11.12.11

Edebiyat dersleri


Edebiyat derslerinin çoğu zaman mükemmel vakit geçirme seansları olduğunu düşünmüşümdür. “Edebiyatçı olduğu için böyle konuşuyor,” diyenler olabilir ama gerçekte böyle düşünmemin altında birçok neden var. En basiti nedenlerinden biri hiç kuşkusuz edebiyat derslerinin başka konu alanlarına girmeden aktif molalar verebilme olanağı taşımasıdır. Zaman zaman dersin durağanlığını, sıradanlığını önlemek için güzel bir şiir okuyabilir, bir düşünürün herhangi bir sözünden çıkarımlarda bulunabilir, hatta bir edebiyatçının yaşamından ilginç kesitler sunabiliriz. Yani doğrudan dersin müfredatında bulunmayan edebiyat konularını, öğretmen, genel kültürü doğrultusunda dersin hizmetine sunabilir. Yalnız bu neden bile edebiyatı mükemmel bir ders konumuna sokar diye düşünüyorum.
Unutmam mümkün değil, lise sıralarındayken bir Sinan Hocamız vardı, edebiyat öğretmenimizdi. Haftada dört saat dersimize giren Sinan Hocamızın derslerini iple çekerdik. Yumuşak başlı olan ve bizi sevdiğini belli eden her hocamız gibi Sinan Hocamızı ama onun yeri hep bambaşkaydı. Öyle ki bizlere sanat sevgisini, dil sevgisini aşıladığından beri Türk Edebiyatı derslerini sabırsızlıkla bekler olmuştuk. Onun koridorda görünmesiyle içerdeki uğultu adeta bıçakla kesilirdi. Her şey bir anda hazırlanır, söz sevgili hocamıza kalırdı. Bizi nasıl bir anda derse bağladığını ancak bu günlerde anlayabiliyorum doğrusu. İşitmediğimiz, değişik soruları vardı Sinan Hocamızın ve her dersinin başında bizi bu sorularla şöyle bir sarsardı. Biz farkına bile varmazdık ki Sinan Hoca çoktan sınıfın düzenini sağlamış, dersi bir su gibi akıtmaya başlamıştır.
Neler öğretti bize Sinan Hoca? Bir kere hepimizde ciddi bir edebiyat ve sanat sevgisi yeşertmeyi başarmıştı ki her Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenine nasip olmaz bu başarı. Fuzuli’nin Su Kasidesi’ni ondan dinlemek bir metne aşkla bağlanmakla eşdeğerdi hep. Baki’yi, Nedim’i ondan dinlemek devrin toplumsal yapısını da kavramamız demekti. Hele ki en sevdiğim bölüm olan Yeni Türk Edebiyatı dersleri… Yahya Kemal’in o meşhur dizleri Sinan Hocanın dilinde sanki can bulurdu:
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Sinan Hoca üç yıl dersimize girdi ama asla bizi eğitmekten başka bir amaç gütmedi. Bize birçok şairden, yazardan eserler okuttu ve hiçbiri hakkında ileri geri konuştuğunu, kendi yorumunu dayattığını duymadık. “Şu sağcıdır, şu solcudur,” demedi. Zaten idealist bir öğretmenin böyle küçük hesaplar peşinde koşması yersiz olurdu. Neler okutmadı ki… Necip Fazıl’ın Otel Odaları şiirini ilk ondan işitmiş ve hayran olmuştum:
Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,
Tavan aralarında, tavan aralarında.
Ağlayın, aşinasız, sessiz can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında.

            
Şimdi tam sırasını hatırlayamıyorum ama Necip Fazıl’ın hemen önünde ya da hemen peşinde bambaşka bir anlayışa sahip olan Nazım Hikmet’le de yine Sinan Hoca sayesinde tanışmış ve Nazım’ın da hayranı olmuştum. Bize okuduğu ilk Nazım şiiri yanılmıyorsa Karıma Mektup’tu.
Ben,
alaca karanlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...
Sinan Hocanın bize bu şiiri okumasının ardından sınıfa derin bir sessizlik çökmüştü, sanki kıpırdasak büyü bozulacaktı. Bir süre sonra kımıldamaya cesaret edip sağa sola bakındığımızda kız arkadaşlarımızın kiminin gözlerinin dolduğunu, kiminin sessizce ağladığını hiç unutmam. Sinan Hoca şiirlerin hakkını öyle bir verirdi ki şiiri yalnızca dinlemez, yaşardık da.


Nereye varmaya çalışıyorum? İnsanın yaşamının kısalığı düşünülünce eline geçen olanakları iyi değerlendirmeli. Sinan Hoca hızlı geçen lise yıllarımızın mükemmel öncüsüydü. Öyle güçlü bir fenerdi ki o yıllarımızı aydınlattığı gibi bu günlerimizi de aydınlatmaya devam ediyor. İşine tutkuyla bağlı olması, öğrencilere beslediği olağanüstü güveni, sevgisi hep aklımdadır. Sinan Hoca gibi değerlerimizin her zaman var olduğunu bilmek, adı kadar unutamayacağım yüzünü aklıma getirmek öğretmenliğin kutsallığını gözümde hep yüce kılmıştır.