4.4.18

Rosa Parks: Utanç yolcusu olmayacağım!




1 Aralık 1955 günü Alabama’nın Montgomery şehrinde bir belediye otobüsünün beşinci sırasında oturarak yolculuk etmekte olan 42 yaşındaki siyah derili kadın Rosa Parks, yerini beyaz derili bir erkeğe vermedi.



Yasalarda siyahlarla beyazların yolculuk etme biçimleri düzenlenmişti ve buna göre bir siyah, otobüslerde beyazlara ayılmış bölümde oturamaz, bir beyazla yan yana ya da karşı karşıya da oturamazdı. Otobüslerin ilk dört sırasındaki koltuklar beyazlara aitti. Siyahların koltukları en arkadaydı. Ortalardaki koltuklarsa değişen durumlara göre değişen biçimlerde kullanılmaktayken bir siyahın bu koltuklara oturma süresi, beyazların koltukları doluncaya kadardı. Dolayısıyla siyahlar, beyazların koltukları dolduğunda ya da şoför öyle istediğinde yerlerini boşaltmak mecburiyetindeydiler. Tüm şoförlerin beyazlardan seçildiği o yıllarda şoförlerin otobüs içindeki yetkileri oldukça genişti. Örneğin bir şoför gerekli gördüğü takdirde dördüncü sıranın bitiminde duran “clored” (siyahlar) yazısını/işaretini arka sıralara doğru götürebilirdi. Otobüslerin bir başka kuralıysa ilk dört sırada beyazlar otururken siyah yolcuların ön kapıdan girerek şoföre paralarını ödeseler bile aşağı inmeleri ve arka kapıdan tekrar binmeleriydi.
Dolayısıyla Rosa Parks’ın beyaz derili adama yerini vermemesi kesinlikle suçtu. Yasalara göre işten dönüyor olmasının, dolayısıyla yorgunluğunun ve kadınlığının da hiçbir anlamı yoktu. Otobüse sonradan binen bu beyaz adam kendi bölümlerinde yer olmadığını görerek beşinci sıraya yöneldiğinde oturan dört siyahın kalkarak otobüsün arkasına gitmesi gerekirken bu kurala Rosa Parks uymamıştı. Şoförün uyarılarını da dinlememiş, üstüne üstlük bir de cam kenarına sokulmuştu. Otobüs şoförü onu tutuklatacağını söylediğinde bile ne kararlılığı ne ifadesi değişmiş, kaşlarını bile çatmadan “O zaman gidin ve gerekeni yapın; ama kıpırdamıyorum” yanıtını vermişti.  



Bir kere tehdit edilmiştir kamu düzeni ve bu davranışı nedeniyle tutuklanır Rosa Parks. Ne var ki bardağın taştığı, kısır döngünün bozulduğu an, siyah derili bu cesur kadının egemen anlayışa itaat etmediği bu andır. Ki, bardak sadece Rosa Parks için değil, Montgomery’de yaşayan ve otobüs kullanan tüm siyahlar için taşmıştır. Yaşanan adaletsizliğe duyulan öfke, bir anda kararlılıkla bilenip birleşerek ulaşım boykotuna dönüşür.



Rosa Parks’ı yerinden zorla kaldırıp tutuklatan egemen anlayışa karşı Montgomeryli siyahlar tam 381 gün otobüs kullanmayarak ayrımcılığı reddeder, belediye otobüslerini işleten şirketi de büyük zararlara uğratırlar.



Rosa Parks’ın ateşiyle yakılan, Martin Luther King’in öncülüğünde insan hakları hareketine dönüşen boykot, adım adım zafere yürür. 1956’nın Aralık ayında ABD Yüksek Mahkemesi’nin bir davada ayrımcılığı yasaklayan içtihadı gereği Montgomery’deki belediye otobüslerinde ayrımcılık kaldırılır ve böylece 20 Aralık 1956 günü boykot zaferle sonlandırılır. Dahası Martin Luther King’in önderliğinde yürütülen mücadele sonucunda 1964’te Sivil Haklar Yasasının çıkarılması sağlanır.

29.3.18

Aklıyla konuşan virtüöz: Fazıl Say





Fazıl Say’ın Akılla Bir Konuşmam Oldu adlı kitabı bir solukta okunuyor. Akıcı, sıcak anlatımı, açıklığı böylesi önemli bir entelektüelde alçakgönüllülük ve içtenlik gibi kişisel özelliklerle tamamlanınca ortaya sohbet ve deneme türlerine çalan bir eser çıkmış. Alışılanın aksine Say, bu kitabı oluşturacak yazıları önceden sosyal medya aracılığıyla paylaşıp bazı düzenlemelerle kitaplaştırmış. İyi de yapmış; öyle ki hayranlarının, takipçilerinin merakını gidereceği, hoşlanacağı akışkan bir kitap olmuş. Birkaç yerde kullandığı ifadeler  ‘bozuk izlenimi uyandırsa’ bile henüz önsözde “yazar iddiası olmayan bir müzisyenin, yoğun bir şekilde müzik ve fikir paylaşmaya çalıştığı yazılardan oluşan bir kitap olarak görülmeli” sözlerini anımsıyorsunuz.
Kitap dört bölümden oluşmakta: Dünyam, Yüzler, Şairlerim, Çocuklarım. Dünyam’da müzisyen kimliğinden yola çıkarak yazdıklarını, Yüzler’de onda iz bırakanları, Şairlerim ve Çocuklarım’daysa bugüne değin hayata bırakabildiklerini anlatmış.
Kitabın baş tacı kuşkusuz müzik ve müzisyenler. Onların varlığını yadsımadan baktığımızdaysa önemsenen isimlerin başında Ahmet Say geliyor. Birçok olay, tanıklık, şair ve yazar onun varlığıyla anlam kazanmış.
“Şiir bütün yaratıcılıkların anasıdır bence” (s.196) diyebilecek olgunluktaki Fazıl Say sıklıkla Nâzım Hikmet, Metin Altıok, Cemal Süreya, Ahmed Arif, Edip Cansever, Ece Ayhan, Âşık Veysel Şatıroğlu, Turgut Uyar, Can Yücel gibi büyük şairlerimizden söz açıyor. Önemli kısmı, çok değerli anılardan oluşan bu değinileriyle benim edebiyat tutkumu sarmaladıkça sarmalıyor. Çoğunu baba Say’ın sanat aşkıyla var ettiği bu toplantıları bir müzisyenin gözünden doyumsuz bir film tadında seyretmek (evet, gerçekten film gibi) olağanüstü keyifli. Diğer sanat türleri gibi müziğin de dilden doğduğunu, dilsiz müzik yapılamayacağını, dilsizlik dönemlerinde yalnız birtakım anlamsız seslerin olduğunu, dil sayesinde ezginin yolunun açıldığını bilen, kuramsal düşünebilen ve bunu yoğunluğuyla yaşayan akıllı bir sanatçı Fazıl Say.

“130.000 yıl önce ilk insanların, tahtayla taşlara vurarak ritim tutmasından, naralar atmasından, gök gürültüsünden korkup müzik yapmasından günümüze varana kadar bu yolculuğun anahtarları nedir?
Müzikte üç ana unsur vardır:
Melodi
Armoni
Ritim.” (s.35)

Kitapla ilgili o kadar çok not aldım, bunları çeşitli işaretlerle birbirine bağladım ki bunların hepsine tek bir yazıyla değinmemin olanağı yok. Öyle ki müzikle, sanatla, siyasetle ilgili çok sözü var Fazıl Say’ın. Keşke sanatlarını suskunluk içerisinde geçiren tüm sanatçılarımız düşüncelerini onun gibi açıklıkla ve içtenlikle ifade etseler de toplumsal kuraklığımız bir nebze olsa giderilse. Bu kuraklığa inat, kitabında dışa vurduğu hiçbir birikmişinde –suskunlar topluluğu da dâhil- kimseyi incitmemeye gayret etmiş. Öyle incelikli ki bu satırlarda isim verseydi bile (art niyetli olmayan) kimsenin kırılacağına inanmazdım.
Toplum olarak muhafazakârların, laik-Atatürkçülerin ve Kürtlerin (toplumsal kesimleri ayırmada çok yöntemsiz bir bakış açısı bana kalırsa; yine de niyeti öyle iyi ki eleştirmek şöyle dursun, “bence de” diyesiniz geliyor) barıştırılamadığı günümüzde güç sarhoşu muktedirlerin sosyal medyaya bile ayar vermelerinden dem vuruyor. (Nasıl vurmasın, onun ‘Hayyam-retweeted’ davası hâlâ çok taze. Ki başta ceza bile verilmişti) Tam da burada insanların sosyal medyayı önceden bir tür dert dökme defteri (ömrün uzun olsun Adalet Ağaoğlu!) olarak kullandıklarını, bugünse maalesef durumun değiştiğini anlatıyor. Kimse topa girmiyor.
“İnsanlar düşüncelerini yüreklerine gömdüler, en fazla aralarında konuşuyorlar. Sosyal medyada düşündüğünü yazmak hayli azaldı. Çünkü insanlar hayatlarına büyük zararlar verebiliyorlar.” (s. 48)
Aklıyla konuşabilen yürekli virtüözümüzün güzel tespitiyle bitireyim: “Çünkü doğa mükemmel olmadığı için sanat vardır.” (s.130)


* Akılla Bir Konuşmam Oldu, Fazıl Say, Doğan Kitap, 20. baskı, İstanbul, Ocak 2018

26.3.18

Ölmeme Günü





Üniversitedeki ilk günümüzde hoca, edebiyat öğrencileri olan bizlere sormuş ve bizler sanki soru çalışmadığımız yerden gelmiş gibi susmuştuk. Soru zor muydu? Aksine… “Edebiyat nedir?” İyi kötü bir şeyler, kalıp ifadeler kullanmaya hevesli değildi hiç kimse. Sonra bir arkadaşımız söz istedi. Yüzünde gözlerini aydınlatan cesaret ışığıyla “Ya hoca dediğimi beğenmezse”nin ürküntüsü iç içe geçmişti. Harika bir tanımdı. Bunca yıldır değil aklımdan çıkması, her yeri geldiğinde bu olayla birlikte hatırlatırım: “Edebiyat bir devin dünyayı omuzlarında taşımasıdır.”
“Devlerin dünyası” değil, çünkü bir dev kalabalığı olsa hiçbiri diğerinin sırtına ne yüklenmiş diye düşünmezdi. Diğer bir deyişle devler sınırlı sayıdadır, yani azdır ve az olan değerlidir. Nasıl değerli olmasın; kadim insanlık tarihinin çilelerle, isyanlarla dolu serüvenleri başka türlü bugünlere nasıl ulaşabilirdi? Önce sözden söze, dilden dile, kuşaktan kuşağa aktarıldı, sonra yazıya döküldü, okundu, çoğaltıldı, başkalarına anlatıldı, başkalarınca okundu… Dolayısıyla insanın belleği olma görevini yerine getirecekler birer dev gücünde olmalıydılar ve kendileri dışında kimsenin altından kalkamayacağı bu aktarımı yapmak elbette şairlere, yani devlere kaldı.
Bir dev gibi seviyordu dev
Ve elleri öyle büyük işler için
                               hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
                               çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
                               hanımeli
                                               açan evin.

Nâzım Hikmet’in Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri şiirinde kendisi için “dev” simgesini yakıştırması da yanılmadığımı düşündürtür bana.



Şiire hevesli olup da büyük şairlerimizin kitaplarını karıştırmadan, onlar hakkında yazılmış romanları, öyküleri okumadan olur mu? Olmaz… Sadece olmaz değil, olamaz da. Bu minvalde şiir düşünüp şiir yaşarken ve takvim yaprakları gene mart ayında ilerlerken içim kaynamaya başlar. Mart ayıyla silkinen, canlanan, tazelenen doğa; başta erik çiçekleri olmak üzere hayranı olduğum tüm çiçekler; sadece insanın değil, bilcümle canlının kabına sığamaması ve aşkın kendini duyurması… Üstelik takvim yapraklarının Mart ayına vedaya hazırlandığı şu günlerde her zaman ki geç anımsamanın burukluğuyla “26 Mart Ölmeme Günü”ne geliriz.
Peşinen 26 Mart Ölmeme Gününüzü kutlarım. Olur ya, yazının şirazesi filan kayar da unutuveririz. Önce biz unutmayalım, nice anlamlı günden aşağı olmayan bu günü önce biz unutturmayalım ki kimsecikler ‘böyle bir gün mü varmış’ diye şaşırmasın.
Belleklerimizin bin bir deneyimle sınanmasından biliyoruz, toplum olarak anımsama yetimizin yeterince gelişmediğini. Bu nedenle kimine anımsatalım ki bilgilerini tazelesin kimine öğretelim ki bir sonraki anımsatmamıza değin unutmamaya çalışsın. Sözü güzellikle sürdürelim ve soralım güzelden yana: Böyle bir günü kim ya da kimler çıkarır? Siyasetçiler değil elbet! Sporcular hiç değil! İktisat dünyasınınsa böyle eften püften işlerle zaten şuncacık işi olmaz! Bu incelikli gün, elbette ki edebiyat ve sanat dünyamızın, özelindeyse şairlerimizin bir araya gelmelerinin meyvesi,  bir güzel buluşudur. Sanatın ve şiirin serüveninden ve elbette aşktan söz ettikleri bu akşamlarda doğar, “Ölmeme Günü”. Can Yücel, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Tunga Uyar, Ömer Uluç, Muhteşem Sünter, Salim Şengil, İsa Çelik, Mehmetcan Köksal, Dürnev Tunaseli, Behzat Ay, Nezihe Meriç, Yelda Karaağaç, Bahattin Yücel, Ferhan Şensoy… Bu kadar güzel insanın masasından da olumsuz sonuç değil, ölümsüz sonuçlar çıkar doğal olarak.
Ölmeme Günü’nün doğuşuyla ilgili farklı öykülerin bulunmasını isimlerin “dev” oluşlarına bağlıyorum. Çok bilinen İlk öyküyü o masanın müdavimlerinden fotoğraf sanatçısı İsa Çelik anlatıyor. Yıl 1981, darbe ertesi. Kaçaklar, hapishanelerdekiler… Ortalık sessiz, sessizlik tehlikeli, fena. Tomris Uyar’ın davetiyle bir sanatçı kalabalığı (yandığı için günümüzde bilinmeyen Krepen Pasajı’ndaki) Neşe’nin Yeri’nde buluşur. Yasaklardan, baskılardan bunalmış, rakı içip edebiyattan, sanattan söz eden esrik grup adına Tomris Uyar o günü “Rakı ve Özgürlük Günü” ilan edelim der. Olurdu, olmazdı derken grubun tanıdığı simalardan Tombalacı İsmet içeriye durgun ve bozuk biçimde girince İsa Çelik “İsmet neyin var? Biraz ölük halin var” der. Cevval zekâ sahibi Tomris Uyar, bir büyük şişe rakı ister ve İsmet’e bu şişeyi iyi saklamasını ertesi yıl, gene bu gün, bu şişeyle kutlama yapacaklarını söyler. İsa şişeyi kapar, İsmet’in rakıya dayanamayacağını seneye başka rakı getireceğini bildiğinden üzerini kâğıt kaplayıp getirir herkese imzalatır. Böylece 26 Mart günü Rakı ve Özgürlük günü, ölük İsmet nedeniyle Ölmeme Günü olarak edebiyat tarihimize kaydolur.
Ölmeme Günü’nün ortaya çıkışıyla ilgili ikinci öyküde grubun arasında yer alan ya da gruba sonradan katılan, kimilerinin Destina diye andığı, tanınmayan bir Rum kadın vardır. Herkesi merak ve şaşkınlıkla dinleterek bedenindeki iğneden bahseder. İğnenin kalbine doğru ilerlediğini, her an kalbine saplanıp onu öldürebileceğini söyler. Bunun üzerine Turgut Uyar garsondan bir şişe rakı ister ve gelen şişeyi masadaki herkes imzalatır. Şişeyi bu haliyle Destina’ya uzatarak, seneye bu gün bu şişeyi içeceğiz der ve ertesi sene aynı gün imzalı şişeden hep birlikte rakı içerler. Böylece 26 Mart’ın adı da “Ölmeme Günü” olur.
 Hangi öykü doğru olursa olsun Ölmeme Günü 1981’den Turgut Uyar’ın öldüğü 1985’e değin sürdürüldü. 1985’ten günümüze gelene değin ise Cemal Süreya’nın “Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin gün ölmezsin” dizesi eşliğinde şiir sever insanlar bir araya toplanmayı, birlikte imzalar atıp bir sonraki seneyi hedefleyen unutulmaz bir Ölmeme Günü geçirmeyi sürdürmektedirler.

24.3.18

Bir efsunlu tarih: Fuat Sevimay'ın Kapalıçarşı romanı






Kristof Kolombus’un zevk-i sefa peşindeki ağabeyi Frederico tüm parasını döküntü bir mavnaya vererek evden, babadan, Ceneviz’den kaçmış, Marmara Adası’nın iskelesinde boş boş durmaktadır. Adanın mermer bezirganı Hristo –kendisi cimrinin önde gidenidir-, Fatih Sultan Mehmet’in fethettiği İstanbul’un Kapalıçarşı inşaatı için yüz adet mermer götürecektir ve sevkiyat için bu köhne mavnayı haddinden ucuza ayarlayınca macera başlar. Mermerler İstanbul’da Nazar Usta’ya ulaştırılmak üzere yol çıkar. Ancak çıkılan bu olaylı yolculuğun sonucunda bu yüz mermerden yalnızca biri ulaşır. Güzellikte emsalsiz bu taşı gören Nazar Usta bir ses işitir: “O benim” diye. “Pir’in getireceği kitabı oku. Kitaptaki taş benim. Adımı sen koy.” Horasan’dan geldiğini söyleyen yaşlı Pir, ceylan derisi kaplı kitabı ona verir. “Taşın sırrıdır,” der. “Taşı taş zanneden bizden değildir.” yazılıdır kitabın ilk cümlesinde. Nazar Usta taşın adını ‘Aras’ koyar. Kitabın tarifine göre mermerleri çoğaltır, yüze tamamlar. Alınlıklarına asılacağı bu mermerler sayesinde dükkânlar; bereket, dürüstlük, namuslu kazanç ve bollukla dolacaktır; ne var ki iksire Püssük adlı kedinin üç damla çişi karışınca mermerlerin akıbeti farklı gelişir.
Baba İlyas geleceği okuyan efsanevi ve bilge kişisidir romanın. Otuz sene sonra Kristof Kolombus’un Amerika’yı ve tütünü keşfedeceğini, atmış sene sonraysa Fatih’in torunu Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı alacağını bildirir.
Sefere çıkan Osmanlı ordusunun mimarbaşı Hayreddin Ağa, Edirne’de otağ kurulunca Atik Saray’ın süslemecisi Osman Aga’yı çağırtır. Ona “Fatih Han ister ki Stinpoli’ye yedi düvelin halkı, bilgini, âlimi, tüccarı, zanaatkârı, bezirgânı, velhasıl ilim ve ticaret ehli kim var ise gelsin. Şehir, sefaletinden, harabetinden bir an evvel kurtulsun. Ahiler postlarını sersin, ellerini, kapılarını, bellerini bağlasınlar. Zanaat ehli kalfalar, çıraklar yetişsin. Kıssadan hisse şehir şenlensin. Bu ancak imarla, imar da mimarla olur.” (s.42) der. Ayrıntılara girdikçe yapılması düşünülen Kapalıçarşı’nın boyutlarının o güne göre olağanüstü büyüklüğü ortaya çıkar. Üstünün kapalı olmasıyla birlikte yirmi iki kapısının, yüz sokağının, bin dükkânının, çift bedesteninin olması ve hanıyla hamamıyla müteşekkil göz kamaştırıcı bir projedir Kapalıçarşı. Osman Aga’dan iki bedestenin değirmi alınlıklarını en güzel mermerlerle süslemesini ister.
Pir, Nazar Usta gibi Hüseyin Aga’nın da karşısına çıkar ve Hüseyin Aga da taşın sırrını anlatan kitaptan öğrendiği şekilde taşlara ve özellikle de karşısında duran alımlı taşa gönül gözüyle bakar. Sevgilisini hatırlattığından ona Meriç adını koyar.
Çalışmalar bedestenlerden başlayacak, önce onlar ayağa kaldırılacaktır. Bizans’tan kalma eski bir kalıntı üzerine sekiz sütuna on beş kubbeli, dört kenarlı yapı olacaktır, İç Bedesten. Sandal Bedesteni’yse limana daha yakın konumda, ortada geniş sahanlık, etrafına dükkânlar gelecek biçimde inşa edilecektir. Her ikisi de filayağı üstüne konuşlandırılacak, beden duvarlarında ahşap ve taş, alınlıklarında mermer kullanılacak, duvarların ağırlığı hatıllara bindirilecektir. Bedestenlerin etrafına yollar, bitişik nizam dükkanlar, loncalar, hanlar yapılacak, Arnavut bacaları sayesinde hiçbir köşe gün ışığından mahrum kalmayacak, sokak ağızlarına füruşlar işlenecektir.
Bedesten’lerin alınlıklarını süsleyen o mermerler… Ah o mermerler… Marmara’dan beyazlar, El Aziz’den vişneler, Germiyan ilinden yeşiller, Trak dağlarından pembeler…
Meriç’le Aras’ın aşkı içimizi ılıtırken Püssük’ün işediği o üç levhanın uğursuzluğunun ilk işaretleri çalınmışken kulaklarımıza Mimarbaşı’nın adamı Mirza, İç Bedesten için on iki alınlık almaya gelir. Meriç ve Aras’ın dışında gri damarlı kem gözlü mermer de vardır. İki aşığa  “Sevginiz yalandır” diye fısıldayan bu mermer, şans bu ya, İç Bedesten’de Aras’la Meriç’in arasına yerleştirilir.



1461’de Kapalıçarşı ayağa kalkmış, açılış için padişahın seferden dönmesi beklenmektedir. Seferden dönen Fatih hem açılışı yapar hem de ad konulamayan çapraz bir sokağa “Kahraman Kavaf Kavalalı Arif Efendi Sokağı” adını koyar.
Kimsenin bilemediği kahraman Arif kimdir? Osman Aga’yla Makedon güzeli Sameda’nın bin bir güçlükle gerçekleşen vuslatlarının düğününde karşımıza çıkar. Düzenbaz ve hilekâr nitelikleriyle düğüne sızar. Orada Sameda’nın kız kardeşine sarkınca dövülür. Sığındığı evin tek tekesini kesip yer, kaçar. Günlerce yürüyüp Beyazıt’a vardığında konuşanlardan millete çarık dayanmadığını işitir. Söz sahibi yaşlı kavafın duygularını anlamıştır. “Aradığın çırak ayağına geldi ustacığım,” der. Sahtekâr olduğu oranda beceriksizdir Arif; ama ustanın kesesini aşırmayı, kızına sarkmayı layıkıyla başaracak tabiattadır. Ustanın tüm öfkesine karşın ağlaya ağlaya kendini affettirmeyi başarır ve çok geçmeden bir aylık koyun derisi ve manda köselesinden has çarıkların tümünü satar. Yaşlı kavafın hışmından ancak Trebizon seferine çıkmak üzere olan yeniçerilere karışarak kurtulur. Canını kurtarmış, kırk gün süren yol boyunca yenilip içilmesinden çok hoşnut kalmıştır Arif; ne var ki Trebizon’a varıp da cenk vakti gelince savaşmanın değil, sıvışmanın yollarını arar. İstemeden lağımcılığa ayrılır ve Sefer Ağa’nın emrine verilir. Birbirimize güvenimiz tam olmalı diyen Sefer Ağa onu kara ölüm düğümleriyle kendine bağlar. İşten kaytaramayan Arif Trebizon Hisarının batı ucunun mahzeninde istemeden kendini patlatınca bir türlü gerçekleşmeyen fethin önünü açan kahraman olur.
Nitekim romandaki birçok hikâye gibi bu hikâye de uydurmadır; Kapalıçarşı’da hiçbir zaman böyle bir sokak olmadığı gibi bu uydurma hikâye de bir iftar sonrası feci mide zafiyeti geçiren kişinin Arif adında bir adamdan dinlemesinden ibarettir.
Hristo’yu İstanbul’a taşıyan Frederico’nun mavnasında yolculuk eden iki kardeşin büyüğü Giovanni Müslüman olup adını Civan yapar. Hızla kendini geliştirip Yeni Çarşamba Camii’nin imamlığına yükselir. Vaazlarıyla ünlenen, cemaati camiye sığmaz olan Civan, bugünkülere ilham verecek bir yasakçıdır.
Bir gün, bir kefere gelip de Civan’a “Beni hatırladın mı?” diye sorana değin her şey süt liman sürmekteydi. Elbette hatırlamıştır. Mavnanın sahibi Frederico’nun dokumacı babası, kendininse vaftiz babasıdır. Oğlunun kazadan bir iki gün sonra bir kervanla Tibet’e huzur bulmaya gittiği yalanını söyler. Ona bir mektup bırakan adam bunu gittikten sonra okumasını ister. İşte o gece ilk kez namaz kaçırır Civan, Yasin okuyup İstavroz çıkarır. Derken Hurufi Mirza yanında biter. Aklını karıştırır. Sakalını kesmesi icap ederse İmrahor’daki köse berbere gitmesini salık verir. Derken Pir gelir ve oracıkta epeydir takip ettiğini söylediği kefali yakalar. Sudan çıkan balığa “özüne dön” deyince balık, otuz beş yaşlarında bir adama dönüşür. Giovanni’yi Ceneviz’deyken “Seni Kudüs’e götüreceğim” diye kandıran mavna sahibi, yani ağabeyi Frederico’dur.
Sonra İmrahor’daki berberi bulur. İzbandut herif kör usturayı boğazına dayadıkça canından can gider. Koca sakalını köpürtmeden “Kerbela’dakileri düşün, acıyla kardeş ol” sözleriyle keser. Tıraş bittiğinde herifin yerinde Mirza durmaktadır. Ona şöyle seslenir: “Acıya dayanıklıymışsın. Hoş geldin aramıza. Hayatın nimetleri dışarıda seni bekliyor. Paradan, puldan, servetten değil kastım. Bunlardan uzak dur, kendini sakın. Bir çulla döşek yeter bize, aksi takdirde peşinden koşturduğun seni esir alır. Sesleri ve sözleri takip et. Güzel sözlerden medet um. Haramdan sakın, sunulan nimetiyse geri tepme. Yoksa Allah’ın gücüne gider. Şimdi dışarı çık ve aşkı ara.”
Osmanlı ülkesinde Hurufi avının devam ettiği o günlerde imamı olduğu Çarşamba’ya yasakladığı biçimlerde hem sakalsız hem de cübbesiz dönen Civan, eski müritlerinden fena bir dayak yer. Bırakıldığı yerde hayatında duyduğu en latif sesli kadın imdadına yetişir. Kendisini korur, kollar, sağaltır. Çok ihtimam gösteren yirmi dokuz yaşındaki kızıl saçlı, güzel sesli ve önceden Kavalalı Arif’in sıkıştırdığı bu kadın Latife’dir. Civan’ın damdan düşercesine yaptığı ve kabul gördüğü evlilik teklifine annesi ancak bir kese sultaniye altını ve bir de çeyiz sandığı geldiği takdirde razı olacaktır. Mirza’nın üstün gayretiyle tamamlanan sandığı götürdükleri sırada Arif’in tek koyununu kesip perişan eden köylünün midyecilik yaptıklarını görürler. Civan bunlardan birini tadarken ağzına sert bir şey gelir; ama yutuverir. Ardından cırcır olur, dışkı bulaşan iç donu şanssızlıkla çeyiz sandığının içine girer. Bu haliyle sandık açılıp da ortalığa bok kokusu yayılınca niyetler değişir. Sokağa fırlatılan sandıktaki boklu donu, donun içindeki inciyi – ki Osmanlı’daki en büyük inci olacaktır- yoldan geçen berduş Hristo bulur. İşte bu inci sayesinde Kapalıçarşı’da “Hristo Aftendi” adıyla dükkân açacaktır.
Latife hâlâ Civan’ı sever sevmesine ama yaptığı terbiyesizliği de affetmez bir türlü. Tel bağlamaya gider. Orada rastladığı Pir’in “Bir yıla kalmadan evleneceksin, iki yıla kalmadan anne olacaksın, yirmi yıl sonra da nine olacaksın. Çeyizini hazırla,” sözlerine sevinir.
Kavalalı Arif’in Trebizon seferinden önce, Osman Aga’nın Edirne’deki düğününden önce Filibe’de fingirdek kızın kanına girmiş, ondan bir oğlunun doğacağı gün can vermiştir.
Mimarbaşı Hayreddin 1475’te Nazar Usta’nın tezgâhından çıkan iksirli mermerlerle kaplanan Gedikpaşa Hamamı’nı açar. Islanan peştamalları toplamak, müşteriyi havluyla kurulamak, geceleyin hamamı paspaslamak, ortalığı toparlamak üzere tellak kalfası olarak Danyal (Diangelo) işe alınır. Baba İlyas’tan iş isteyince limana girmek üzere olan gemideki 365 çuvalı taşıması yanıtını almıştır. Açlıktan fenalaşmak üzere oldukça akşama nasılsa karnım doyacak diye işe sıkı sıkıya sarılır ve Baba İlyas tüm dediklerini yapmasına rağmen umduğunu bulamayıp yediği öğütle yetinir. Çaresizlikten bir köpeğin ağzından aldığı kemikle kadınların çamaşır için kaynattıkları kazanı çalıp kemik suyuna çorba yapar. Ertesi sabah günümüzün kahveleri gibi işletilen bir mekânda ayakkabıcı olan adamdan iş istemeyi düşünürken mekân sahibi onu yanına çağırır. Aşını paylaşır, ona fırfırlı bir mintan verir. Zamanla dil öğrenen, bedenine kan can gelen Danyal, adam kendisine sarkıntılık edince oraya bir daha gitmez. Bu olaydan sonra düzgün insan olmayı bilerek ve isteyerek bırakır. Üstelik kendi bile bilemez Osmanlı’nın çöküşe geçmesine neden olacağını.
Danyal yemin etmiştir, rüyasına evliyalar girip de kendisine yalvarmadıkları sürece hiçbir işte çalışmayacaktır. Zaten ona göre iki türlü iş vardır:
1.         İşinden memnun olup kendinden memnun olmayanlar
2.         Kendinden memnun olup işinden memnun olmayanlar.
Külhanbeyi havalarıyla Kapalıçarşı’yı haraca bağlama denemesi, esnafın püskürtmesiyle fiyaskoya döner. Başarısız girişimin akabinde yanına gelip ağzı bozuk ve ölçüsüz manisiyle kendisine ayar veren ak sakallı adamı kovalasa da tam on iki yıl sonra ilk kez bir rüya görür. Rüyasına giren Pir ondan dört şey ister:
1.         Adam gibi çalış, harama el uzatma.
2.         Yarın hamama gelecek kızıl saçlı, çilli kızla evlen.
3.         Kalenderi olup pirini bil, onun adını hayırla an.
4.         Tulumbacılık yap.
Önce hamamda tellallığa başlasa da daha ilk dakikasında anahtarı kubura düşürür, almak için eğildiğinde penisi Püssük’ün işediği kötücül taşlardan birine değer. Bin bir güçlükle anahtarı almışken bu sefer de yanlışlıkla kadınlar kısmına dalar ve otuz bir yaşına girmiş, kızıl saçlı, çilli Latife’yi çırılçıplak görür. Çıkardığı patırtıyla kapı dışarı edilip peştamalla ortada kalsa da Pir’in öğüdünden çıkmayıp kızla anasını takip eder. Yaşlı kavafın dükkânına girdiklerini gözler ve onlar çıktıktan sonra dükkâna girer, adama hikâyesini dolandırmadan anlatınca bir çikolata al gel cevabıyla oradan ayrılır. Kapalıçarşı esnafından asırlık çınar Tuğrul Beye yakararak uslandığını, külhanbeyliği yanlış anladığını, adam olmaya meylettiğini söyleyerek kız istemede ona eşlik etmesini ister. Çikolatanın ne olduğunu kimse bilmediğinden istemeye istemeye efsanevi kişi Baba İlyas’a gider. O da henüz icat olunmadığını belirterek lokum almasını salık verir.
Pir’in Latife’ye söylediği kehanet gerçekleşir ve evlenirler. Zeki, yetenekli, Tuğrul Beyin göz bebeği olacak Mircan fırlaması doğar. Büyüyüp kapıkuluna girer Mircan; ancak sıcaklardan hoşlanmıyorum diyerek seferlere katılmaz, bunun yerine Balkanlarda delikanlı devşirir.
Adı Rüstem konacak bir Arnavut çocuğunu da devşirir Mircan. Zaman içinde çocuk Rüstem büyür, kocaman olur, o kadar kocaman olur ki sonunda Diyarbakır’a da vali olur. Herkesten rüşvet alır, Osmanlı’da rüşveti âdet haline getirir. Osmanlı’yı en güçlü zamanında çürüten, çökerten adam, Danyal’ın oğlunun devşirdiği Rüstem’in yükselişi sürer, sadrazam olur. Hürrem’e diyet borcunu ödemek için Şehzade Mustafa’nın idamını hazırlar ve ayyaş Sarı Selim’e tahtın yolunu açar.
Sonra, tiyatronun aslında ilk kez bu dönemde Kapalıçarşı’daki Şark Kahvesi’nde on iki kişilik bir oyuncu grubu tarafından oynandığını okuruz. Romanın başından beri okuyageldiğimiz bu kişilerin dışında kim olduğunu henüz bilmediğimiz, 30 yaşlarında, sakallı, elinde samur fırça, önünde şövale ile beyaz tuval olan, tek seyirci Vinçili Leonardo Beye oynandığı için dört beş yüzyıl daha beklemiş, yaygınlaşmamıştır.
Oyundaki en önemli rol Pir’indir. Burada toplanmamızın nedenleri var der, sıralar:
1.         Vinçili Leonardo İsa’nın son akşam yemeği resmini tasvir edecek.
2.         Yarın öleceğim için size bir baş gerekecek.
3.         Aranızdan biri haindir. Yarın sabah Fatih Sultan Mehmed’in canına kast edecek.
Üç perdelik oyunun ilk perdesi bu sözlerle kapanır. İkinci perde Leonardo’nun coşkulu sözleriyle canlanırken on iki kişinin tamamı çeşitli sözlerle birbirini itham eder. Hekimbaşının sefere gitmek için kalkmasıyla bu perde de sonlanır.
Son perdede Pir tartışmalara, ithamlara kızar. ‘Yıkılın karşımdan’ der, hepsi çıkar, oyun biter. Oyun sonlansa da Leonardo’yla konuşması sürer Pir’in: “Geleceği inkâr edecekler. İyiliği savunuyoruz diyerek, iyiliği savunuyoruz diyenlerle savaşacaklar. Birbirlerinin kanını akıtacaklar. Kazandığını sananlar kaybedecek. Kaybettiğine üzülenler de kaybedecek. ‘Düzen’in sürmesi için öldürecekler. Küçük insan olmak peşinde koşacaklar. Dinin, ahlakın, aidiyetin, çalışmanın büyük gerçeğine değil de küçük yanlışlarına kapılacaklar hep. Kimisi parada ve hırsta, kimisi aylaklıkta, kimisi insanın aslını unutup herkesi eşit tutmada, kimisi sahte dindarlıkta, bazısı iktidarda, bazısı bayrakta arayacak mutluluğu. Oysa iyilik ve mutluluk insanın kalbinde, senin ve karşındakinin kalbindedir. Durup hayattan keyif almak yerine, acıya ve kör bir inatla boş işlere tutunacaklar. Kendilerine ve birbirlerine ihanet edecekler. Gerçeğe ihanet edecekler. İhanete bulanacaklar. Göremeyecekler. Üzüntüm bundandır” der. (235)
Pir ertesi gün mermerlerle, dükkânlarla helalleşir ve kendinden vazgeçip mermerlere karışır. İki gün sonraysa Fatih zehirlenerek can verir.
Beş yüz otuz sene sonra İngiltere’den İstanbul’a Miriam ve Matteo adlı iki sevgili gelir. Kapalıçarşı’yı anlatan ünlü Heart of İstanbul – Tale of Grand Bazaar (İstanbul’un Kalbi – Kapalıçarşı Masalı) romanını okumuş, kitapta aradıklarının peşine düşmüşlerdir. Karşılaştıkları ve bir türlü istediklerini satmaya yanaşmayan Nazar Usta’nın on sekizinci kuşaktan torunu Ohannes’le rastlaşıp Baba İlyas’ın torunuyla da tanışırlarken, tesadüf bu ya, orada yazar Latife Tekin de bulunmaktadır. Mirza çayları, ıhlamurları getirir. Latife sorar misafirlere: “Sizce Pir kim?” Matteo “Jesus İsa” der. Mirza soya çekim gereği itiraz edince Ohannes de aynı bilimsel ilke gereğince “Sıradan kişi nasıl çarşının ruhuna karışacak. Dedelerin gibi sen de inkâr ediyorsun” der.
Baştan sona özenle kurulmuş, ayrıntılarında bile nice hünerler sergilemiş Fuat Sevimay’ın Kapalıçarşı romanını tarihin değişmezleriyle değil de düşle gerçeğin harmanlandığı geniş zamanların mest eden efsunuyla okursanız elinizden bırakamazsınız.

    
     Fuat Sevimay, Kapalıçarşı, Hep Kitap, 1. Baskı, Mayıs 2017, İstanbul

4.2.18

Ütopyadan distopyaya Zülfü Livaneli'nin Son Ada romanı




Zülfü Livaneli Son Ada’yı ilk cümlesinden itibaren ütopik bir eser olarak örmeye başlar. “O” bir gün çıkagelene kadar “en iyi korunan sır”la huzurludurlar. Anlatıcının tabiriyle burası son sığınak, son insani köşede yaşamaktadırlar. Bu harika iklime ve harika doğaya sahip adada ağaçların arasında sadece kırk evdirler ve çam fıstığı toplayıp satarak kendi kendilerine yetebilmektedirler. Aslında bu yaşamın güzel olduğunu dahi bilmeden, buna alışmış biçimde yaşarlar ve belki sorulsa eksiklerinden dem vuracaklardır. Örneğin modern zamanların olmazsa olmazı televizyon yayınlarını bile alamazlar ve gazete derseniz ancak haftada bir uğrayan vapurdan (derme çatma iskeleye vapur yanaşamaz, eşyalar, yolcular motorlarla taşınır) temin edilir. Yine modern zamanların olmazsa olmazı adım başı alışveriş merkezleri burada akla bile gelmez; öyle ki iskelenin yanındaki küçük bakkal ve onun yanında yine bakkalın işlettiği deniz mahsulleri satan dükkân onların tüm ihtiyaçlarını görmeye yeterlidir.
Adanın “en iyi korunan sır”la huzurlu olmasında bütün anakaralara uzaklığı, bir hafta evvelinin gazetelerinden insanların arsızlığını, savaşlarını, yoksulluğunu, yolsuzluklarını ve bunların önüne geçilemediğini görmek, gözden uzak olan gönülden de uzak olur hesabı, onları diğerlerine karşı biraz bencilce de olsa ilgisiz kılmaktadır.
Yıllar önce zengin bir iş adamı emeklilik hayalleriyle bu adayı satın alıp kendine yaptırdığı malikânede hizmetçileri ve uşakları dışında insan yüzü görmeden, balık tutarak, öğle sonlarını hamağında uyuyarak geçirir. Zamanla yalnızlıktan sıkıldığından birkaç tanıdığını adaya yerleştirir. Kırk hane olduktan sonra adaya kimseyi kabul etmez, ev yapımını durdurur ve emeklilik yılları böyle akıp gider. Zengin baba ölünce oğlu 1 Numara da (romanda özel isimler yerine evlerin sıra numaraları kullanılmaktadır) aynı doğrultuda yaşamını sürdürür.
“O” bir gün çıkagelene kadar çizilen ada portresi, kişi ve kurallar olmadan da iyi ve doğru yönetilebilen, barış içinde, çıkar gözetmeden yaşayan ideal bir topluluk görünümündedir, dolayısıyla tam bir ütopyadır. Tarihsel seyir içerisinde ideal düzen betimlemelerinin devlet yönetimleri ve dini eğilimlerin harmanlanmasıyla oluşturulduğu düşünüldüğünde, Son Ada’nın devlet ve din ihtiyacı duymaması modern zamanların ütopik yaklaşımlarıyla ilişkilendirilebilir. Dolayısıyla ütopyaların cenneti önermesi, modern zamanlarda illa mutluluğun öteki dünyada arzulanması anlamına gelmemektedir, cennet mutluluğu, yeryüzünde de aranabilir. Ki, gelmiş geçmiş tüm devletlerin asıl ve asil görevi insanlarının mutluluk anlarını çoğaltmak değil midir? Son Ada’da kişi ve kurallara dayalı bir egemen yapı hissedilmese işleyiş bu düşünce üzerine kuruludur. Zaten romanda adanın asıl sahipleri binlerce yıldır burada yaşayan martılar olarak gösterilmesi ve adaya yerleşen insanlarla martılar arasındaki uyum da herhangi bir devlet aklını gereksiz kılmıştır.
İyi ve doğru biçimde korunan sırları, ritimleri bir ev satılınca ve evin yeni sahibi tepedekilerin tepesindeki kişi –ne şanssızlık-, memleketi yıllarca demir yumrukla yönetmiş eski devlet başkanı olmasa işler çorap söküğü hızıyla kontrolden çıkmayacak, belki eski günlerinden uzaklaşmayacaklardır. Olan olmuş, Başkan beyaz pantolonu, tiril tiril beyaz gömleğiyle iskeleye ayak basar basmaz adanın tarihi ve talihi değişmiştir. Kaçınılmaz biçimde o güne değin var ettikleri dostluk, kardeşlik iklimi giderek solacak, zamanla onların yerini öfke, şiddet ve kin iklimi alacaktır. Gelgelelim yalnız bir kişi olan bitenin farkındadır. Suskun, yalnız yaşayan ve bundan şikâyet etmeyen, gülse bile dertli görünen, sadece edebiyat konuşurken canlanan ve anlatıcımızın edebi ürünlerini insafsızca eleştiren bu kişi Yazar’dır. “Evet, dedikleri doğruydu; ne yazık ki mor dağları, derin uçurumları, mavi denizleri ve barışçı halkıyla ünlü anayurdumuz, yıllardır bir türlü sonu gelmeyen iç çatışmalarla sarsılıyor, şiddetin önü bir türlü alınamıyordu. Haftada bir gelen gazeteleri okuduğumuz zaman içimiz burkuluyor, bu şiddet tutkusunun nasıl bütün ülkeyi kapladığını anlamakta güçlük çekiyorduk. Çocukluğumuzun o sakin, huzur dolu, güzel ülkesinde, çeşitli etnik gruplar, mezhepler, silahlı örgütler, bölgesel güçler hem devlete hem de birbirlerine karşı çarpışıyordu.
Bazen bu gruplardan biri devletle yakınlaşıyor, askerlerle birlikte hasmına saldırıyor, sonra bir değişiklik oluyor ve devlet başka gruplarla ittifak kuruyordu.
Binlerce kişinin tutuklu olduğu hapishanelerden sık sık işkencede ölüm haberleri geliyordu. Yabancı basın ülkemizdeki insan hakları ihlallerini sürekli olarak gündemde tutuyor, iş başındaki ihtilal hükümetini kınıyordu. Eskiden barış içinde yaşayan insanların nasıl olup da böyle kanlı düşmanlara dönüştüğünü anlayamıyorduk ama artık grupların tekrar dost olabilmesinin, bir arada yaşamasının mümkün olmadığını da kavrıyorduk.”
Adalılar itiraf edemedikleri bencillikleriyle belalardan uzakta, bu cennet diyarda Tanrı’nın şanslı kulları olarak yaşarlarken onların nazarında Yazar’ın bu değerlendirmelerinin hiçbir karşılığının olmaması doğaldır. Yazar’ın başka bir sohbet sırasında saf, iyi düşünceli anlatıcıya “Oyun daha yeni başlıyor” demesi Başkan’ın gelişiyle Son Ada’nın da düşeceği önsezisini içerir. Devlet aklına ihtiyaç duyulmayan adada gerçek yalandan, eğri doğrudan ayırt edilemez hale getirilirler. Medeniyet demek devlet, devlet demek düşmanların korkulu rüyası demektir; neyse ki o güne değin medeniyetle tanışmamış, düşmanlarını tanıyamamış adalıların Başkan’ı vardır ve onunla beraber korku, güvensizlik, huzursuzluk iklimi kara bir bulut olup çöker evlerin üzerine. Bu yeryüzü cenneti, geçmişinden arındırıldıkça ütopya distopyaya dönüşür.
Son Ada, gün gün mezarını kazıp da içine girmeye hevesli bir intihar sevdalısıdır. Yeşil düşmanlığıyla başlar her şey ve bakkalın sakat oğlunun dövülmesiyle sürer. Gür sesli itiraz işitilmedikçe durum fırsata çevrilir ve evlere habersiz girmeme, belli saatler içinde malzemelerin dağıtılması, ağır biçimde cezalandırılma kuralları adalıların hayatına sokulur.
Muktedir olmanın geri adım atmamak demek olduğunu vaktiyle epey sevilmeyen üretmiş, suikastlardan kıl payı kurtulmuş Başkan’ın silahıyla ateş ettiği gece –hep korkudan- gerginliği daima üst seviyede tutacağını anlarız ve o geceden sonra Başkan’ın iki kesin düşmanı olmuştur: martılar ve Yazar.



Gecenin sabahında acil toplanan ada komitesi martıları bitirmeyi tartışır. Yazar’ın ‘genel kurulun kararı daha doğru olur’ biçimindeki manevrasıyla kırk ev yeniden toplanır; ancak toplantı sunumunda ‘plajlar konusunu tartışacağız’ oyunuyla martılar dolaylı biçimde tartışılır. Yerinde konuşmalarla martı katliamı kararı çıkmayacak gibiyken başkanın karısının adanın tek sahibinin 1 Numara olduğunu, diğer herkesin sadece ev sahibi olup arazi sahibi olmadığını belirtmesi ve ‘ Ya, evini kaldırıp başka yere götür derse?’ gibi kadim bir korku türünü adalının içine düşürmesi işin rengini değiştirir. Ada demokrasisi al gülüm, ver gülüm hesabı, usta işi verkaçlarla adalılara golü atar. Golün ortasını elbette “Bu cennet koylara beş yıldızlı oteller, lüks kumarhaneler, diskolar, eğlence merkezleri yapılabilir ve bu milyarlarca dolardan hepimiz nasiplenebiliriz” diyerek Başkan yapmıştır.
Korkuyla fakirleştirilen insancıklar avuntu paranın kiriyle semirmeye kalkışınca o güne değin kurulan tüm dostluk, kardeşlik bağları onarılamaz biçimde yok olur. Sadece saatler sonra, ‘geri dönülemeyecek hatadan vazgeçilsin ve martılar öldürülmesin’ diye apar topar yazılan karşı bildirinin bir şiirle tamamlanması ütopik tarafın ne derece romantik davrandığının kanıtıdır. Karşı bildiriye Başkan’ın hiddetli tepkisi ise devletçi aklın katı gerçekçiliğidir: “Toplumun huzurunu bozmak isteyen bütün bozguncular, teröristler, anarşistler böyle bildirilerin arkasına sığınır.”
Katliamın ilk perdesi kanlı biçimde kapanınca karısına gidilir Başkan’ın, bir kadının, bir annenin bu kanlı oyunu durdurabileceğine inanarak. Oysa devlet aklının cinsiyeti erkektir ya da erkeğe göre konumlandırılmıştır, kadınlarsa ancak aşağı konumları kabullenerek bu yapıya dâhil olabilirler. “Hayatım boyunca bu yalvarmaları kaç kere duyduğumu biliyor musunuz? Hem de kuşlarla değil, insanlarla ilgili olarak!” Devam eder başkanın karısı: “Tutukluların eşleri, anneleri; idam mahkûmlarının aileleri; kayıp çocuklarını arayan kadılar; yani bir sürü ricacı.”
Derken ada tarihinde ilk kez camları patlatan, kiremitleri kıran, sahilden taşıdıkları büyük taşları çatılarına bırakan örgütlü martı hücumu yaşanır. Görev paylaşımları şu şekildedir: Bir kısım kiremit kıracak, bir kısım insanlara saldıracak, bir kısım intihar saldırısı yapacak. Hiçbir insan kapıdan dışarı çıkamaz, kafasını uzatan saldırıya uğrar.
O günün sonrasında bir daha martı hücumu yaşanmasa da martılar, insanlardan gördükleri kötülüğü sineye çekmemişler ve fırsatını düşürdükçe intikamlarını almışlardır: Gezintiye çıkan adamın iki uzvunun kırıldığı, şakağında kocaman bir yaranın açıldığı yaralama vakası ve sandalıyla denizlerine açılma cesareti gösteren adamın öldürülme vakası.
 Savaş kızışsa da adalılar, martı sayısında istedikleri azalmayı sağlayamazlar. İşte tam bu sırada köpekbalığı Başkan’ın (anlatıcının yakıştırdığı hayvan) düşmanın karşısına bir başka düşman çıkarma stratejisi devreye sokulur ve tilkiler getirtilir adaya.
Ancak bu hamleyle hiç ummadıkları, tehlikeli düşmanlar kazanmışlardır: yılanlar. Tilkilerin martı popülasyonunu azaltmasıyla ekolojik denge bozulduğundan birdenbire çoğalmışlardır. Adanın egemen aklı elbette böyle düşünmez; üstelik tüm kararlar demokratik biçimde alınmıştır ve çetin mücadelelerde beklenmedik sonuçlar her daim görülebilir. Önemli olan pes etmemektir ve Başkan da pes etmez. Yılan ilacı, uzman, siyanürle zehirleme gibi yollar denenir; hiçbiri çare olmaz. Tilki avında da başarılı olamayınca kontrollü orman yangını çıkarırlar; ancak o kadar tilkilere odaklanmışlardır ki kontrol kaybedilir evleri bile yanar.
Martıların gökyüzünde özgürce uçtukları o gün, tüm ada kül olmuş ve Başkan tek bir özeleştiri cümlesi bile sarf etmeden teknesine binip gidecektir. Sonrası… Hiç hesapta olmayan, martıları bile dehşete düşüren çığlıkla…


·         Zülfü Livaneli, Son Ada, Doğan Kitap Yayınları, 100. Baskı, İstanbul 2017
(Görür görmez heyecanlandığım "ifadeli martı" fotoğrafı için Gaye Özçelik'e teşekkürlerimle...)

20.1.18

Unutulmayacak bir aşk öyküsü: Romantika




Popüler kitaplara duyduğum alerjiyi azaltan kitaplar karşısında hep serseme dönmüşümdür. Turgut Özakman’ın Romantika romanına internette ilk rastladığımda adının ne kadar piyasaya ayarlı olduğunu düşünerek koskoca yazara bu tavrından dolayı eksi puan vermiştim. Zamanla kitap önüme bu sefer okuyucu yorumlarıyla da çıkmaya başladı ki çok okunan her kitaba çok yorum yapılmadığını, yapılanlarınsa genellikle “beğendim, beğenmedim, değmez, süperdi” gibi eserin özüne dokunmayan sığ ifadeler olduğunu görür ve bunların hiçbirini ciddiye almazdım. Romantika bu bakış açımın altındaki zemini çekip beni boşa düşürmesiyle de ilginçti. Yapılan yorumlar gerçekten daha nitelikli okurlarca gerçekleştiriliyor, hatta yayınevi kitabın reklamını bu yorumlar üzerinden döndürebiliyordu. Demek ki okurda ciddi iz bırakan eserlerden biri olmaya, benim nazarımda da aday bir eserdi.
Sonunda kitabı almaya, beğenirsem –ki nedense beğeneceğime dair ters bir önyargı gelişmişti içimde- öğrencilerime de okutmaya karar vermiştim. Hatta içimdeki “nasıl olsa beğeneceksin, okumadan da öğrencilere önerebilirsin” çıkışını güçlükle önlemiştim. İyi ki de önlemişim. Öğretmenliğin kutsalını sadece darbenin 24 Kasım’ında anımsayan, medya ve medyanın biçimlendirdiği insanlar topluluğu olan ülkem insanı, mesleğin çürük çarıklarını genelleştirme eğilimiyle kitabın arkasına eklenmiş ünlü nü resimleri sanatsal açıdan -elbette- değerlendirmeyecekti. Ancak kitabı okuyup da bu sıkı aşk öyküsüne hayran kalınca gerçekten edebiyat meraklısı öğrencilerime, kitaptan bahsederek,  önermeye karar verdim.
Son zamanlarda kitap okurken genellikle günlüğüm genellikle önümde hazır bulunur ve kitabın özel bulduğum tümcelerinden alıntılar yazıp değerlendirmelerimi sıcağı sıcağına aktardığım çok olur. Romatika’yı okurken alıntı yapılacak öyle fazla tümce, bölüm vardı ki yazı yazmak kitapla arama gireceğinden bunların çoğunu yazmamıştım bile. Yazdığım altı parça alıntı ise devede kulak gibiydi ve işte o zaman bu roman hakkında düşüncelerimi içeren bir yazı yazmanın yazara ve kitabına yönelik bir ödev olduğunu düşündüm; çünkü fazlasıyla değerliydi.
“Ben mi savunmasızdım, yoksa şarkı mı acımasızdı, bilmiyorum, iç bayıltan bir melankoli yavaş yavaş dört bir yanımı sardı. İçime yine sebepsiz bir yalnızlık çöktü.” (s. 15)
Günlüğüme geçirdiğim ilk tümceler bunlardı. Henüz on beşinci sayfa olmasına karşın romanın nasıl soluduğunu, masada nasıl kanlı canlı durduğunu hissedebiliyordunuz.


Unutulmaz kitaplarım arasındaki yerini alan kitapları eşe dosta özel günlerde alıp hediye etmek öteden beri âdetimdir. Ki, bu kitap da hediye kitaplar listemde artık. Peki, bunu nasıl başardı? Öncelikle yazarın deneyimli, üretken, çalışkan kalemi öyle yalın, akıcıydı ki o usta işi dille her şey silinip süpürülüyor, aklınızdan sadece kendisine odaklanılmasını istiyordu. Edebiyatın keyfiyle büyülenmişçesine yazarın tüm yönlendirmelerine uyuyorsunuz.
“Ankara küçük bir kentti..” dedi, “..Gittikçe büyük bir kasabaya dönüşüyor. Bu hali demokrasimize daha yakışıyor. Çünkü o da kasaba demokrasisi.” (s. 19)
“Biliyor musunuz..” dedim, “..ben kötü günleri çok çabuk unuturum. Ama sizin şunu hiç unutmamanızı dilerim. Yurdu yurt yapan, taş toprak değil, orada insanların yaşıyor olmasıdır. İnsansız yurt olmaz. O yüzden yurtseverliğin ilk şartının, insanlara, suçlu bile olsalar, insanca davranmak olduğunu sanıyorum.” (s. 138-139)
 Günlüğüme geçirdiğim bu bölümlerse romanın derinliğine derinlik katan bölümlerdendi. Romanın zamansal ve mekânsal katmanlarında gezinen politik ve toplumsal havanın bilinmesi, bir aşk öyküsü için çok mu gerekli, diyenler çıkacaktır elbet. Onlara yazarın takındığı bu aydın tavrın peşinen çok gerekli olduğunu, bu havanın her şey gibi bir aşk öyküsünü de biçimlendirebileceğini romanı okudukça göreceklerini belirteyim.
En başta rahatsız edici kuşkularla içiniz hop ededursun giderek farklı, zarif ve vurucu bir aşk öyküsü kurgusuyla karşılaştığınızı anlıyorsunuz. Basitleştirerek ve tüm rahatsız ediciliğiyle öğretmenin öğrencisine âşık olması biçiminde özetlenebilecek öykü, içinde barındırdığı bin bir düğümle sizden sadece hatta kalmanızı bekliyor ki ilerledikçe ilmek ilmek çözülen düğümlerle siz de kendinizi birçok kere öğretmenin yerine koyuyor, bu maceranın sonu nereye varacak diye merak ediyorsunuz.
“(…) Sokuldum ama karım, herhalde sessiz sedasız, törensiz, gösterişsiz bir barışmayı yeterli bulmadığı için yüz vermedi.
Akılsız!
İçimin köpüre küpüre başka bir denize akmasını önlemeye çalışıyorum. Bana yardımcı olsana!” (s.50)
Yukarıdaki bölümde öğretmenin –artık istifa etse de- evliliğini koruma çabaları bize aşk öyküsünün parantezlerini sunuyor. Paranteze alınansa karısının o burnu havada tavırlarıyla “evlilikleri” oluyor. Parantezler renksiz evliliğe açıladursun gözlerimizin önünden akıp giden zarif aşk öyküsü soluğumuzu kesiyor.
 “Benden başka kimse görmesin diye seniz gündüzleri cebimde taşımak, gece yastığımın altında saklamak istiyorum. Hırsız gözlerle paylaşır mıyım? Kendi bencil yanımdan bile korumaya çalışıyorum” (s.108)
“Aşk gerçekten ayıbı güzelliğe, utancı sevince dönüştürüyormuş.” (s. 113)
Başucu kitapları tabirini sevmem, bence hiçbir kitap sürekli başucunda duramayacağı için bu tabir uygun değildir; benim baş tacı kitaplarım vardır, aradan belli bir zaman geçince yeniden okumak istediğim ki Romantika da bu kitaplar kervanına eklendi.



Turgut Özakman, Romantika, Bilgi Yayınevi, 47. Baskı, Aralık 2017

14.1.18

İçimde hepsi
















I

sonradan hatırlayacaksın
gözlerin puslanacak, hatırladığını anlayacağım
dışarıda kıyamet kopsa aldırmayacaksın
bu takvim yaprağını iyi sakla
o gün arayacaksın


II

susmuştum
bugün dilimi de kestim
artık içimde hepsi


                                                                                                                             8.1.18, Zonguldak