20.6.11

Şiir insanları sevmeye yarar




“Evet, gözümüz var
toprağında bu vatanın.
Gözümüz var ama koparıp
Götürmek için değil,
en dibine gömülmek için…”
Hrant Dink




            İstenmeyen anılardan kurtulmak mümkün mü?

Ne zamandır istiyordum, Metin Altıok’un şiirini daha yakından tanımayı. Bir süredir şiirlerini okuyorum, yüksek sesle ve tekrar ederek. Şairliğini de yazmak istiyorum ama içimi dağlayan o ezgili, duyarlı mısralarını “burada acıları şu bakış açısıyla ele almıştır, şurada şöyle bir yöntemi izlemiştir” gibi ‘katı ve sözüm ona tarafsız’ bir gözle yapamayacağım.
Kitaplar karıştırıyorum, yazılar okuyorum fakat ne yapsam, hangi kaynağı okusam olmuyor, aklım Sivas’a kayıyor; televizyon ekranlarından izlediğimiz alevler içindeki Madımak gözlerimin önünden gitmiyor. Ateşler içinde Madımak. Kapkara bir duman göğü sarmış ve ortada nerden bittikleri apaçık belli olan bir yığın şalvarlı, sarıklı… Seyrettiğim belgeseller düşüyor aklımın bir kenarından gözlerime, iki temmuz mitingleri canlanıyor içimde. Ama yetmiyor, bir yan hep acılı, hep kırık kalıyor.
            Kaynak araştırması yaparken eski gazete kesiklerini yeniden okudum, dergileri tekrar gözden geçirdim. Hatta yetmedi ‘yanma, yakılma’ hakkında daha fazla bilgi edinebilmek için ansiklopedilere de göz attım. Derken dergilerin birinde bir yazı gördüm: “İstenmeyen anılardan kurtulmak mümkün mü?” “Ya mümkünse” diyerek okumaya başladım:

Harvard Tıp Fakültesi ruhbilim uzmanlarından Roger Pitman, beynin duygusal açıdan derin etkiler yaratan ve insanı zedeleyen anıları, doğal olaylardan farklı bir biçimde ele aldığını, bunların beyne kazınarak daha uzun süre anımsandıklarını belirtiyor. Evrimsel açıdan bakıldığında, duygu yüklü olaylara özel önem verilmesi, yeniden benzer bir olay yaşandığında ona daha sağlıklı bir tepki vermemize olanak tanıyor.
Ne var ki kimi zaman insanlar bunun karşılığında bir bedel ödemek zorunda kalıyorlar. Bu türlü duygusal bir olayla yüz yüze gelenlerin yaklaşık üçte birinde travma sonrası stres bozukluğuna –TSSB- tanık olunuyor.
(…)
TSSB belirtileri taşıyan insanlar sürekli olarak geri dönüşlerle aynı korkuları yeniden yaşadıklarından sağlıklı bir yaşam sürdüremiyorlar. Bu rahatsızlığa çözüm getirmek amacıyla uygulanan yöntemlerin tümü kimi sakıncaları da beraberinde getiriyor. Geleneksel tedavilerde hastaların yarıdan çoğunda birtakım olumlu gelişmeler olmakla birlikte, çok azı tümden iyileşiyor ve çoğunda yöntemlerin hiçbir işe yaramıyor.
(…)
İşte Pitman bir süredir anıların oluşum sürecine doğrudan müdahale etmek suretiyle bu rahatsızlığa çözüm getirmeye çalışıyor. Beta- önleyici propranolol denilen ilacın korku önleyici etkisinin ortaya çıkması anıların engellenmesi, hatta silinmesi olasılığını gündeme getirdi. Ayrıca başka bir çalışmada septik şok hastalarına verilen hidrokortizonun da hastalarda TSSB’nin olasılığını azalttığı gözlendi. Üstelik beta-önleyiciler yalnızca TSSB’nun önüne geçmekle kalmayıp, hastalığın ortaya çıkmasından sonra bile soruna çözüm getirebiliyor. (1)
            Ama bu mümkünlük yazının sonunda uçuverdi ve yine Madımak’ın belleğimden çıkmayan görüntüleri gözlerimin önüne oturuverdi:
Ne var ki propranolol, duygu yüklü anıları duygudan yoksun, sıradan anılara dönüştürebiliyor. Bu da ciddi bir tehlike oluşturabiliyor. Kaliforniya’daki Bilişsel Özgürlük ve Etik Merkezi uzmanlarından Richard Glen Boire, insanların kendi anılarını denetleme hakkına sahip olmaları gerektiğine inandığı için anılarla oynanması fikrine sıcak bakmıyor. Bunlardan biri de Nobel ödüllü bilim adamı Eric Kendel: “Geçmişi yeniden yazmaya kesinlikle karşıyım. Bir insanın yaşadığı karabasanlar onun daha iyi bir birey olmasına katkıda bulunur. Bu tür ilaçların bizleri daha kötü yapacağına inanıyorum. (2)

            Böyle bir olaydan sonra bile istenilen duyarlık bütün topluma yayılamamışken ben belleğimden Sivas’ı silsem ne işe yarayacak? Onun yerine istenmeyen zulümlerden kurtulabilsek…

            Gözlerin çapaklarla kapalıysa, kulaklarınla göreceksin demektir, burnunla duyacaksın. Eğit kendini, alıştır yeni koşullara. Her şey ses bundan sonra, yalnızca ses. Her yer karanlık aynı zamanda, isli ve ılık bir karanlık: ansızın parlamaya gürültüyle patlamaya, sonra da cayır cayır yanmaya hazır. Duyduğun acılar, sızılar, yaşadığının belirtisi; katlanmalısın. (3)

            Karanlığın Zebanileri’nde; palalar, pompalı tüfekler, geniş ağızlı kasap bıçakları, uzun ve dar dönerci bıçakları, şişler, mızraklar, kasaturalar, mızraklı ilmihaller, dinamit lokumları, benzin tenekeleri, zift bidonları, kaldırım taşları ve mancınıklar vardı.
            Kuğularda; kalemler, dolmakalemler, divit uçları, resimler, notalar, renkler, sazlar, ağız mızıkaları, resim fırçaları, dizeler, şiir kitapları, öyküler, romanlar, sevgi sözcükleri, tümceler, yazılar, düşler, izlenimler, anılar, tarihe bırakılacak notlar, yaratıcılık düşünceleri bulunuyordu. (4)

            Bir yanda Karanlığın Zebanileri öteki yanda kuğular. Hep mi böyle olur? Hiç beklemediğimiz anlarda mı yitiririz en değerlilerimizi? Sivas’ta yakılan o aydınlarımızın değerini yaşarken bilemedik ama yitirdikten sonra bilebildik mi? Onların boşluğunu ne derece doldurabildik? Dahası bu boşluğu doldurmak olası mı?

            Şair Metin, merdiven basamaklarından birine oturmuş, elindeki ince değnekle bekliyordu barbarları. Karikatürist Asaf’ın ağız mızıkası karanlığın içinde ışımaktaydı. Telefon başında telaşlı insanlar görülüyordu. Ankara’ya ulaşmaya çalışıyorlardı. Yaşama sevincinin üzerine benzin tenekeleriyle, çıralarla, kibritlerle, dinamitlerle, ateşli silahlarla yürüyen zebanilerin yakımı, yıkımı ağırdı, daha da ağırlaşacağı anlaşılmaktaydı. Eskiden de yaşanmıştı. Zebani her defasında sürülerle saldırmıştı, işte yine öyle yapmaktaydı. Kapıya doğru korkuyla bakan Tanrıça duruşlu bir genç kız ağlamaktaydı. Dudakları kıpır kıpır oynarken, karabatakların saldırısını durdurup sürüyü dağıtması için sessizce yakarmaktaydı. (5)

            Olmadı, başaramadık. Onları yaşatamadık, yitirdikten sonra da değerlerini bilemedik. Birileri bizim belleğimizle oynadı sanki, durmadan unutuyoruz. Bir topaç gibi artık reflekslerimiz. Anlık tepkilerimiz sel sularıyla dağılırken pis dereler paçalarımızdan hiç gitmiyor.

            Sonunda televizyonlar yangına ve kurbanlara ilişkin haberleri kesti. Spor karşılaşmaları, diziler, gece filmleri, televoleler yeniden izletilmeye başladı. Ülkenin herhangi bir yerinde hiçbir kötülük yaşanmamıştı ve beyazlara bürünmüş yanık kuğuların sessizliği birdenbire her yana egemen olmuştu… (6)

Acısı ve hüznüyle şair Metin Altok’un şiiri

            Kemal Bek, Metin Altıok’un şairliği hakkında şöyle bir sonuca varmış:

1.      Metin Altıok, ayrıksı şiirleri dışında, “acı”nın ve “hüzün”ün şairidir.
2.      Metin Altıok, şiir yaşamı boyunca, biçimsel denemelere yönelerek, sürekli kendisine en uygun “ses”i arayan şairdir.
3.      Metin Altıok, duyarlığını okura yansıtma ustalığına ermiş bir şairdir.
4.      Metin Altıok, “acıdan başka paylaşacak” şeyi olan bir şairdir: şiiri…” (7)

Şairlik etmeye lise yıllarında başlayan Metin Altıok (1941-1993) ilk kitabı “Gezgin” (1976) ile adını duyurur. Bu kitaptaki oturmuşluk, neyi ne şekilde söyleyeceğini bilir hali belli bir yetkinliğe eriştiğini belgeler aynı zamanda.

Kitabın temel izleği, “gitmek”tir; giden de, “gezgin”. Örneğin, “Yol” başlıklı şiirinin ilk kıtasında,
Benim için bir rüzgâr
-Artık buradan gitmeli-
Geçirmiş üzgün ipliğini
Acının iğnesinden,
İşlemiş göğsüne
İsminin baş harflerini.
Benim için bir rüzgâr
-Artık buradan gitmeli-
derken, hemen bütün şiirinin de izleği olacak olan (“Geçirmiş üzgün ipliğini / Acının iğnesinden”) ipucunu da veriyor. (8)

Peki şair hangi zamanın “acı” ve hüzün”ünün şiirini yazmaktadır? Bu sorunun cevabını yine şairden almaktayız: “Her ne kadar şair duygu ve düşüncelerini genel ve evrensel bir konumda dışa vuruyorsa da, bu onun bugünden kopuk olduğunu göstermez. Tersine şairin şiirsel duyarlığını besleyen kaynak güncelden doğar. Şair içinde yaşadığı dönemi iyi okuyan ve değerlendiren kişidir. Çünkü şair duyarlı bir insan olarak yaşadığı dönemin çalkantılarından daha çok etkilenir. İşte onun bu yeteneği trajik mutsuzluğunun temelinde yer alır. Şairin mutsuzluğu insanın yüceliğine olan inancıyla, dönemindeki insan erozyonu arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Çünkü şair ne insana olan sevgisinden ve inancından vazgeçebilir ne de somut durumun kötülüğünü görmezden gelebilir. İçinde yaşadığı insan kirlenmesinin yine insanla aşılacağını ve çarenin insanın iç değerlerinde olduğunu bilir. Ama o canı tez biridir. Kaybolan zamandan sorumlu olduğu duygusuna kapılır. Tarihsel akışın yalpalamaları onda derin yaralar açar ve şair ancak bu yaraları kanatarak bir ölçüde teselli bulur. Denilebilir ki mutlu şair yoktur. Çünkü o çağdaş bir Mesih gibi olanın bitenin kefaretini ödemek isteğiyle herkes adına acı çeker. Şairin çektiği acılar elbette şu ya da bu şekilde şiirine yansıyacaktır.” (9)

            Şairin Gezgin kitabında yer alan “Sis” şiirini okurken ürpermemek neredeyse olanaksız. Şair, varlığından bilgi sahibi olduğu ancak tam olarak tanımlayamadığı aşkı anlatırken sanki gelecekten kesitler de sunar:

Özenle boyadım ipliğini sevginin,
Gidip de bulamamanın incinmiş rengine.
Sisi gümüş bir rüzgârla tepelerden eğirdim,
Dokudum yalnızlığın bu serin kumaşını,
Sesime ayrılıklardan bir gömlek diktim.
Ölümü tastamam ezberledim de geldim,
Dilimde bu buruk türkü tadıyla
Bilmem ki buradan nereye giderim.

Sonunda kendime bir top yangın edindim,
Soluğumla besledim dudağımın ucunda.
Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda,
Örterek yavaş yavaş bıraktığım izleri
Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.
Koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla,
Adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya.(10)

Şiirdeki bu önsezi okurun tüylerini kaldırmaya yeter. Ama onun şair duyarlığı düşünülürse elbette şiirde anlatılanın bizim beynimizin ürettiği biçimde olamayacağı daha akla yakındır. Öyle ki bir yazısında şunları söyler: “Şiir insanların duygu dünyaları arasında bağ kurarak bu öznel dünyaların ortak bir duygu acununda birleşmesine yarar. Şiir insanın sınırlı yaşam boyutlarını aşarak yücelmesine ve enginleşmesine yarar. Şiir insanın hayatla olan tarihsel savaşımının ürünü olan duygu birikimine sahip çıkmasına yarar. Şiir insan soyunun evrensel tınısı olarak kişinin her türlü yabancılaşmadan kurtulmasına yarar. Şiir insanda atavik bir kalıntı olan kötülüklerden arınmaya yarar ve son olarak şunu da söyleyeyim ki, şiir insanları sevmeye yarar.”(11)

            Şairin ikinci kitabı “Yerleşik Yabancı” 1978’de yayımlanır.
Kitabın adı, “dramatik bir karşıtlık” içeriyor; “yerleşik olmak tanış olmayı, yabancı olmamayı” ya da “yabancı olmak, yerleşik olmayı” gerektirir; o zaman, daha adından, bu kitabın da ana izlek olarak “dramatik bir tedirginliği” işleyeceği anlaşılıyor…  (12)

            “Kendinin Avcısı” 1979’da, “Küçük Tragedyalar” ise 1982’de yayımlanır. Tragedya yapısındaki bu kitabın ilk şiiri “Öndeyiş” şöyledir:

Bedenim üşür, yüreğim sızlar.
Ah kavaklar, kavaklar!

Beni hoyrat bir makasla
Eski bir fotoğraftan oydular.

Orda kaldı yanağımın bir yarısı,
Kendini boşlukla tamamlar.

Omuzumda bir kesik el,
Ki hâlâ durmadan kanar.

Ah kavaklar, kavaklar!
Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.(13)

            “Kendi(si)ni boşlukta tamamlayan” şairin kendisidir aslında ve “Küçük Tragedyalar” kitabının içeriği de, yine şairin kendi kendisiyle konuşmalarıdır. Kitaptaki, umutla soran “kişi” de, umutsuz yanıtlar veren “bilici” de, şairdir. Tüm kitap, daha önceki kitaplarında olduğu gibi, “acı” ve “hüzün” temelinden kaynaklanan bir hava taşır.(14)

            “İpek ve Kılabtan” 1987’de basılır.
            En güzel, en dokunaklı şiirlerinin yer aldığı kitaplarından biriydi İpek ve Kılaptan. Gerçekten şiirinin ipeğini eğiriyordu artık Metin. Şairliğinin olgun  çağında yol alıyordu. Şiir üzerine düşünen, yazan; şiirlerindeki insani kazanımlarını topluma aktarmayı önemseyen bilinçli bir duruşu örnekliyordu. (15)

“Gerçeğin Öteyakası” 1990’da çıkar. Yine 1990’da çıkan “Dörtlükler ve Desenler” de Altıok kendi  desenlerini de kitabına katar.
            12 numaralı dörtlük şöyledir:

Hapishaneler insan dolu kum gibi.
Dışarda bir buruk özgürlük zakkum gibi.
İçerde de dışarda da zor iş yaşamak
Hem varım hem yokum gibi. (16)

Dörtlükler arasında konu bakımlarından organik bir birlik olmamakla birlikte, bunları birbirlerine yine imge düzeni ve “hüzün”le, artık şiirlerinde ara sıra da görülen “alaysılama” bağlamaktadır. Alaysılama, öyle olmaması gerektiği halde, garip bir biçimde “hüznü” yaratır. (17)

            Şair, okurunun karşısına 1991’de “Süveydâ” ile 1992’de ise “Alaturka Şiirler”le çıkar. Şairin son kitabı1993’te çıkan “Hesap İşi Şiirler”dir. Son kitabındaki 1 numaralı sone şöyledir:

Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman;
Aşındırarak bütün güzel duyguları.
Bir yarım umuttur elimizde kalan,
Göğüslemek için karanlık yarınları.
Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı,
Damağımda kösnüyle gezinirken;
Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı,
Dışarda rüzgâr acıyla inilderken.
Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri,
Seninle bir döşekte sevişirken bile.
Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri,
Çarşılarda pazarlarda, ellerinde file.
                        Bu kekre dünyada yazık ki geçit yok aşka;
                        Bir şey yok paylaşacak acıdan başka. (18)

Son yıllarında yayımladığı kitaplarına baktığımızda üretkenliğinin doruğunda olduğunu da görürüz. “Üretkenlik” ve “yazma” hakkında şunları söyler: “Ne var ki olanı biteni düzeltecek sihirli değneği yoktur şairin. Onun yapabileceği tek şey ancak yazmaktır. Çünkü o ancak yazarak insanı sarsalayacağını, böylece insana kendi değerlerini ve yüceliğini anımsatacağını bilir. Bunun için yazmak eylemi şairin vazgeçemeyeceği bir boyun borcudur. Şiirin insanın kendi özüne dönmesinde etkili olduğu göz önünde tutulursa, yazma eylemi daha da önem kazanır. Çünkü insanın duyarlığı ile düşünce yapısı arasında sıkı bir bağ vardır. İşte bu bağ nedeniyledir ki, şiir dolaylı olarak insana bir dünya görüşü ve bu görüşe ilişkin bir eylem biçimi önermeye elverişlidir. Önemli olan bu olanağın yok edilmemesidir.” (19)

Ama neden her seferinde “acı”yı “hüzün”ü kullanır şair? Başka çıkar yolu yok mudur şiirinin ya da başka türlü dile getiremez mi şiirini? Bu soruya tutarlı bir cevap almadan onun şiirini ne kadar anlayabiliriz?
“Neden bu kadar çok acı var şiirlerinde?” diye soruyorlar bana. Bu sorudan da anlaşılacağı gibi fazla ve gereksiz buluyorlar şiirlerimdeki acıyı. Bense acının yurdumuzda var olan somutlaşmış acıyla tam olarak örtüşmediğine inanıyorum. Çünkü bırakın insan olmayı, şair olarak bile yetişemiyorum bütün acılara. Eğer yetişseydim belki de yaşayamazdım. Dostoyevski “Acı, insanı olgunlaştırır” diyor. Üstat dalından düşmeyi de düşündü mü acaba bunu söylerken! Yani ne kadar acı, ne kadar olgunluk? Galiba bir dozaj söz konusu burada. İşte bunun için bendeki, herkesin fazla bulduğu acı aslında küçültülmüş bir acıdır. İyi ki böyledir. Kaldırabileceğim kadardır yani. Zaman zaman bunun böyle olmasında bir savunma işlerliğinin rol oynadığını sezmişimdir kendimde. Eh, her şeye karşın yaşamak bir ödev olduğuna göre doğal karşılanmalıdır bu da.
(…) Acı, duyarlı insan için çağdaş bir gereklilik olarak çıkmaktadır karşımıza. Sorumlu ve duyarlı insan, içinde yaşadığı olumsuzlukları bir başına ortadan kaldırmak elinden gelmediğine göre, olup biten karşısında hiç olmazsa acı duymak zorundadır. Bu onun payına düşen bir kefaret ödemedir.Yeterli değildir ama gereklidir. Hem bunca olumsuzluk içinde iyimser ve umutlu olarak da aslında temelsiz ve metafizik bir konudur. Dahası bir çeşit kirliliktir. Ne yazık ki acının namus olduğu günlere gelinmiştir.
(…) Aslolan, acıyı bir sıçrama tahtasına; bir eylem zembereğine dönüştürebilmektir. Yani kişi kendisine acı veren olumsuzluklara başkaldırabilmelidir. İçinde duyduğu acı ancak böyle anlamlanır ve bir değer kazanır. İşte bu noktada örgütlü ve bilinçli bir mücadele sorunu çıkmaktadır ortaya. (20)

            Günün dünyasında duyarlığını yitirmekten kaçınan Altıok, şiirin ve sanatın para etmediğini bilse de aydın tavrını korumayı bilir.
            …siyasi iktidarların gittikçe ağırlaşan yaşam standartlarına karşın takındıkları umursamaz tavırdır. Bu tavır karşısında insanlar, tek çıkar yol olarak yaşamlarındaki bazı bölmeleri kapatmak zorunda kalmışlardır. Kapatılan bu bölmeler sadece ekonomik kısıtlamalarla kalmamış, kültürel küçülme de insan için kaçınılmaz olmuştur. Bugün dünyanın en az kâğıt tüketen ülkelerinden biri olmamız, yurdumuzdaki kültürel küçülmenin en belirgin kanıtıdır. Kültürel küçülmenin bir başka nedeni de, kültüre karşı takınılan düşmanca tavırdır. Düşüncenin suç sayıldığı bir ülkede, kültürel etkinliğin gelişmesi düşünülemez. Böyle bir ortamda kültürsüzler, doğal olarak kültürsüzlüklerine şükredeceklerdir.
            (…) Şiir bugün rahatsız edici bir konuma getirilmiştir. Yaşamı sığlaştırmak zorunda kalan insanın karşısına neredeyse bir hasım gibi konulmuştur. Artık şiir çıldırtıcı sesler çıkaran sirenler gibi insanları enginlere çağırıp boğmaya çalışan yarı insan yarı balık bir yaratık olmuştur. Mitologyada dendiği gibi bu yaratığa kim yaklaşırsa ve onu kim dinlerse yok olup gidecektir. Bütün bu koşullar içerisinde insanlarımızdan mutsuzluklarının, acılarının derinleşmesi pahasına şiiri sevmelerini, şiir okumalarını nasıl isteyebiliriz! Özgürlük ve refahın olmadığı, yarın endişesinin kol gezdiği bir ülkede şiir kendi yalnızlığında, kendi sesiyle avunacaktır elbet.
            Ey şiir okumayan, şiire kulak tıkayan okur, haklı olan sensin. Sana saygıyla karışık bir öfke duymaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Ama şunu iyi bil ki, şiirle zıtlaşman yarar sağlamayacak sana. Çünkü şiirin yalnızlığı senin de yalnızlığındır ve bu yalnızlık şiirin değil senin sonun olacaktır. İnanıyorum ki sen günün birinde Anka gibi kendi külünden yeniden doğacaksın. İşte o gün gelene kadar benim sana diyeceğim; ateşin bol, tükenişin çabuk olsun. (21)
           
            şiir insanları sevmeye yarar

Bir yanı kırık bugün okurun “acı”yla ve “hüzün”le ama öteki yanı  “dördüncü maymun” olmamanın avuntusunda.
Ankara’daki değişik zamanlarda buluşmalarımızın, karşılaşmalarımızın görüntüleri gözümün önünden gitmiyor o gün bugündür. Duruşu, bakışı, sesi, davranışları… Sonra, otel merdivenlerindeki hali… Şiirleri dökülüyor belleğimden. Gerçek ipeği ayırt edebilen şairlerden birisi.
Heybesinde yılan işaretleri
baldıran zehri yüzüğünün içinde
ve yanda kav taşıyan ben
tekinsizim size göre
ibret için yakılması gereken
demişti bir şiirinde. Yalnızca bu şiir nedeniyle bile yakabilirlerdi onu. Yakıldı ama sönmedi asla; hâlâ yapıtıyla aydınlanıyor dünya. Yakıldıkça sivrilmişti aydın bilinci. Bir daha hiçbir insan, hiçbir zaman, hiçbir canlıyı yakamasın diye. “Ilımlısı” değil, ılımsızı ve vicdansızı bile yakamasın diye insanı. Şiirlerini Anadolu halkına okumak için gittiği yerde benzinle tutuşturuldu gövdesi, dumanla dolduruldu ciğerleri ama kararmadı beyin ışığı; pırıltılı bir yıldız olduğu bozkır göğünde. Hâlâ yanıyor elindeki mum. Yetiştirdiği karanfiller kanıyor. Ölüm kadar uzakta, bilinç kadar yakında, varlığımızın mayasında. Öldüğü hiç inandırıcı gelmiyor: Varlığı, söze ve görüntüye dönüşüyor, ışığa, çiçeğe, belleğimizde. Başını ellerin arasına almış, bir karanlıkta ışıyıp dururken Jan Dark’ı, Bruno’yu düşünüyor. Bir yandan da şiirleri ışıldıyor başının üzerinde:
            Birini bulurum mutlaka,
            Yangınımı körükleyen birini.
            Biri mutlaka vardır.
            Zonguldak’ta, Sivas’ta… (22)

Akıp giden yıllar, iyi bir şairi unutturmaz, aksine şiirini daha da besler. Onun güçlü sesinin dünden, bugünden, gelecekten alacakları elbette olacaktır.
Şair Metin Altıok, yarım bıraksa da acının ipliğinden ördüğü şiir dilini okuru yetişiyor, sevenleri, sırdaşları, dostları, arkadaşları. Tamlanıyor herkesin belleğinde kendine göre yarım kalan şiir atlasının dizeleri. Bu kırık ve kırgın tamlanma duruyorken baş köşesinde acının ve hüznün, bizlere de bir teselli kalıyor: aynı koridorları adımlamak, aynı afişlerin gölgesinde çay içmek, aynı dersliklere girmek, aynı bahçenin ağaçları altında oturmak, şiirden ve insanlıktan bahsetmek.
Bazıları bilmese de biz iyi biliyoruz: “Şiir insanları sevmeye yarar.”



KAYNAKÇA:

(1) “İstenmeyen Anılardan Kurtulmak Mümkün!”, Özetleyen: Reyhan Oksay, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 26 Mayıs 2006, sf: 12
(2) Agy, s. 12
(3) Burhan Günel, Ateş ve Kuğu, Alkım Yayınları, Mayıs 2004, sf: 64
(4) Burhan Günel, Ateş ve Kuğu, Alkım Yayınları, Mayıs 2004, sf: 50
(5) Burhan Günel, Ateş ve Kuğu, Alkım Yayınları, Mayıs 2004, sf: 51
(6) Burhan Günel, Ateş ve Kuğu, Alkım Yayınları, Mayıs 2004, sf: 58
(7) Kemal Bek, “Metin Altıok Şiirlerinde Konu Ve Biçim Özellikleri”, Şiirden Eleştiriye, Bordo Siyah Yayınları, Nisan 2004, sf: 178
(8) Kemal Bek, “Metin Altıok Şiirlerinde Konu Ve Biçim Özellikleri”, Şiirden Eleştiriye, Bordo Siyah Yayınları, Nisan 2004, sf: 160-161
(9) Metin Altıok, “Şair ve Güncel Yaşam”, Şiirin İlk Atlası, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2004, sf: 67
(10) Metin Altıok, Bir Acıya Kiracı, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2006, sf: 41
(11) Metin Altıok, “Şiirin İşlevi”, Şiirin İlk Atlası, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2004, sf: 40
(12) Kemal Bek, “Metin Altıok Şiirlerinde Konu Ve Biçim Özellikleri”, Şiirden Eleştiriye, Bordo Siyah Yayınları, Nisan 2004, sf: 163
(13) Metin Altıok, Bir Acıya Kiracı, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2006, sf: 133
(14) Kemal Bek, “Metin Altıok Şiirlerinde Konu Ve Biçim Özellikleri”, Şiirden Eleştiriye, Bordo Siyah Yayınları, Nisan 2004, sf: 171
(15) Burhan Günel, Ateş ve Kuğu, Alkım Yayınları, Mayıs 2004, sf: 213-214
(16) Metin Altıok, Bir Acıya Kiracı, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2006, sf: 249
(17) Kemal Bek, “Metin Altıok Şiirlerinde Konu Ve Biçim Özellikleri”, Şiirden Eleştiriye, Bordo Siyah Yayınları, Nisan 2004, sf: 174
(18) Metin Altıok, Bir Acıya Kiracı, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2006, sf: 401
(19) Metin Altıok, “Şair ve Güncel Yaşam”, Şiirin İlk Atlası, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2004, sf: 68
(20) Metin Altok, “Acı ve Eylem”, Şiirin İlk Atlası, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2004, sf: 103-105
(21) Metin Altıok, “Şiir ve Okur”, Şiirin İlk Atlası, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2004, sf: 51-52
(22) Burhan Günel, Ateş ve Kuğu, Alkım Yayınları, Mayıs 2004, sf: 214-215

                                                                       TOPLAM DERGİSİ, İLE DERGİSİ, KORİDOR DERGİSİ

4 yorum:

  1. ''Bir daldır uykusuzluk, sallanır sürekli gecede''
    C.SÜREYA

    Ellerinize sağlık.

    YanıtlaSil
  2. Dolanıp duruyorum ortalıkta.
    Kedim hımbıl, yaprak döküyor çiçeğim,
    Rakım bir türlü beyazlaşmıyor.
    Anahtarım güç dönüyor kilidinde,
    Nemli aldığım sigaralar.
    Ne zaman bir dosta gitsem
    Evde yoklar.
    M. Altıok

    Beğendiğinize sevindim.

    YanıtlaSil
  3. Metin Altıok`la aynı havayı solumuş, evine misafir olmuş, günler değil yıllarca sohbet etme şansı yakalamış biri olarak ona ve değerini bilmediğimiz yaktığımız yada öldürdüğümüz tüm aydınlarımız için utanç duyuyorum.

    YanıtlaSil
  4. Herhangi bir şair yazarla değil de Metin Altıok gibi bir değerle yıllar süren bir dostluğu yakalamışsınız. Ne yalan söyleyeyim: Bence çok şanslısınız. Sizinle Metin Altıok hakkında görüşmek, konuşmak da isterdim.

    YanıtlaSil