısıyla yaratanı taklit ettiği için günahtır.
Neyse ki erkek kardeşiyle gururlanabileceği söylenir. İslamın Askerleri’ne katılan kardeşi savaşta ölmüş, adı şehitler kütüğüne geçmiştir. Bir şehit ağabeyidir artık.
Yıllar boyunca yakılıp yıkılan ülkesinin kalbi ölülerle dolu insanlarından uzakta yaşaması, yarısını özgürleştirirken yurdunda kalan yarısını kurtaramaz. Burada kalıp hiçbir yere gidemeyen bu sancılı yanı, bir cerahat gibi zonklar durur zamanın kıyısında. Üstelik yıllar sonra ülkesine dönmüş yabanıl bir adam olarak fark eder ki kolluk kuvvetlerinin uyguladığı şey; sadece yasalar değil, aynı zamanda rastlantılar, olanaklar ve fırsatların keyfiliğidir. Anlar artık keyfi uygulamalarda bulunabilme olanağının gücü sürekli ve sonsuz kıldığını.
Burkaya giden yolu çador açmıştır. Çador kadınlarının geleneksel ve masum başörtüsü olmakla birlikte kafalarındaki köprüymüş aynı zamanda. O köprüden hep beraber geçildiğindeyse örtünmek bir ahlak hâline getirilmişti bile. Ondan sonrası günün batıp akşamın gelmesi, derken gecenin karanlığa gömülmesi gibi hızla gelişmişti. Artık örtünmenin sonu yoktu ve kadınlar kefene girene kadar örtüneceklerdi.
Kadın bedeninin burkanın içinde kaybolması, gerçeğin kaybolmasıydı. Bu işaret, bu ima her şeyi dönüştürmüştü. Örtü bir ima, çador bir ima, burka bir imaydı. İma güçlenirken, mecaz güçlenirken, görünmezlik kutsanırken gerçekler kayboluyor ve her şey, Allah kadar görünmez kılınmak isteniyordu. Görünenlerse görünmezlerin işaretleri yerine kullanılan mecazlardı.

“Kendi mağarasına ancak bir burkayla kapanabilirdi.”
Kimi kimsesi yokken, aradıklarının izini bulamamışken, vurulup öldürülen burkalı delikanlıyı görmesiyle burkanın içine girmeyi düşündü Akhbar. Burkanın içinde fark edilmeyeceğinin heyecanlı çelişkisiyle anında karar vermişti.

Yüzü yalnızlığının bir parçasıydı ve burka mağarasının içinde yapayalnızdı artık. Mağaranın girişinden vuran ışık bile bölünerek, süzülerek azalmıştı şimdi. Hayatı boyunca otoriteyi hiç üzmeyen, memleket meselelerinden hep uzak duran, hayatını yurtdışında sürdüren Akbar için en büyük tehlike her zaman olduğu gibi dışarısıydı ve burka onun korunağıydı.

Alıştı burkasına. Güvende duydu kendini. En büyük heyecanının hemen öncesindeyse giderek rahatladı adımları, genişledi, hızlandı. Sınıra yakın toplama noktasına yaklaşıyordu ki o sırada yanından geçen arabadaki adam ona dikkatle baktı, baktı…

* Murathan Mungan, Çador, Metis Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2004

Arkadaşlığın son durağı: Fareler ve İnsanlar


California’nın Salinas Nehri yakınlarındaki Soledad, insanlığın kıyısında bir yer. Ayrımcılığın, sömürünün, ırkçılığın cirit attığı bir dünya. 1929’da Amerika’yı sarsan Büyük Bunalım atmosferi, en çok mevsimlik tarım işçisini mahvetmekte… Romanın geçtiği bölgeyi oralarda bizzat çalıştığı için çok iyi bilen John Steinbeck, Lennie gibi bazı roman karakterlerini tanık olduğu kişilerden kurgulamış.



Kot pantolonlu, sarı metal düğmeli kot ceketli, bozuk siyah şapkalı mevsimlik tarım işçilerinden her şey beklenir. İyi ya da kötü. Adam öldürebilir; bir dava uğruna ölebilirler. Ne var ki onlar çiftliklerde yatak, yemek ve elli dolar için bütün bir ay arpa yüklerler. Küçücük bir toprak parçasına sahip olamadan, kendi ürünlerini yetiştiremeden, başkasının toprağının bütün işini görüp ürünlerine ellerini süremeden yaşarlar.
George’un vücudunun her parçası hoş bir özelliktedir. Boyunun kısalığına koşut olarak küçük ve güçlü elleri, ince ve kemikli bir burnu, fıldır fıldır gözleri vardır. Zeki ve kiniktir.
Lennie, bir ayının pençelerini sürümesi gibi ayaklarını sürüyerek yürür. İri yarı, çirkin suratlıdır, baygın gözlerle bakar. Geniş ve düşük omuzludur. George’un aksine akli dengesi bozuktur. Ağır hareketleri aklının çalışma düzenine benzer ve yürürken iki yanda sallanmadan aşağı sarkar kolları.
George ve Lennie’nin ortak bir gelecek planları vardır. Daha çok Lennie yineletse de George’un da anlatmaktan haz duyduğu bu plan, onlara yaşama gücü verir. Günün birinde parayı denkleştirip küçük bir arazi satın alacaklardır. Birkaç dönüm toprak, bir inek, birkaç domuz ve tavşanlar. Hepsini unutsa da tavşanları unutmaz Lennie ve George’a sürekli anlattırır. Öyle ki yumuşak ve sıcak şeylere dokunmayı pek sever.
Yarım akıllı bir çocuktur Lennie. Weed’de çalışırlarken kırmızı elbiseli kızın elbisesine dokunmak istemiştir. Kötü bir niyeti olduğundan değil, elbise çok hoşuna gittiğinden. Kız korkuyla çığlığı basınca elbiseye iyice asılan Lennie'nin kafasına kalın bir tahtayla vurur George, kızı bırakması için. Kız poliste tecavüze uğradığını söyleyince Weed’dekiler onu linç etmeye kalkar. İki arkadaş bütün gün sulama kanalının içinde saklanır. Bu, onların Weed’deki son günüdür. Bu nedenle Salinas'ın kıyısındaki çalılıkta arkadaşını sıkı sıkıya tembihler George. Başını belaya sokarsa bu çalılığa saklanacaktır Lennie.
Ertesi gün yeni çiftlikte çalışmaya başlar George ve Lennie. Karşılarına değişik değişik insanlar çıkar.
Sağ elini dört sene evvel çiftlikte kaybetmiş yaşlı temizlikçi Candy’nin çok yaşlı bir köpeği vardır. İri yarı işçilerden Carlson ona sürekli köpeği vurmasını, çünkü yürüyemediğini, leş gibi koktuğunu, yatakhaneye girdikten sonra iki üç gün kokusunun geçmediğini, ağzında sert şeyler yiyecek dişinin kalmadığını, iki gözünün de kör olduğunu, romatizmadan kaskatı kesildiğini söyler. Zaten Carlson’un bir silahı vardır ve bir kurşun yeter.
George ve Lennie çiftliğe bir gün geç ulaşınca patron, zenci seyis Crooks’a saldırmıştır. Zenci seyis iyi çocuktur aslında. Koşum takımlarının bulunduğu küçük kulübesinde sürekli kitap okur, patrona da pek aldırmaz; ama sonuçta bir zencidir. Diğerlerinin arasına katılamadığı gibi kokuttuğu söylenerek yatakhaneye de sokulmaz.
Ortada deli divane dolaşarak sürekli karısını arayan patronun oğlu Curley, ülkenin en iyi hafifsıklet boksörlerinden olup Altın Eldiven yarışmasında finale kalmış, gazeteye bile çıkmıştır. İki kusurundan biri kendinden iri adamlardan nefret etmesi, diğeri ise karısını kıskanmasıdır. Birkaç hafta önce evlendiği dudakları rujlu, iri gözleri ağır makyajlı, tırnakları kırmızı ojeli, saçları yuvarlak buklelerle omuzlarına dökülen kadını işçilerin çevresinde arar. İşçilere göre kadının gözü dışarıdadır ve başlarına bir bela gelirse ondan gelecektir. Sonunda beklenen olur ve Curley saçma sapan bir gerekçeyle Lennie’ye çatar. Sağlı sollu feci yumruklar indirir. Burnundan oluk oluk kan gelen, dehşet içinde Lennie kendini korumayı dahi düşünemez. Sürekli yardım istediği George’un saldır komutunu uyguladığındaysa Curley’in yumruğu Lennie’nin kocaman avcunda kaybolur. Çok sonra bıraktığında boksörün elinde kırılmadık kemik kalmamıştır.
Carlson punduna getirip yatağının altından çıkardığı tabancasıyla ihtiyar köpeğini vurunca Candy kimsesiz kalır. O sırada George’la Lennie’nin gelecek hayallerine ortak olur. Öyle ya, pekâlâ bir eliyle iş görebilir. Yemek yapar, tavuklara bakar, bahçeyi çapalar ve üstelik bankada üç yüz doları vardır. Dahası kimi kimsesi olmadığından öldükten sonra payı yine onlara kalacaktır.
Lennie Crooks’un kulübesine kendini kabul ettirince yalnızlıkla kuşatılmış, ötekileştirilmiş bir insanla karşılaşırız. Kendi yalnızlığını anlatırken Georgesuz bir hayatı düşündürerek Lennie’yi endişelendirir. Buna karşın Lennie ona gelecek planlarından bahseder. Zenci seyisin hayallere karnı toktur. Acımasız gerçeklerin dünyasında hayallerle yaşanmayacağını bilenlerdendir o. Arazi alma hayali cennete gitme hayalinden farksızdır. Ne cennete giden ne arazi alan görmüştür. Candy'e de verip veriştirir, hayatının sonuna kadar temizlikçi olarak kalacağını söyler. Ne zaman ki Candy paraları olduğunu söyler, o an Crooks duralar. İlk kez gerçeklerden koparak hayallerden medet umar ve onlara katılmak ister. Üstelik bedavaya çok sıkı çalışabileceğini söyler.
Aksak ritimde ilerleyen olaylar karşısında merakımızı diri tutan düğümlerden biri, kuşkusuz Curley’in karısının başlarına iş açıp açmayacağıdır. Asıl düğüm ise elbette gerekli parayı denkleştirip planlarını gerçekleştirip gerçekleştiremeyecekleridir. Ki bu iki düğüm ustaca birbirine bağlanır. Nitekim Curley’in güzel karısı umulmadık biçimde romanın sonunu getirecek kişi olur. Omuzlarına dökülen küçük bukleli saçları Lennie’nin dokunma isteğini kamçılayınca aklımıza Weed’den kaçmaları gelir ve heyecanımız birden yükselir. Dahası sonucu itibariyle öncekinden çok daha fena bir dizi olay yaşanır. Tüm çiftlik ayaklanır, tüfekler kuşanılır. Carlson’un kaybolan silahı yeniden patlamadan hemen önce George Salinas’ın kıyısındaki çalılıkta şöyle konuşur:

“Bizim gibilerin ailesi yoktur. Biraz paraları olduğunda hemen harcayıp bitirirler. Onları düşünen tek bir kişi bile yoktur bu dünyada…”

John Steinbeck, Fareler ve İnsanlar, Sel Yayınları, 15. baskı, İstanbul, 2018

Maden Havzasında bir büyük grev ve bir işçi önderi Laz Emin



19 yaşında göçük altında kalan Taner Nasuhoğlu’nun anısına...



Zonguldak’a “emeğin başkenti” demek kolay da yerli yersiz kullanıla kullanıla sıradanlaşan bu payeyi Zonguldak’ın nasıl kazandığını bilmek için çabalamak gerek. Bir kere Zonguldak’ın bereketi Çukurova gibi can veren toprağında değil, derinindedir; hasadı güneş altında değil, yeryüzünden yüzlerce metre aşağılarda yapılır. Çukurovalı için ışıl şıl yanan pamuk tarlaları neyse Zonguldaklı için de dünyanın kalbindeki zifiri kömür galerileri odur. Bir yanda borç harç, işsiz kalma kaygısı gereği vazgeçilemeyen maden ocağı öte yanda cehennem karanlığı! Bir karınca gibi usanmaksızın çalışan, kaza kaza korkunç karanlıklarını koyultan işçi; dünyaya, hayata, ailesine bile yabancılaşarak ilkel koşullarda çalıştırılmanın kara yazgısını yaşamaya anbean yaklaşır. İşsizlik, parasızlık işçinin dinmez yarası; maden ocağı ekmek kapısıdır.  Hal böyleyken memleketin ve dünyanın sayılı maden facialarından nasibini fazlasıyla almıştır Zonguldak. Bu ölüm kuyularında kaybettiğimiz insan sayısını demeye kalemimiz çekinir.


Zonguldaklı işçinin kendine reva görülen kara yazgıya karşı çıkışının geçmişi, Osmanlı’nın son demlerine değin gider. 1908’de Fransız Şirketi’nin işçi ücretlerinden “hastane parası” adı altında para kesmesiyle işçilerin greve gitttiği ve bu uygulamadan vazgeçildiği; 25 Şubat 1910’da Gelik ocaklarında farklı ücret tarifeleri uygulayan şirkete ve şirket temsilcisine karşı işçilerin eylem yaptığı, bu sayede yeni bir ücret tarifesi belirlendiği, şirket temsilcisinin de görevden alındığı; 1911’de yine Gelik’te ücretlerin arttırılması amacıyla greve gidildiği; 1913’te tüm kömür havzasının sahillerinde yükleme yapan tahmil (yükleme) ve tahlisiye (kurtarma) işçilerinin ücretlerin arttırılması için greve gitmesiyle bütün işlerin durduğu, üretim yapılamadığı bilinen ilk eylemler arasında yer alır. Ne var ki Osmanlı’nın yıkılmasına ramak kala gerek bölgenin gerek memleketin yaşadığı çalkantılı tarihsel süreç dolayısıyla Zonguldak işçisinin bilinç düzeyi yeterince yüksek değildir. İşçilerdeki bilinçlenme eşiğinin aşıldığı ilk eylem 7 Temmuz 1923 günü Zonguldak’ın ilk toplu sözleşmeli grevinin imzalanmasıyla sonuçlanır. Üstelik işçilerin kazandığı bu başarıda ne bir sendikanın ne de başka bir emek örgütünün katkısı bulunmaktadır.


Maden şirketleri, uzun yıllar Zonguldak’ın kanını emip içini boşaltırken işçiler hak arama mücadelelerine daha sık başvurmak zorunda kalırlar. Tüm gayreti olabildiğince çok para kazanmak  olan bu şirketler; insani düzenlemeleri, çalışma koşullarında gereken iyileştirmeleri savsaklamalarına karşılık 12 saat çalışma süresini dayattığı her işçiye bu ağır emeğin karşılığında son derece düşük ücret ödemektedirler. Söz konusu yıllarda 12 saatlik ağır mesainin sonunda yer üstü işçileri 70 ile 200 kuruş, yer altı işçileri 70 ile 120 kuruş arasında ücretler almaktaydılar. Günlük 80 kuruş kazanan bir kazmacının ekmeğin 20 kuruşa satıldığı o dönemde yevmiyesiyle ailesinin geçimini sağlaması elbette mümkün değildir.
Aslına bakılırsa şirketlerin bu pervasızlıklarında kabahat kanuni değil, idari boşluktan kaynaklanır. Havza-i Fahmiye Amele Kanunu 10 Eylül 1921’de çıkarılmış; ancak işçilere kanunda belirtilen haklar uygulanmadığı gibi üstüne üstlük şirketler, işçileri daha fazla üretim yapmaları yönünde sürekli baskı altında tutuyorlardı. İşte tam da o günlerde İstanbul gazeteleri “İstanbul Elektrik ve Tramvay İşçileri Grevi”ni, işçilerin mücadele ederek kazandığı hakları anlattıkça Ereğli’deki demir yolu işçileri de benzer istekler öne sürmeye başlamışlardı. Bu doğrultuda on iki yıllık askerlik hizmetinden sonra Fransızların işlettiği Ereğli Şirketi’nde gar şefi olarak çalışan Laz Eminzade Emin Efendi’yi kendilerine önder seçerler. Aralarında bir de komite oluşturarak bir bildiri hazırlar, şirkete verirler:
1. Amele Kanunu’nun 11. maddesi gereğince belirtilen ve saptanan asgari ücret ödenmelidir.
2. Amele Kanunu’nun 8. maddesi gereğince 8 saat çalışma süresi kabul edilmeli ve uygulanmalıdır. Aynı maddeye göre normal çalışma saatleri dışındaki çalışmalar için iki katından ücret ödenmelidir.
3. İktisat Vekâleti’nin bildirisi gereğince işçilerle şirket arasında bir süre önce saptandığı gibi, her işçiye haftada bir gün izin yaptırılmalıdır.
4. Maden Nizamnamesi’nin 71. maddesi gereğince Havza’da çalıştırılmaları yasaklanmış yabancı uyrukluların çalıştırılmaları önlenmelidir.
Ereğli Şirketi ve onun Fransız patronu Mösyö Duroi, Laz Emin’i hemen işten atarak bildiriye ilk tepkisini verir. Ne var ki işçiler, Laz Emin’in kovulduğunu duyar duymaz Yeniçarşı’daki Çınarlı Kahve etrafında toplanarak taleplerine ve önderlerine sahip çıkarlar. Toplanan kalabalığın şirket tarafından hükümet yetkililerine bildirmesiyle kolluk kuvvetleri işçilere müdahale eder. Bazı işçiler sorguya çekilip salınırken bazıları tutuklanır. Laz Emin karakola alındığındaysa kimsede yılgınlık oluşmamış, aksine işçiler birbirlerine ve önderlerine kenetlenerek bu saldırıyı boşa çıkarmışlardır.


Ereğli’de yükselen tansiyon, tüm maden havzasını sardıkça şirketle işçiler arasındaki tel gerildikçe gerilir. Önceden işçilerin veresiye alış veriş yaptıkları dükkânlar satışı kesince işçiler önlem olarak “İaşe Komisyonu” kurar, aralarında topladıkları bir miktar parayla ihtiyaç sahibi ailelere erzak yardımı yaparlar. Diğer taraftaysa Fransız patron Duroi üretimi kesintiye uğratmamak, böylece grevi de etkisizleştirmek için sahaya yeni işçiler sürer. Yaşanacakları önceden tahmin eden işçiler, işi bırakmadan evvel sadece kendilerinin çözebilecekleri yöntemlerle makineleri işlemez duruma getirdiklerinden patronun bu hamlesi gayet etkisiz kalır. Ayrıca işçilerin yakınları yolları kapatıyor, rayların üzerine yatıyorlardı. Bir sinir harbi... Patronun canını sıkan olumsuzlukların en büyüğü ise bizzat işin kalbinde gerçekleşiyor, acemi işçiler sürekli kazalar yaşadıkça üretim durma noktasına yaklaşıyordu. Grevin ciddiyetinin işçilerin birlik ve beraberliğinden kaynaklandığını anlayan şirket kıramadığı direnci kırmak, bölemediği bütünlüğü bölmek için yetkililer aracılığıyla Laz Emin’e ciddi paralar teklif eder; fakat o, davasına ihanet etmeyeceğini söyleyerek hepsini bir kalemde reddeder. Başka çıkar yolu kalmayan şirket, mecburen işçilerle masaya oturmak zorunda kalır.
7 Temmuz 1923 günü yapılan resmi görüşmeye Belediye Başkanı Bartınlı İbrahim Bey, Defterdar Halil Bey, Havza-i Fahmiye Maden Müdürü Abdullah Guleman, Başçevirmen Sadettin Bey, Sorumlu Müdür Mühendis Behçet Bey, Ereğli Şirketi Genel Müdürü Mösyö Duroi, işçiler adına ise Laz Emin, şeftren Giritli Ahmet Usta ve makinist Bartınlı Hasan Usta katılır. Uzun saatler süren bir irade savaşı verilir ve her fırsatta İstanbul’daki grevi emsal gösteren işçi heyeti, isteklerini aşağı yukarı kabul ettirmeyi başarır:
“8 saatlik çalışma süresi kabul edilip 8 saati aşan mesai saatlerinde saat başına iki katı kadar ücret ödenmesi, hafta sonu tatilinin uygulanması, asgari ücretin % 20 eksikle ödenmesi, yabancı uyrukluların çalışmalarının yasaklanması kabul edilip karara bağlanmıştır.”
İşçi heyeti bildirideki genel istekleri kabul ettirebilse de Laz Emin’i yeniden işe aldırmayı başaramaz. Mösyö Duroi, istediğim adamı çalıştırır, istemediğimi çalıştırmam diye bu bahsi kestirip atar.
Laz Emin uzun süre işsiz kalacak olsa da işçilere haklarını kazandırmış mağrur bir adamdır artık. İşçiler arasında sevilen, saygıda kusur edilmeyen ideal kişidir; öyle ki Laz Emin’in büyüyen itibarının gölgesinden bile korkan yetkililer, onu “komünist” ilan etmekte, dolayısyla peşine polis takmakta gecikmeyeceklerdi.


Bu yazı aşağıdaki eserlerin esiniyle yazılmıştır:
Metin Köse, Büyük Yürüyüş, Doğan Kitap 1. Baskı, Eylül 2014, s. 220-222
Cemalettin Sağtekin, “Zonguldak’ta İlk Toplu Sözleşmeli Grev”, Madencilik Bülteni, Temmuz-Ağustos 2007, s. 105-108
Ekrem Murat Zaman, Zonguldak Kömür Havzasının İki Yüzyılı, TMMOB Maden Mühendisleri Odası, Şubat 2004, s. 69

Nasıl aşk, hangi hürriyet, ne biçim istibdat?



“Dört saat hiç durmadan yol aldıktan sonra Orient Ekspres’in lokomotifi, biraz soluklanmak için Ayastefanos İstasyonu’nda durmuştu.” Böyle başlayan roman[1], yanıltmıyor bizi ve bir su gibi alıp götürüyor. Hâkim anlatıcının birbiri ardına farklı kişileri resmettiğini görüyor ve ne gibi bir heyecanın içine düştüğümüzü bilememenin keyifli kıvranışlarıyla okumayı sürdürüyoruz. Az sonra meşhur trenin diğer yolcularıyla merakımız dallanıyor. Tek başına yolculuk eden Bulgar büyükelçisinin güzel eşi Sonya Pavlova, Alman askeri ataşesi Reinard Engenberg, ünlü İtalyan besteci Mancini, Avrupa sosyetesinin tanınmış çapkınlarından Yahudi asıllı çelik tüccarı Isaac Menthol ve her daim 7 numarada yolculuk eden, çocukluğu İstanbul Fener’de geçmiş, Padişah II. Abdülhamit’in dostu, silah tüccarı Basil Zaharoff’la tanışıyoruz.

Anlatıcı, bir kamera gibi genel açıdan yolcularını bize tanıtıldıktan hemen sonra tren, hareket memurunun düdüğüyle kalkmak üzereyken 7 numaralı kompartımana duru güzelliğiyle Sonya konuk olur. Sirkeci Garı’na kırk beş dakikalık süreyi Basil Zaharoff’un perdeleri indirmesiyle “görüşerek” değerlendirirler. Romanın hemen başında “aksiyon okuru”nun hoşuna gitsin diye yerleştirilmiş Sonya sadece bir sos olarak girdiği anlatıdan Sirkeci Garı’nda veda edilecek çıkarılan cinsellik ögesidir. Zaharoff’sa zengin olarak tanıtılmasına gamsız, hovarda, iş bilir özelliklerini de ekleyerek iner trenden.

Tarihi bir macera filmi izliyormuş havası yaratan roman, Zaharoff’un Pera Palas’a yerleşmesiyle sürerken Abdülhamit’in istibdadının yaşandığı 1891 yılının İstanbul’unun genel manzarasından ayrıntılar verilir. Kadınlara uygulanmak istenen kılık kıyafet zorunluluğu ve öğrencilerin dağıttıkları Abdülhamit karşıtı bildiriler genel görüntü açısını oluştururken anlatıcı yine özel açıya dönerek tıbbiye öğrencilerine odaklanır.

Bir Alman işletmesi olduğu için hafiyelerin giremediği Beyoğlu’ndaki Zowe Birahanesi’nde buluşan tıbbiye öğrencileri üç ayda bir Galata Rıhtımı’na yanaşan gemiyle gelip onlarla buluşan Filip’i beklerler. Filip, Abdülhamid’e karşı muhalif düşünceleriyle tanınan, gıyabında idama mahkûm edilen Mizancı Murat’ın istibdata karşı Paris’te çıkardığı gazeteleri onlara ulaştıran kuryedir. Mizancı Murat’ın yazılarından derledikleri bildirileri efsanevi hafiye teşkilatına yakalanmadan soluk soluğa dağıtarak hürriyet uğruna işkenceyi, hapisleri, sürgünleri göze almaktadırlar.

  Romana Maria girer. Abdülhamit’in sağ kolu Kara İzzet Paşa’nın metresi olan son derece genç, güzel ve elbette gayrimüslim bu kadınla genç tıbbiye öğrencisi Suphi -tesadüf odur ya- bildiri dağıtırken hafiyelere yakalanacakken onun kupa arabasına sığınmasıyla karşılaşırlar. Ki, ondan sonra kitabın hareketli anlatıcısı yakın planlarla Maria’yla Suphi’nin arasında doğurduğu aşka dönmek için neden arar.  Çok geçmeden yakalanan Samatyalı’nın okul arkadaşlarına tevkifat furyası başlayınca Suphi can havliyle aşkına sığınır ki Kara İzzet Paşa’nın karanlık gölgesinde Maria ona hem evinin hem kalbinin kapılarını açar. Ne var ki bu rahatlık ortamında Suphi; arkadaşları işkencelerde inim inim inlerken bir fare gibi Kara İzzet Paşa’nın evinde saklanarak sevgilisinin koynunda saadete dalmayı kendisine yakıştıramaz. Planlar üretmeye başlar ve Mizancı Murat gibi Paris’e kaçarak Maria’nın oralarda sahneye çıkmasını, kendisinin Jön Türklere bağlı bir gazetede muhabirlik yapıp geçinip gitmeyi düşler. Bu romantik kaçış planı dönemin, hayatın gerçeğine uymaz ve kaçarken Suphi yakalanır, Paris’e gitme rüyası kısa sürer.

Suphi’nin nezdinde istibdattan bunalan hürriyet âşıkları, Paris’e ulaşmaya çalışırken aynı sırada Mizancı Murat’ın Paris’teki evine Abdülhamit’in hafiyeleri konuk olur. Ülkeye dönerse hakkındaki idam kararının kaldırılacağı, kendisine Danıştay üyeliği verileceği ve bir servete sahip olacağı mesajı iletilir. Teklifi kabul eder Mizancı Murat ve böylece İttihat ve Terakki muhalefetinin en etkili adamı davasından dönmüş, dövüşmeden teslim olmuş olur. Paris sürgünü biten Mizancı Murat’ın İstanbul rüyası bir anda gerçek olur.

Silah tüccarı Zaharoff, 1885’te Osmanlı’ya denizaltı da satmıştır. Altı yıl sonra, bu sefer sattığı makineli tüfekler dolayısıyla hem kendi hem komisyonlarını alan Padişah Abdülhamit ve Kara İzzet Paşa bu alış verişten memnundur. Zaten onların dünyasında düşünceler mütemadiyen gerçekleşmektedir.

Burak Artuner ilk romanı “Aşk, Hürriyet, İstibdat”ta romanın adıyla koşut olan üç çizgide ilerler ve tüm çizgilerde romanın jönü olarak Suphi’yi görürüz. Maria’ya ve hürriyete âşık, dolayısıyla istibdata düşman, tutkulu bir kişidir o. Babasının Ertuğrul Fırkateyni’yle bile bile ölüme gönderilmiş olması, köhnemiş zihniyete karşı çıkmasının alt yapısını oluşturur. Annesinin biçimlendirdiği geleneksel ev, aile ortamında ortalama dini değerlerle yetiştirildiğini, zaman içindeyse kendi yolunu tuttuğunu görürüz.

Burak Artuner’in Refik Halitvari gözleri, deyim yerindeyse kartal gözü keskinliğinde. Günümüz gençliğinin hoşuna gidebilecek bir film tadında olan romanın akışı, heyecanla başlayıp okuru sürüklemesi hep aranan özellikler. Yine aşkı cinsellikle buluşturması, roman kişilerindeki keskin çizgiler de popüler kültürün aranan özelliklerinden. Ne var ki yazarın ruh durumlarını vermede tekleyen, başarılı olmayan, salt tutkuların esiri olarak kurguladığı roman kişilerini sürekli devinim/aksiyon içerisinde göstermeye ve tempoyu hep yukarıda tutmaya hevesli kalemi, bize bir dönem romanı ya da bir tarihi roman değil, tarih çeşnisi katılmış bir roman sunuyor. Öyle ki adındaki “aşk” iddiası da derinlemesine yaşanmadan, bir saman alevi gibi cinsellikle coşup sönüveriyor. Mizancı Murat’ın davasını dövüşmeden satmasıyla hürriyetin istibdata boyun eğdiğini okurken bu defa da Abdülhamit döneminin, adındaki “istibdat”ın karanlık boyutlarını bulamıyor, tarihsel derinlikten de mahrum kalıyoruz. Hal böyle olunca kendi kendimize söylenmeden geçemiyoruz: “Nasıl aşk, hangi hürriyet, ne biçim istibdat?” Dolayısıyla tüm bunlar, yazarın gazeteciliği ve gazeteciliğin doğası gereği sansasyonel olay peşinde koşturmasından bağımsız düşünülebilir mi?



[1] Burak Artuner, Aşk, Hürriyet, İstibdat, Can Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2015