7.6.19

Maden Havzasında bir büyük grev ve bir işçi önderi Laz Emin



19 yaşında göçük altında kalan Taner Nasuhoğlu’nun anısına...



Zonguldak’a “emeğin başkenti” demek kolay da yerli yersiz kullanıla kullanıla sıradanlaşan bu payeyi Zonguldak’ın nasıl kazandığını bilmek için çabalamak gerek. Bir kere Zonguldak’ın bereketi Çukurova gibi can veren toprağında değil, derinindedir; hasadı güneş altında değil, yeryüzünden yüzlerce metre aşağılarda yapılır. Çukurovalı için ışıl şıl yanan pamuk tarlaları neyse Zonguldaklı için de dünyanın kalbindeki zifiri kömür galerileri odur. Bir yanda borç harç, işsiz kalma kaygısı gereği vazgeçilemeyen maden ocağı öte yanda cehennem karanlığı! Bir karınca gibi usanmaksızın çalışan, kaza kaza korkunç karanlıklarını koyultan işçi; dünyaya, hayata, ailesine bile yabancılaşarak ilkel koşullarda çalıştırılmanın kara yazgısını yaşamaya anbean yaklaşır. İşsizlik, parasızlık işçinin dinmez yarası; maden ocağı ekmek kapısıdır.  Hal böyleyken memleketin ve dünyanın sayılı maden facialarından nasibini fazlasıyla almıştır Zonguldak. Bu ölüm kuyularında kaybettiğimiz insan sayısını demeye kalemimiz çekinir.


Zonguldaklı işçinin kendine reva görülen kara yazgıya karşı çıkışının geçmişi, Osmanlı’nın son demlerine değin gider. 1908’de Fransız Şirketi’nin işçi ücretlerinden “hastane parası” adı altında para kesmesiyle işçilerin greve gitttiği ve bu uygulamadan vazgeçildiği; 25 Şubat 1910’da Gelik ocaklarında farklı ücret tarifeleri uygulayan şirkete ve şirket temsilcisine karşı işçilerin eylem yaptığı, bu sayede yeni bir ücret tarifesi belirlendiği, şirket temsilcisinin de görevden alındığı; 1911’de yine Gelik’te ücretlerin arttırılması amacıyla greve gidildiği; 1913’te tüm kömür havzasının sahillerinde yükleme yapan tahmil (yükleme) ve tahlisiye (kurtarma) işçilerinin ücretlerin arttırılması için greve gitmesiyle bütün işlerin durduğu, üretim yapılamadığı bilinen ilk eylemler arasında yer alır. Ne var ki Osmanlı’nın yıkılmasına ramak kala gerek bölgenin gerek memleketin yaşadığı çalkantılı tarihsel süreç dolayısıyla Zonguldak işçisinin bilinç düzeyi yeterince yüksek değildir. İşçilerdeki bilinçlenme eşiğinin aşıldığı ilk eylem 7 Temmuz 1923 günü Zonguldak’ın ilk toplu sözleşmeli grevinin imzalanmasıyla sonuçlanır. Üstelik işçilerin kazandığı bu başarıda ne bir sendikanın ne de başka bir emek örgütünün katkısı bulunmaktadır.


Maden şirketleri, uzun yıllar Zonguldak’ın kanını emip içini boşaltırken işçiler hak arama mücadelelerine daha sık başvurmak zorunda kalırlar. Tüm gayreti olabildiğince çok para kazanmak  olan bu şirketler; insani düzenlemeleri, çalışma koşullarında gereken iyileştirmeleri savsaklamalarına karşılık 12 saat çalışma süresini dayattığı her işçiye bu ağır emeğin karşılığında son derece düşük ücret ödemektedirler. Söz konusu yıllarda 12 saatlik ağır mesainin sonunda yer üstü işçileri 70 ile 200 kuruş, yer altı işçileri 70 ile 120 kuruş arasında ücretler almaktaydılar. Günlük 80 kuruş kazanan bir kazmacının ekmeğin 20 kuruşa satıldığı o dönemde yevmiyesiyle ailesinin geçimini sağlaması elbette mümkün değildir.
Aslına bakılırsa şirketlerin bu pervasızlıklarında kabahat kanuni değil, idari boşluktan kaynaklanır. Havza-i Fahmiye Amele Kanunu 10 Eylül 1921’de çıkarılmış; ancak işçilere kanunda belirtilen haklar uygulanmadığı gibi üstüne üstlük şirketler, işçileri daha fazla üretim yapmaları yönünde sürekli baskı altında tutuyorlardı. İşte tam da o günlerde İstanbul gazeteleri “İstanbul Elektrik ve Tramvay İşçileri Grevi”ni, işçilerin mücadele ederek kazandığı hakları anlattıkça Ereğli’deki demir yolu işçileri de benzer istekler öne sürmeye başlamışlardı. Bu doğrultuda on iki yıllık askerlik hizmetinden sonra Fransızların işlettiği Ereğli Şirketi’nde gar şefi olarak çalışan Laz Eminzade Emin Efendi’yi kendilerine önder seçerler. Aralarında bir de komite oluşturarak bir bildiri hazırlar, şirkete verirler:
1. Amele Kanunu’nun 11. maddesi gereğince belirtilen ve saptanan asgari ücret ödenmelidir.
2. Amele Kanunu’nun 8. maddesi gereğince 8 saat çalışma süresi kabul edilmeli ve uygulanmalıdır. Aynı maddeye göre normal çalışma saatleri dışındaki çalışmalar için iki katından ücret ödenmelidir.
3. İktisat Vekâleti’nin bildirisi gereğince işçilerle şirket arasında bir süre önce saptandığı gibi, her işçiye haftada bir gün izin yaptırılmalıdır.
4. Maden Nizamnamesi’nin 71. maddesi gereğince Havza’da çalıştırılmaları yasaklanmış yabancı uyrukluların çalıştırılmaları önlenmelidir.
Ereğli Şirketi ve onun Fransız patronu Mösyö Duroi, Laz Emin’i hemen işten atarak bildiriye ilk tepkisini verir. Ne var ki işçiler, Laz Emin’in kovulduğunu duyar duymaz Yeniçarşı’daki Çınarlı Kahve etrafında toplanarak taleplerine ve önderlerine sahip çıkarlar. Toplanan kalabalığın şirket tarafından hükümet yetkililerine bildirmesiyle kolluk kuvvetleri işçilere müdahale eder. Bazı işçiler sorguya çekilip salınırken bazıları tutuklanır. Laz Emin karakola alındığındaysa kimsede yılgınlık oluşmamış, aksine işçiler birbirlerine ve önderlerine kenetlenerek bu saldırıyı boşa çıkarmışlardır.


Ereğli’de yükselen tansiyon, tüm maden havzasını sardıkça şirketle işçiler arasındaki tel gerildikçe gerilir. Önceden işçilerin veresiye alış veriş yaptıkları dükkânlar satışı kesince işçiler önlem olarak “İaşe Komisyonu” kurar, aralarında topladıkları bir miktar parayla ihtiyaç sahibi ailelere erzak yardımı yaparlar. Diğer taraftaysa Fransız patron Duroi üretimi kesintiye uğratmamak, böylece grevi de etkisizleştirmek için sahaya yeni işçiler sürer. Yaşanacakları önceden tahmin eden işçiler, işi bırakmadan evvel sadece kendilerinin çözebilecekleri yöntemlerle makineleri işlemez duruma getirdiklerinden patronun bu hamlesi gayet etkisiz kalır. Ayrıca işçilerin yakınları yolları kapatıyor, rayların üzerine yatıyorlardı. Bir sinir harbi... Patronun canını sıkan olumsuzlukların en büyüğü ise bizzat işin kalbinde gerçekleşiyor, acemi işçiler sürekli kazalar yaşadıkça üretim durma noktasına yaklaşıyordu. Grevin ciddiyetinin işçilerin birlik ve beraberliğinden kaynaklandığını anlayan şirket kıramadığı direnci kırmak, bölemediği bütünlüğü bölmek için yetkililer aracılığıyla Laz Emin’e ciddi paralar teklif eder; fakat o, davasına ihanet etmeyeceğini söyleyerek hepsini bir kalemde reddeder. Başka çıkar yolu kalmayan şirket, mecburen işçilerle masaya oturmak zorunda kalır.
7 Temmuz 1923 günü yapılan resmi görüşmeye Belediye Başkanı Bartınlı İbrahim Bey, Defterdar Halil Bey, Havza-i Fahmiye Maden Müdürü Abdullah Guleman, Başçevirmen Sadettin Bey, Sorumlu Müdür Mühendis Behçet Bey, Ereğli Şirketi Genel Müdürü Mösyö Duroi, işçiler adına ise Laz Emin, şeftren Giritli Ahmet Usta ve makinist Bartınlı Hasan Usta katılır. Uzun saatler süren bir irade savaşı verilir ve her fırsatta İstanbul’daki grevi emsal gösteren işçi heyeti, isteklerini aşağı yukarı kabul ettirmeyi başarır:
“8 saatlik çalışma süresi kabul edilip 8 saati aşan mesai saatlerinde saat başına iki katı kadar ücret ödenmesi, hafta sonu tatilinin uygulanması, asgari ücretin % 20 eksikle ödenmesi, yabancı uyrukluların çalışmalarının yasaklanması kabul edilip karara bağlanmıştır.”
İşçi heyeti bildirideki genel istekleri kabul ettirebilse de Laz Emin’i yeniden işe aldırmayı başaramaz. Mösyö Duroi, istediğim adamı çalıştırır, istemediğimi çalıştırmam diye bu bahsi kestirip atar.
Laz Emin uzun süre işsiz kalacak olsa da işçilere haklarını kazandırmış mağrur bir adamdır artık. İşçiler arasında sevilen, saygıda kusur edilmeyen ideal kişidir; öyle ki Laz Emin’in büyüyen itibarının gölgesinden bile korkan yetkililer, onu “komünist” ilan etmekte, dolayısyla peşine polis takmakta gecikmeyeceklerdi.


Bu yazı aşağıdaki eserlerin esiniyle yazılmıştır:
Metin Köse, Büyük Yürüyüş, Doğan Kitap 1. Baskı, Eylül 2014, s. 220-222
Cemalettin Sağtekin, “Zonguldak’ta İlk Toplu Sözleşmeli Grev”, Madencilik Bülteni, Temmuz-Ağustos 2007, s. 105-108
Ekrem Murat Zaman, Zonguldak Kömür Havzasının İki Yüzyılı, TMMOB Maden Mühendisleri Odası, Şubat 2004, s. 69

4.5.19

Nasıl aşk, hangi hürriyet, ne biçim istibdat?




“Dört saat hiç durmadan yol aldıktan sonra Orient Ekspres’in lokomotifi, biraz soluklanmak için Ayastefanos İstasyonu’nda durmuştu.”[1] Böyle başlayan roman, yanıltmıyor bizi ve bir su gibi alıp götürüyor. Hâkim anlatıcının birbiri ardına farklı kişileri resmettiğini görüyor ve ne gibi bir heyecanın içine düştüğümüzü bilememenin keyifli kıvranışlarıyla okumayı sürdürüyoruz. Az sonra meşhur trenin diğer yolcularıyla merâkımız dallanıyor. Tek başına yolculuk eden Bulgar büyükelçisinin güzel eşi Sonya Pavlova, Alman askeri ataşesi Reinard Engenberg, ünlü İtalyan besteci Mancini, Avrupa sosyetesinin tanınmış çapkınlarından Yahudi asıllı çelik tüccarı Isaac Menthol ve her daim 7 numarada yolculuk eden, çocukluğu İstanbul Fener’de geçmiş, Padişah II. Abdülhamit’in dostu, silah tüccarı Basil Zaharoff’la tanışıyoruz.
Anlatıcı, bir kamera gibi genel açıdan yolcularını bize tanıtıldıktan hemen sonra tren, hareket memurunun düdüğüyle kalkmak üzereyken 7 numaralı kompartımana duru güzelliğiyle Sonya konuk olur. Sirkeci Garı’na kırk beş dakikalık süreyi Basil Zaharoff’un perdeleri indirmesiyle “görüşerek” değerlendirirler. Romanın hemen başında “aksiyon okuru”nun hoşuna gitsin diye yerleştirilmiş Sonya sadece bir sos olarak girdiği anlatıdan Sirkeci Garı’nda veda edilecek çıkarılan cinsellik ögesidir. Zaharoff’sa zengin olarak tanıtılmışlığına gamsız, hovarda, işbilir özelliklerini de ekleyerek iner trenden.
Tarihi bir macera filmi izliyormuş havası yaratan roman, Zaharoff’un Pera Palas’a yerleşmesiyle sürerken Abdülhamit’in istibdadının yaşandığı 1891 yılının İstanbul’unun genel manzarasından ayrıntılar verilir. Kadınlara uygulanmak istenen kılık kıyafet zorunluluğu ve öğrencilerin dağıttıkları Abdülhamit karşıtı bildiriler genel görüntü açısını oluştururken anlatıcı yine özel açıya dönerek tıbbiye öğrencilerine odaklanır.
Bir Alman işletmesi olduğu için hafiyelerin giremediği Beyoğlu’ndaki Zowe Birahanesi’nde buluşan tıbbiye öğrencileri üç ayda bir Galata Rıhtımı’na yanaşan gemiyle gelip onlarla buluşan Filip’i beklerler. Filip, Abdülhamid’e karşı muhalif düşünceleriyle tanınan, gıyabında idama mahkum edilen Mizancı Murat’ın istibdata karşı Paris’te çıkardığı gazeteleri onlara ulaştıran kuryedir. Mizancı Murat’ın yazılarından derledikleri bildirileri efsanevi hafiye teşkilatına yakalanmadan soluk soluğa dağıtarak hürriyet uğruna işkenceyi, hapisleri, sürgünleri göze almaktadırlar.
  Romana Maria girer. Abdülhamit’in sağ kolu Kara İzzet Paşa’nın metresi olan son derece genç, güzel ve elbette gayrimüslim bu kadınla genç tıbbiye öğrencisi Suphi -tesadüf odur ya- bildiri dağıtırken hafiyelere yakalanacakken onun kupa arabasına sığınmasıyla karşılaşırlar. Ki, ondan sonra kitabın hareketli anlatıcısı yakın planlarla Maria’yla Suphi’nin arasında doğurduğu aşka dönmek için neden arar.  Çok geçmeden yakalanan Samatyalı’nın okul arkadaşlarına tevkifat furyası başlayınca Suphi can havliyle aşkına sığınır ki Kara İzzet Paşa’nın karanlık gölgesinde Maria ona hem evinin hem kalbinin kapılarını açar. Ne var ki bu rahatlık ortamında Suphi; arkadaşları işkencelerde inim inim inlerken bir fare gibi Kara İzzet Paşa’nın evinde saklanarak sevgilisinin koynunda saadete dalmayı kendisine yakıştıramaz. Planlar üretmeye başlar ve Mizancı Murat gibi Paris’e kaçarak Maria’nın oralarda sahneye çıkmasını, kendisinin Jön Türklere bağlı bir gazetede muhabirlik yapıp geçinip gitmeyi düşler. Bu romantik kaçış planı dönemin, hayatın gerçeğine uymaz ve kaçarken Suphi yakalanır, Paris’e gitme rüyası kısa sürer.
Suphi’nin nezdinde istibdattan bunalan hürriyet aşıkları, Paris’e ulaşmaya çalışırken aynı sırada Mizancı Murat’ın Paris’teki evine Abdülhamit’in hafiyeleri konuk olur. Ülkeye dönerse hakkındaki idam kararının kaldırılacağı, kendisine Danıştay üyeliği verileceği ve bir servete sahip olacağı mesajı iletilir. Teklifi kabul eder Mizancı Murat ve böylece İttihat ve Terakki muhalefetinin en etkili adamı davasından dönmüş, dövüşmeden teslim olmuş olur. Paris sürgünü biten Mizancı Murat’ın İstanbul rüyası bir anda gerçek olur.
Silah tüccarı Zaharoff, 1885’te Osmanlı’ya denizaltı da satmıştır. Altı yıl sonra, bu sefer sattığı makineli tüfekler dolayısıyla hem kendi hem komisyonlarını alan Padişah Abdülhamit ve Kara İzzet Paşa bu alış verişten memnundur. Zaten onların dünyasında düşünceler mütemadiyen gerçekleşmektedir.
Burak Artuner ilk romanı “Aşk, Hürriyet, İstibdat”ta romanın adıyla koşut olan üç çizgide ilerler ve tüm çizgilerde romanın jönü olarak Suphi’yi görürüz. Maria’ya ve hürriyete aşık, dolayısıyla istibdata düşman, tutkulu bir kişidir o. Babasının Ertuğrul Fırkateyni’yle bile bile ölüme gönderilmiş olması, köhnemiş zihniyete karşı çıkmasının alt yapısını oluşturur. Annesinin biçimlendirdiği geleneksel ev, aile ortamında ortalama dini değerlerle yetiştirildiğini, zaman içindeyse kendi yolunu tuttuğunu görürüz.
Burak Artuner’in Refik Halitvari gözleri, deyim yerindeyse kartal gözü keskinliğinde. Günümüz gençliğinin hoşuna gidebilecek bir film tadında olan romanın akışı, heyecanla başlayıp okuru sürüklemesi hep aranan özellikler. Yine aşkı cinsellikle buluşturması, roman kişilerindeki keskin çizgiler de popüler kültürün aranan özelliklerinden. Ne var ki yazarın ruh durumlarını vermede tekleyen, başarılı olmayan, salt tutkuların esiri olarak kurguladığı roman kişilerini sürekli devinim/aksiyon içerisinde göstermeye ve tempoyu hep yukarıda tutmaya hevesli kalemi, bize bir dönem romanı ya da bir tarihi roman değil, tarih çeşnisi katılmış bir roman sunuyor. Öyle ki adındaki “aşk” iddiası da derinlemesine yaşanmadan, bir saman alevi gibi cinsellikle coşup sönüveriyor. Mizancı Murat’ın davasını dövüşmeden satmasıyla hürriyetin istibdata boyun eğdiğini okurken bu defa da Abdülhamit döneminin, adındaki “istibdat”ın karanlık boyutlarını bulamıyor, tarihsel derinlikten de mahrum kalıyoruz. Hal böyle olunca kendi kendimize söylenmeden geçemiyoruz: “Nasıl aşk, hangi hürriyet, ne biçim istibdat?” Dolayısıyla tüm bunlar, yazarın gazeteciliği ve gazeteciliğin doğası gereği sansasyonel olay peşinde koşturmasından bağımsız düşünülebilir mi?


[1] Aşk, Hürriyet, İstibdat, Burak Artuner, Can Yayınları, 1. Baskı, 2015

23.4.19

Ölüm sonu gelmez bir uykudur diyen şair: Yahyâ Kemal




Yahya Kema Beyatlı’nın Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hatırlarım[1] kitabında öyle bölümler var ki insanın içine dokunur. Kitap “Hayâtımın Bâzı Seneleri” diye başlayan küçük bir ön sözün ardından şairin annesi Nakiye Hanımı anlattığı “Annem” başlıklı bölümle sürer. Bu başlık altında okuyacaklarınızın gönül telinizi titreteceğini ilk cümlesinden hissedersiniz: “Annemin bir resminden mahrûmum.”
Günümüz dünyasında bir evladın vefat etmiş annesine dair tek bir görüntüye muhtaç olmasını anlamamız kolay değil. Ne var ki bu devasa eksiklik, Yahyâ Kemal’in kapanmayacak yarasıdır. “Onun bir resmi hayâtımın en büyük yâdigârı olurdu. Annemin sîmâsını şimdi iyi hatırlayamıyorum. İslâm tesettürünün en şedîd bir muhîtinde doğduğu, yaşadığı ve öldüğü için bir resmini bırakmadan kayboldu.” Sözünü böyle sürdüren şair paragrafı “kayboldu” diye sonlandırırken annesi Nakiye Hanım’ın hafızasından görünür olmaktan çıkmasının acısını yaşamaktadır. Bir fotoğraf yahut resimle var olacak, somutlaşacak, kalıcılaşacakken şimdi kaybolmuştur. Evlat Yahyâ Kemal’in bahtsızlığı bir yanda duradursun, annesine üzülmektedir şair. Çünkü annesi saklanmanın, örtünmenin, erkekten kaçmanın en şiddetli muhitinde doğmuş, yaşamış ve ölmüştür.
Nakiye Hanım beş vakit namazına koşut aldığı abdestinden başka gün içinde defalarca elini yüzünü yıkayan marazi derecede titiz ve temiz bir kadın olup okuldan dönen kendisini ve kardeşini temizlemeden rahat edemez.
Kocasının akşamcılığına üzülür, yine de ondan içkisini karşısında içmesini dilerdi. On iki yaşına kadar babasının her akşam içkisini onlarla içtiğini hatırlayan şair o tarihten sonra babasının Selanik’e gider gelir olduğunu söyler. Zaten o tarih ailenin miladıdır. Babasıyla rahat bir hayat süren annesinin kaderi de 1895’ten sonra değişir. Babası Üsküp’ten ayrılmak, Selanik’te yaşamak istediğini söyler. Annesinin tüm karşı koyuşlarına karşın babası merhametsiz kalbiyle kararını uygulatmak için evin eşyalarını sattırınca kadın yatağa düşer. O tarihten sonra yuvasının sonsuza kadar dağılacağını anlayan bu hisli kadının bahtı tersine dönecek ve kötü bir adama dönüşen babasından dolayı vereme yakalanacaktır. “Zavallı ümmî kadın ne kadar doğruyu görüyormuş! Hakîkaten o zamandan sonra kendi öldü, biz evlatları küçük yaşda dağıldık, perîşan oldu, hasılı o gün bu gün bir daha bir çatı altında birleşemedik!..”
Hal böyle olunca Üsküp’ten ayrılışları feci olur. Selanik’te denize nazır, güzel bir eve taşınmışlar, babası Selanik Adliyesi’nde bir memuriyet almış; ne var ki gündüz adliyeye devam etmekteyken geceleri içki ve eğlence alemlerinde dolaşmaktadır. Babası gönlüne göre yaşarken annesi yeni evlerinde hasta yatmaktadır.
Günden güne kötüleşen annesi Üsküp’e dönmek ve orada ölmek isteğini sürekli dillendirir ve sonunda babası kardeşiyle gitmesine razı olur. Yahyâ, Selanik’te tahsiline devam edeceği için babasıyla kalır; ne var ki bir süre sonra onlar da Üsküp’e dönerler.
Veremin kıskacında ölümü bekleyen zavallı annesi, tek teselliyi Yahyâ’dan beklerken o sürekli arkadaşlarıyla koşup oynamakta, afacanlıklar, çığırtkanlıklar yapmaktadır.
Bir gece annesinin etrafında bir kalabalık görünce evde bir farklılık sezer. Felaket gelip çatmıştır. O gece annesinin hasta yattığı salonun yanındaki odada yatar. Gece boyunca yorganın altında ağlar durur, uykuya daldığı sıralarda korkulu rüyalar görür. Bu rüyalardan birinde bir arkadaşının kucağında yatan annesinin çenesinin bağlandığını görünce korkuyla uyanıp odanın kapısını açar ve annesini rüyadaki vaziyetinde arkadaşı tarafından çenesi bağlanırken görür.
Teneşire yatırılan annesinin üzerinde beyaz kefen vardır. “Yüzünü açtılar. Kendisini ruhsuz, gözleri açık ve gülümser bir halde gördüm; (...) Kendisi (ile) aramda ne kadar mesâfe olduğunu ölçemiyordum; yüzünü müebbeden hayâlime nakşetmek için, kalbimin bütün kuvvetiyle bakıyordum.”
Şair yüzünü tam hatırlayamadığı annesini son görüşünü Ufuklar[2] şiirinde de aynı kederle anlatır.
Annemin na’şını gördümdü;
Bakıyorken bana sâbit ve donuk gözlerle,
Acıdan çıldıracaktım.
Aradan elli dokuz yıl geçti.
Âh o sâbit bakış el’an yaradır kalbimde.
O yaşarken o semâvî, o gülümser gözler
Ne kadar engin ufuklardı bana;
Teneşir tahtası üstünde o gün,
Bakmaz olmuştular artık bu bizim dünyâya.                         

Annesi Nakiye Hanım’ı çok erken yaşta veremden kaybeden Yahyâ Kemal, onun yokluğunun yarattığı eksikliği ömrü boyunca hisseder. Aynı yoğunluğu babasına duymadığı gibi hatıralarında babasını uzun uzadıya anlatmamış, “Babam” diye bir bölüm yazmamıştır. Çünkü şairin gözünde babası annesinin acılarına ve ölümüne neden olan kişidir, bu nedenle hayatı boyunca –dönemsel olarak azalsa bile- babasına kırgın kalmıştır.
Divan şairi Nedim’in “Sözü az söyle, güzel söyle” anlayışına uygun bir şiir anlayışındaki şair en çok ölüm, İstanbul, müzik, sonsuzluk, doğa, deniz, aşk, tarih temalarını işlemiştir.
Annesinin naaşını teneşir tahtası üzerinde gören şairin elli dokuz yıl sonra olayı şiirleştirdiği düşünülürse “ölüm” temasını ne kadar önemsediği ortadadır. Şairin şiirlerinde sıklıkla rastladığımız ölüm bir son değil, bir kader ve sürekliliktir, âsûde bahâr ülkesidir.
Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.

Klasik İslam inancının, ibadet dizgelerinin, tasavvuf felsefesinin dışında tuttuğu ölümü özgün bir bakışla anlatır.
Artık güneş görünmez olur, gök bulutludur,
Râhatça dal, ölüm sonu gelmez bir uykudur.

               Koca şairin Tanrı inancının olup olmadığını sorgulayan densizlerden olmamakla beraber yaşamı onun gibi düşünenlerdeniz: “İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.”




[1] Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hatırlarım, Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul Fetih Cemiyeti , 8. Baskı, İstanbul 2017
[2] Kendi Gök Kubbemiz, Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul Fetih Cemiyeti, 47. Baskı, İstanbul 2018

13.4.19

Düşmanla yüzleşmeyi dertlenen roman: Livaneli'den Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm





Her insanın derdi kendine büyüktür. Kuşkusuz böyledir ki bazen hangi sığınağa kaçacağımıza karar veremezken bir gün bir göçükte sıkışmış gibi tek ışık huzmesine mahrum olarak aklımızın karanlık kasvet kuyularında büyüttüğümüz nur topu derdimiz yüzünden soluksuz kalabiliriz. Bu hipnoz anları hiç bitmez artık. Her türlü ortamda varlığını duyurabilen, mükemmelleştirdiğimiz dert yüküyle bütünleşmişizdir. Nefrettir o, biz nefretizdir artık.
Gelgelelim en büyük dert yükünü omuzladığına inanan insanın ruhuna mercek tutacak olursanız içinde gizlenen kendini büyük görme duygusunun ne denli semirdiğini de görebilirsiniz. Öyle ya, bu kişiler büyük dertlerin büyük hedefleri engellemek için var olduklarını iddia edeceklerdir.
Dert yükünü yakasından indiremeyenlerle, her derdi kendine yük edinmişlerle, çaresizlerle, usanmışlarla çevrili bir kara parçasıdır etrafımız; oysa omuzlarımıza abanan devasa nefret yüküyle inim inim inlemekte ve çağdaş bir Sisifos gibi dertler tanrısının katına doğru tırmanmaktayızdır. Ezilmekten korksak da yükü bırakamayız, yükten usansak da duramayız. Dünya yansa görecek, kokusunu alacak durumda değiliz! Hal böyle zorlu, yük böyle esaslı, hayat böyle umarsızken ikinci bir seçenekten habersiz kalınca çözümü nasıl bulacağız? Dert müptelası olmuş, dert dışında her şeyden arınmış, inim inim inleyen bir boşvermişlik anıtı olduğumuzun ayırdında değil misin?




Zülfü Livaneli’nin Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm[1] romanı geçmişin yıkıntılarıyla yüzleştiriyor bizi. Ama bu yüzleşmeyi, sağlıklı biçimde yapabileceğimiz bir mekanda, çözüm yollarına başvurma geleneği olan, dertleriyle başa çıkabilen ve bunlarla uyumlu biçimde yaşayabilen İsveç’te yaptırıyor.
Bu ülke iyiydi, bu doktor gibi iyi insanlardan oluşuyordu. Bu çılgın dünyada, nasıl olduysa saf ve temiz kalabilmiş bir ulus yaşıyordu Kuzey’de.
Terk ettikleri ülkelerin gaddar düzenleriyle kıyaslanamayacak bir beyazlıklar ülkesidir İsveç ve kendine sığınanların dertlerini kara toprağına alıp üzerlerini bembeyaz örter. Kar altındaki gün sayısı uzadıkça oranın huzuruna, sükunetine uyum sağlayan insanlarıyla yarı ütopik bir masal diyarıdır. Üstelik bir tür aşıdır Kuzey’de bu dertler ve azmanlaşmasına izin vermedikleri küçük dertçikleri kontrollü olarak salarlar ideale yakın bünyelerine.
Günün birinde, işkence görerek vatanlarından koparılmış bir avuç politik mülteciyi ortak acılarda buluşturan tiksindirici biri gelince İsveç’e, kemikleşen düşünceleriyle dertlenir/dertleşirler.
Hayatında en çok nefret ettiği insandı bu. Yıllarca ölümünü arzuladığı düşmanıydı...
Zamanın her derde deva olduğu, en büyük ilaç olduğu sözlerinin doğruluğunun sınandığı bir karşılaşmadır, eski bakanla rastlaşması ve dokuz yıldır ülkesinden uzakta yaşasa da geçmişinden kurtulamayan Sami’yle önü alınamaz bir hikâyeye sürükleniriz.
Dokuz yılda neler değişmez ki! Her şeyle beraber insan değişir en başta. Geçmişin çözümlemesini doğru ve tutarlı yapanların değişimi az kusurlu olurken tersine davrananların değişimleri tarihin gelişim seyrine değil, günün seyrine uyar. Sami hayatının nefret timsali olan eski bakanla bir tür ıssız adada yalnız kalarak kendisiyle de yüzleşir. Böylece gurbette iki düşman mı, yoksa birbirine muhtaç iki yurttaş mı olduklarını sorgulamaya başladıkça yüksek seyreden nefret çıtasının giderek düşmeye, hatta sönmeye meylettiğini görür.
Oysa Sami işi hiç bu noktadan algılamamıştı. Yaşlı adamla bir arada bulunmanın yarattığı ilk heyecan ve adama duyduğu öfke, yerini merak ve oyalanma duygusuna bırakmıştı. İlk anda, o ulaşılmaz adamın elinin altında olduğunu bilmesi, ona garip bir zevk vermiş, isterse adamı öldürebileceğini bilmenin ürpertici tadını yaşamıştı.
Uçsuz bucaksız bir plajın tek bir kum tanesi ne kadar küçükse evrende kapladığımız alan da benzer oranda küçük. Ne var ki aklımız, her türlü taşınmaz dert yükünü küçücük omuzlarımıza yüklemeye kalktıkça bunların altında ezilir dururuz. Geçmişin hesaplaşmasını ortaya atıp sonra bu düşüncede bocalayan; ama yine de bundan tamamen vazgeçirmeyen ayrıntılarla doludur aklımız. Sami’ye en çok nefret ettiği adamdan hesap sordurtacak feci ayrıntı bir 3 Ocak günü yaşandığı için infazın 3 Ocak’ta gerçekleşmesi şartıyla sorumluluğu üzerine alır. Hayatının karartıldığı, sevdiğinin öldürüldüğü günün yıl dönümünde dert yükünden de arınacaktır.
Aradan çok geçmemiş olmalıydı çünkü radyoda hâlâ Sealed with a kiss çalıyordu. Derken benim tarafımdaki kapı açıldı. Bağırışlar, haykırışlar duydum. Biri başıma vurdu. O anda dönüp Filiz’e baktım. Niye daha önce o tarafa dönmedim bilmiyorum. Belki de o kadar vakit geçmemişti. Her şey birkaç saniye içinde olup bitmişti.
İnsanın yaşamında özel anlar vardır. Bunlar genellikle büyük acılarla kesişir. İnfazlar, ağır adaletsizlikler, engeller... O özel anlarda yaşanan ve yaşatılanlarla hayatı bir anda berbat olan kişi hesaplaşmasını asla bırakmaz. Tek taraflı olarak sürdürdüğü bu hesaplaşmada karşı tarafın sorumluları azılı suçlulardır.
İnsanın hayatında sevmedikleri, aynı ortamda bulunmak istemedikleri, hatta nefret ettikleri olmaz mı? Öyle tiksinti duyulan kişiler olur ki onların başına gelebilecek en kötü şeylerin gelmesini arzular insan.
Her insanın farklı bir tarihi vardır, hiç tartışmasız. Nice aşılamayan engel, varılamayan durak, ulaşılamayan ödül varsa yaşamında, şimdiki zaman varlığını oluşturan o geçmişin gerçekleşememiş, çizilmiş, zedelenmiş, bozulmuş olmasındandır. Zaten artan bir adaletsizlik üzerine kurulmuşken insanın bugünü abatılı değerlendirmelerle giderek ayarı şaşan geçmişin terazisi bir daha asla doğruyu gösteremez. Bu bağlamda nostaljik bir sorgulamanın yapılabilmesi zaten pek de mümkün değildir ve kişisel tarih “mazi” özlemiyle yanar durur. Dolayısıyla kişisel tarihini değerlendirmeye her insan mazhar olamaz.
O zaman dehşetle, geleceğe dair hiçbir hayalimin olmadığının farkına vardım. Ziyan olmuş bir yaşamın arkasından ağıt yakıyordum ve ileriye dönük hiçbir şey söylemiyordum.
İnsanın tiksindiği durumlarla, kişilerle yüzleşmesi iki karşıt varlığın birbirini yok etmesi biçiminde olmayabilir. Sami düşmanı bellediği eski bakanla rastlaşıp bir süre aynı çatı altında yaşadıktan sonra derdini söndürmeyi 3 Ocak’a ayarlıyor. Ne var ki umduğu gibi olmadığını, nefretini sürdürecek zemini yitirdiğini ve düşmanı saydığı adamla giderek yakınlaştığını hayretle fark ederek 3 Ocak gününe geldiğinde şöyle düşünüyor:
Horatius’un dizesini hatırladım: “Ölmek isteyeni kurtarmak, öldürmekle birdir."



[1] Zülfü Livaneli, Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm, Doğan Kitap, 95. Baskı

7.4.19

Kirpik İmgesi ve Kirpik Bilgisi





Divan edebiyatımızda bazı kavramları dolaylı anlatmak için kullanılan sanatlı sözler vardır, bunlara mazmun denir. Zaman içerisinde çok sevilerek yaygınlaşmış, genelleşmiş, kalıplaşmış bu imgeler halk edebiyatında da kullanılmıştır. Kaşlar yay, keman, hilal; gözler nergis, badem; yanaklar elma; burun hokka; dudaklar kiraz; kirpiklerse ok, mızrak ucu, hançerdir. Sevgiliyi betimlemek için kullanılan bu imgeler aslında mükemmel güzelliğin ve mükemmel sevmenin göstergeleridir.
Biz buradan “kirpik”e yoğunlaşalım. Kirpik, Farsça müjgân sözcüğüyle eş anlamlıdır. Divan şiirinde sıklıkla karşılaştığımız, halk şiirinde de rastladığımız kirpik/müjgân mazmunu, sevgilinin aşığa bakarak ok atmasını temsil eder. Her iki şiir anlayışında da yaralayan, avlayan vasıflarında kullanılan kirpik; aşığı kalbinden yaralayabilme, ona diz çöktürebilme, ah dedirtebilme gücünde bir silahtır.



Simsiyah saçları, simsiyah kaşları ve simsiyah kirpikleriyle ve diğer özellikleriyle zalim sevgili mükemmel güzelliktedir ve bu zalimlikte kirpik, aşığı perişan etme gayesinde kaş ve gözle acımasız bir iş birliği içindedir. Bu kadim birliktelikte asıl vurucu güç kirpiklerdir. Kirpik kâh cellat kâh avcıdır. Bu bağlamda kaş; sevgilinin  göz kapaklarına sıra sıra dizilmiş sayısız oku gerdiği yayıyla hedefine, yani aşığın gönlüne fırlatır. Peki aşık ne yapar, korur mu kendini? Hayır, aşık yanacağını bile bile gönlünü mumun ateşine kaptıran pervane gibidir ve bu oklardan kaçmak şöyle dursun bu okların hedefi olmayı ister.

Biri biriyle müjgan safları gavgâya girmişdir
Nigâh-ı gamze guyâ sulh içün araya girmişdir
Nedim’in yukarıdaki beytini şöyle açıklamak mümkün: Kirpik safları birbiriyle kavgaya girişince gözün yan bakışı, sanki barış amacıyla araya girmiştir. Oysa sevgilinin bu bakışı aşığı öldürme gücüne sahiptir; çünkü kirpik safları okunu, bıçağını, hançerini çekmiş, aşığının kanını dökmeyi şehvetle arzulayan katledici unsurlardır.
Halk şiiri geleneğine ait Aşık Reyhani’nin aşağıdaki dizelerinde kirpikler yine kıyıcı, öldürücüdür.
Kirpiklerin ok ok eyle
Vur sineme öldür beni
BIktım dünyanın kahrından
Vur sineme öldür beni
Elbette çağdaş şiirimizin geleneksel imgelerinden yararlanması birebir geçmişi yansıtma, taklit etme biçiminde olmamıştır. Çağdaş şiirimiz kalıplaşmış bu imgelerden esinlenerek özgünlük peşinde koşmuştur. Sözgelimi Attila İlhan’ın ünlü Mahur Beste şiirini verelim.
şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
o mâhur beste çalar müjgân’la ben ağlaşırız
gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
o mâhur beste çalar müjgân’la ben ağlaşırız.
Bu dizelerdeki “müjgân”, aynı adı taşıyan şairin kedisi ve artık bildiğimiz üzere şairin kirpikleridir. Dizelerde heyecan yaratan, hızlı dostların şöleninin bittiğini ve maalesef onlardan geriye bir acı yel kaldığını söyleyerek kederli yalnızlığında kirpikleri ve kedisiyle birlikte ağlaşmaktadır.
Gelenekte yoğun biçimde kullanılan bu ve bunun gibi kalıplaşmış imgelerin günümüz şiirinde farklı anlayışlarda kullanıldığına tanıklık ederiz.



Yiğit Kerim Arslan’ın ikinci şiir kitabının adını, Kirpik Bilgisi’ni, duyar duymaz “kirpik” sözcüğünü şiir geçmişimizle ilişkilendirip ilişkilendirmediğini düşünmüştüm. Kitabı okudukça şiirlerde ne çok “kirpik” geçtiğini gördüm. Yiğit Kerim Arslan’ın şiirlerinde kirpiğin siyah iş birliği için gece konumlandırılmıştı.
Kitabın ve “Kuyuda Serenat” şiirinin henüz ilk dizelerinde kirpik imgesi bir mazmun çağrışımı gözetilerek kendini gösterir.
Büyümeyecektim; oyuncaklarım
Yalnız kalmayacaktı
Gözbebeklerimde bir bıçak gibi
Taşıdığım ova sabahları, göl kenarları
Yangın nedir gördü, ben kirpiklerimi astım
Şiirde zamanın ilerlemesi, büyüme durumuyla verilirken bıçağa benzetilen, bir silah gibi düşünülen kirpikler geleneğin izlerini taşır. Gelenekten farklı olaraksa kirpiklerin avcı olmadığını, aksine şair tarafından asıldıklarını, belki de av olduklarını görürüz.



Elbette kitabın kendi özgünlüğünde konuşulabilecek farklı yönleri olduğunu biliyorum. Bir bakışta kendini açık etmeyen, şiirsel düşünmekle sis perdesi aralanan şiirler bunlar ve iki bölümden oluşan kitabın ilk bölümündeki şiirler daha içsel, imgesel, hayli kapalı. Bahsini ettiğim kirpik, gece dışında da anlam kapalılığını sağlayan çok sayıda mecaz barındırmakta. Kuyu, günah, kül, ölüm, hiçlik, varlık, yokluk, yitmek, kaybolmak bunların öne çıkanları.
Okul yaşamından, derslerden, tasavvuftan bahsettiği de oluyor şairin, varoluşçuluktan, çağımızın hastalığı yabancılaşmadan, çelişkilerden, dinden bahsettiği de. Örneğin “Yusuf gibi kaldım kendi kuyum dediğim yerde” dizesinde Hz. Yusuf’un kuyu öyküsünü düşürüyor içimize. Ki kuyusundan çıkacak Yusuf’tan sonra ünlüler geçidi Bachmann, Marx’la sürüyor. Kitap boyunca alıntı yapılan şairler de yine çeşitli bir yelpaze oluşturuyor: Mevlana, Ferdi Örnek, Seyyidhan Kömürcü, İsmet Özel, Sıdkı Baba, Kaan İnce, Fuzuli.
Yiğit Kerim Arslan tüm kitap boyunca sürdürüyor arayışını. Varoluşçuluğun, çağımızın hastalığı yabancılaşmanın ona kitap boyunca şiir soluğu sağladığını düşünüyorum. Kitabın veda mahiyetindeki son şiiri bu doğrultuda yazılmış.
peki ben neydim, burada bu ıssızlıkta ben
ne yaptım:
varlığımın eksiğini yoklukla mı tamamladım,
zaten yoktum bunu kendime mi kanıtladım?
ben hiçbir şeydim, özüme döndüm hayır hayır!

olmuyor kaybediyorum, ayak izini yaşamımın
yani, kendime yabancılaştım. (s.60)


29.3.19

Kapılar nereye açılır?


Bir metaforun peşinde...



“Biz kapı halkı değiliz,” diye başlayabilir biri söze; ki haklıdır da, öyle ya, nerde o mal mülk, nerde o şatafat bizde! Tanıdığımız en büyük adam, taşra kentimizin belediye başkanıdır ve çok çok tarafından nikahımız kıyılmıştır.

Olur olmaz zamanlarda kapısında görmek istemez bizi, kendini büyük görenler. Kapsama gücümüzün sorun çıkarma olasılığının yüksekliğinden belki... Ki hangi gerekçeyle olursa olsun, kapısında göreceklerinin kapı kulu olmalarını, olmayanlarıysa kapı kethüdası, kapı çuhadarı, olmazsa kapı oğlanı yapılmaları onların makbulüdür. Eşikte bekleyenlerinse dertlerinden anlayan kapı yoldaşlarına ihtiyacı vardır ve ne var ki onlar da yüksek yerlerden hiç seçilemezler!

İster han kapısı ister oda kapısı olsun; ama önündeki açılmaz bildiği kapının ağzında can vermeye razıysa bir kişi, saatlerin, günlerin hesabından anlamayan tarafından sabır taşına benzetilir her daim. Varsın kapı duvar olsun cümle alem, tek ses işitmesin o kişi dostun nefesinden. O, giriş izni dileyenlerden ve bir kapıdan geçince geçtiği yolu unutanlardan olmadan, kapısına kilit vuranların sonunda o kilitleri bizzat sökeceklerini bilerek yaşar ve zorluk kapısıyla arasındaki uzaklığın kaç bilinç gerektirdiğini düşünür.

Filmlerini izleyenler iyi bilirler, Zeki Demirkubuz’un kapıları pek çoktur ve bunlar gıcırdar dururlar. Masumiyet’te insanın kulağını neredeyse darp eden, demirin üzerindeki pası kazıyormuşçasına bağıran kapı gıcırtıları beyindeki yankısını günlerce sürdürür. Üstelik tam kapanmadan, yarı açık duradururlar öyle ve o aralıktan odanın mahremine saygısız, davetsiz bir baş ne zaman uzanıverecek diye bekler durursunuz.

Yönetmenin filmlerini arkadaşlarımla çokça konuşmuş, bu konuşmalarda kapılardan defalarca söz etmişimdir. Yaşamın kıyısında bile tutunamayan, sevgisiz, dolayısıyla kimsesiz insanların yüzlerine kapanır o kapılar. Dışarıda kalakalmış kişiyse kimseyle ortaklaşmadan, kendine büyük dertlerini kimseye dökemeden, yabancılaşmasının doruğunda yalnızlığını koyulaştırır.

Mutluluklar paylaştıkça çoğalır ve paylaşmak yalnızlıkta olanaksızdır. Ne var ki tam sevinmişken gülümsemesiyle donakalanlar vardır; işte onlar, kapının/mekanın dışındakiler olup yabancılaşmış devasa insan kalabalıklarının intihar filizleridir. Salt kapladığı alan kadar boşluğu olduğunu, hem var kişi hem yok kişi olduğunu düşünen kişilerdir bunlar. İşte o kapılar, yaban insanlarını kudurtan bir açıklıkla yarı kapalı biçimde gıcırdayıp dururken ne cesaret edilip içeri girilir ne içeri bakılır. Hayır, hiçbiri olmak istediği yerde değildir; ama o dar ve yüksek, boyası gelmiş kapılar; çağımızın umutsuzluk simgeleri olarak ötesinde bıraktığı yarı açık kozmosunda insanı itinayla yabancılaştıran, geçit vermeyen metaforik nesnelerdir.

İnsanlığa kalan olağanüstü mitlerden biri, Tanrıya erişmek için kule inşa eden Babillilerindir. Babil, yani “Bab El”, iki sözcükten oluşur. Bunlardan “Bab” kapı, “El” Tanrı anlamlarına gelir ve sözüklerin birleşiminden “Tanrı kapısı” elde edilebilir. Babilliler olmak istedikleri yeri, daha açık belirtemezlerdi herhalde.

Budizm’de dört kapıdan geçilen dört mevsim metaforu vardır. Üstelik Zen ustası Chao-chou, “İşin aslı kapının menteşesinin ne tür takıldığıdır. Kapı içeri de açılabilir, dışarı da...” der. Tüm bu tarihi-dini uygarlık merkezlerinin uzağında duran çağımız insancığı içinse her taraf cehennem hükmündedir. Gidilemeyen cennet orada, geri durulan cehennem öte yanda... Araf, tüm dokunulmazlığıyla eşiğidir insanın. Kâh sonsuz gözyaşlarıyla kederli kâh sonsuz sevinç kahkahalarıyla neşeli.

Zeki Demirkubuz’un bende açtığı bu düşünce dehlizlerini işaret ederek sorardım arkadaşlarıma: “Yönetmenin kapıları bu denli sık ve rahatsız edici kullanmasında benim düşünemediğim hangi alt anlam var?”

Aradan yıllar geçti, nice filmler çekti Zeki Demirkubuz. Nihayet etkinliğin birinde vefalı bir arkadaşım derdime derman bulma niyetiyle sormuş yönetmene: “Nedir bu gıcırdayan, açık kalan kapı sahneleri?” İtiraf edeyim, yanıt benim adıma tam bir hayal kırıklığıydı! Açılan kapının dikkati üzerinde toplamasının akışta bir duraksama yaratarak bulunduğumuz durumun ayırtına varmamızı sağladığı, çok esrarengiz ya da sembolik bir anlamı olmadığını söylemiş Zeki Demirkubuz.

Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı’nı da hayal kırıklığıyla anayım bu bağlamda. Öyle ki Baydar’ın romanındaki kapı; bir tür geçişin, yok edişin, yönlendirişin, insafsız boyutun metaforudur. Zaman akıp giderken ve her zaman yepyeni umutlar yaşanacakken ısrarla ve ancak 68 kuşağının iklimiyle soluklanmaya, tazelenmeye hazır yazar; 90’ların, 2000’lerin gençliğine, bu gençlerin heyecanına, coşkusuna, pek tabii devrimciliğine bir türlü ısınamaz. Bırakın ısınmasını, gönül düşürmesini o dünyaların kapılarından girenleri, dışarıya bırakılmayan bir yapının tutsak beyinleri olarak görür.

Sıcak Külleri Kaldı romanında Umut’u devletin katletmesine yüklenen anlamla romanın devamı niteliğindeki Erguvan Kapısı’nda Umut’u gerçekte devletin değil örgütün katlettiğinin anlaşılmasındaki anlam arasında elbette olağanüstü farklar vardır. Öyle ki yazarın ilk kitaptaki okşayıcı, sağduyuya meyilli kalemi bir gülle olup terazinin kefelerinden birini Erguvan Kapısı’yla nasıl hoyratça aşağı çektiğini gösterir, dikkatli okura. Baydar, kantarın topunu kaçırmıştır artık ve roman kahramanı Kerem Ali’nin kimliği üzerinden yüklendiği örgütü çeteye, mangaya, tarikata benzetir, “Allah’ın belası” der, kaleminden taşan öfke yer yer kitabın önüne geçer. Handiyse Ahmet Mithat’ı mumla aratacak yazarın bir tek “ey kari” diye seslenmediği kalır. Yazarın bu tek boyutlu, tek yönlü eleştirileri; en azından roman süresince sağduyusunun, sanatının rafa kaldırılması, sol örgüt özelinde devrimci kimliğine dair değerlendirmeleri, yakıştırması edebiyatı aşıp laf çakma anlatısına dönüştüğü alanın dışavurumudur. Ki, Erguvan Kapısı bize cehenneme açılan kapıyı gösterir.

26.2.19

Gökhan Taner Günsan'ın yeni kitabı Israrotu





Kıpırtılar dinip fısıltılar kesildiğinde göz ucuyla bakıyorum salona. Gözler bizim üzerimizde. Masadaki kitaplardan Sakallarımı Kestim Kuşlara’yı[1] elime aldığımda heyecanlıyım. Neyse ki şiir kendini okutuyor: “saat mermi ve kuş / tıkır tıkır kanat sesleri / rüzg­ârı vurdular aabi / öğlendi / yağmur tam bulutun üstünde”
Sonra çalıştığımız biçimde salondaki kalabalığın içinde dağınık oturan arkadaşlarım sırayla Israrotu’ndan[2] Halis hocam Bülent Bi Çay, Nurgün hocam Israrotu, Ekim Bütün Şeyler, Meral hocam Perdeler, Mahmut hocam Akasya’ya Mektuplar, Serpil hocam Karıncalar şiirlerini okuyorlar.
İzleyicileri salonun soğuğundan şiir vadisinin sıcağına çekebildiğimizi şiirler okunurken masadan gözlemleyebiliyorum. Çıt çıkmıyor. Şiirler bittiğinde hazırladığım açılış konuşmasını yapıyorum: 



İNSANLIĞA GÜZELLEME: GÖKHAN TANER GÜNSAN’DAN “ISRAROTU”
1978 Ağustos’unda Samsun’da doğan Gökhan Taner GÜNSAN Adana’nın Kuşçusofulu ve Denizli’nin Söğüt köylerinin ardından öğretmenlik mesleğinin son altı yılını Çaycuma Nebioğlu Ortaokulu’nda sürdürdü.
Şiirlerini Zon Kişot, Bireylikler, Yaba Edebiyat, Evrensel-Kültür, Sunak, Yom Sanat, Varlık, Yasakmeyve, Mor Taka, Yeni E, Ada gibi dergilerde yayımladı. 2013’te Yasakmeyve yayınları arasından çıkan “Sakallarımı Kestim Kuşlara” adlı şiir kitabını, Meda Kitap yayınları arasından çıkan yeni kitabı “Israrotu” izledi.
Gökhan öğretmenimiz bilimsel, demokratik ve laik eğitim adına mücadele eden her Eğitim Senli arkadaşımız gibi insanlığını gerici iktidarlardan, aklını cemaatlerden almamıştı. İşte bu nedenlerden hiçbir hukuk kuralı tanınmadan, sorgusuz sualsiz, tamamen kanıtsız biçimde 7 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan 686 sayılı KHK ile sevgili arkadaşımız, Eğitim Sen Çaycuma temsilci Gökhan Taner GÜNSAN, memuriyetten ihraç edilmişti. Her dem yarı aydınlık yarı gölgeli ülkemizin iklimi bir doz daha karartılmıştı ve bugün, ikinci kitabının söyleşisini yapma onurunu yaşadığımız Gökhan Taner GÜNSAN, bir diğer ihraç edilen arkadaşımız Eğitim Sen Zonguldak Şubesi şube sekreteri İsmet AKYOL’la birlikte haksız hukuksuz ihracın ikinci yılını da öğrencilerinden uzakta geçirmenin burukluğunu yaşıyor. Oysa onlar cezalandırılmayı değil, ödüllendirilmeyi hak eden eğitimcilerdi. Keza bu doğrultuda yüksek sorumluluk düzeyine sahip bir eğitimci ve sendikacı olmasının yanında toplumsal duyarlılığını üst seviyelere taşımış bir şair olarak şiirleri ve yayımladığı kitapla da kentin kültürel gelişimine önemli katkılar sunduğu için ZOKEV (Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı) tarafından İsmet AKYOL ile birlikte 2017 Eğitim Ödülü’ne layık görülmüştü.
Gökhan Taner GÜNSAN toplumsal acılarımızdan, hüzünlerimizden koparmadı şiirlerini. Soma’yı, Ermenek’i, üstübüyle gözyaşını silen çocukları, Cumartesi Annelerini, Hrant’ı, Ethem’i unutmadı. Yarınlara inandı ve biz unuttukça bize baharı hatırlattı.
Bugün şiirle sımsıkı dost olmuş, hatta tepeden tırnağa şiire kesmiş Gökhan öğretmenimizin ikinci kitabının heyecanıyla doluyken hâlâ görevine  iade edilmemesinden mutluluğumuz yine gölgeli. Onun dediği gibi “Maalesef bu ülkede mutlu olmak, heyecan duymak neredeyse lüks haline geldi. Ama ısrarcıyız yaşamı yeniden kurmak için, çünkü gidecek başka yerimiz yok. Şiirlerim tanığıdır yaşadıklarımın, yaşadıklarımızın.”
Yeni kitabından birkaç dizeyle bitireyim: "Bir ananın evladını alabilirsiniz/ ama doğurganlığını asla/ bir çiçeğin tohumunu alabilirsiniz/ ama tohumun çiçek olmalığını asla." 



Sözü çekik gözlü, güleç, utandığında o çekik gözleri düz, siyah bir çizgide kaybolan Gökhan Taner GÜNSAN’a bırakıyorum ve söze birkaç gündür bu etkinliğin afişini internette paylaşmasının mahcubiyetiyle başlarken bu çizgiyi yüzünde görebiliyorum.
Halis hocanın okuduğu, Israrotu’nun da ilk şiiri olan “Bülent Bi Çay”ın öyküsüyle başlıyor söyleşiye. Çaycuma Öğretmenevi’ndeki çaycı Bülent’e yazmış bu şiiri. Onun eğrisiyle doğrusuyla günümüz emekçilerine ait kurnazlık, insan sevgisi gibi birbirinden farklı özellikleri üzerinde taşıdığını söylüyor. Bülent, kendisine şiir yazıldığını öğrenince pek mutlu olmuş, hatta arkadaşları arasında övülmüş; ne var ki Bülent daha bir çay bile ısmarlamamış ona. Zaten şiir de öyle başlıyor: “oturup uzun bir çay söylüyorum kendime” Şiirin son dizesi ise gönül telimi titretiyor: “bu şiir kendine bir çay bile söyleyemeyenlerindir”
Solgun” şiirinde geçmişin, büyütülmüş yoksullarının izinden yürütüyor bizi. Şiir bittiğinde gözlerim üzerinde, elim yazmaya hazır, bekliyorum. “yetmiyor yazmak / yetmiyor yaşamak” dizelerini yineliyor. Vurucu, dolu, biraz karamsar, günümüzle iç içe...

(Kilimli'de açlık grevi yapan maden işçileriyle dayanışma gününden. Mayıs 2016 olmalı. Fotoğraf Tuna Ölger'e ait.)

İki yılı aşan ve hâlâ sürmekte olan yorucu süreçten söz ediyor ve bazen sadece şiirle ilgilenme niyetiyle ıssız yerlere kaçma isteğiyle dolduğunu gizlemiyor. “Bir an önce dönsek de Orhan Veli gibi şapkamızın altında yaşasak diye düşünüyorum bazen,” diyor. Anlattıkça o, Orhan Veli, bir de ne ilgisi varsa Charlie Chaplin canlanıveriyor gözümün önünde. Ortada Gökhan, iki kenarda iki usta... Yürüyorlar, Charlie bastonunu sallıyor, Gökhan yerdeki çakıl taşlarını tekmeliyor, Orhan Veli’yse gökyüzüne baka baka “Beni bu güzel havalar mahvetti,” diye mırıldanırken... Hooop, belediye çukuruna.... Hayallerimiz bile rutubetli, karanlık...
Yazan bir insanın diğer işlerle uğraşmasından dem vurarak örnek veriyor. Mesela bir şiirin ortasında gecelemiş, sabahlamışken İsmet arıyor ve sendikal etkinliklerin peşinde okul okul koşturmaya başlıyor. Sonra yaşananları anımsatarak bir tür iç çözümlemeyle “ne kahramanız ne de mağdur,” diyor.  Ayrıca Israrotu’nda iki yıllık ihraç sürecini anlatan çok az şiir olduğunu, çoğunun daha önceki zamanlarda yazıldığını öğreniyoruz.
Eleştiriyi çok önemsediğinin altını çizerek yeni bir öykünün peşine götürüyor bizleri. İlk kitabı Sakallarımı Kestim Kuşlara’da yer alan 33 şiirde 66 kere “ölüm” sözcüğünün geçtiğini söylemiş biri, karamsarlığından dem vurarak. “Bu kitapta olmasın dedim, ölüm yerine, öleni anlatmak yerine ‘onlar yaşadılar’ dedim; ama bakıyorum yine karamsarlık hakim.” İşin ilginci, ilk kitabın eline ulaştığı gün Gezi direnişi başlamış. Herkes gibi onun da gözü kulağı, gönlü havalanmışken kitabı ortaya çıkarmamış, bekletmiş, ancak üzerinden bir ay geçince süreçle bağını kurarak kitabı okurla buluşturmaya karar vermiş.
Kitabın son şiirini, “Zonguldak Türküsü”nü okuyor. Bunu, Zonguldak’a geldikçe orada oturmayı çok sevdiği, Demokrat Büfe’nin oradaki İşçi Kahvesi’nde yazmış. O bunu der demez gözümün önünde bir fotoğraf beliriyor. Camında İşçi Kahvesi yazan  yuvarlak bir masada otururan şair, bu fotoğrafıyla mı ikinci kitabının muştusunu vermişti? Aklımdaki fotoğraf karesine bakarken karenin dışındakileri o anlatıyor. Kahvenin müdavimleri, masanında ha bire bir şeyler yazan birine sıcak bakan türden kişiler değil. Öyle ya, orası bir işçi kahvesi. Millet geçim derdindeyken “Bu adam ne yazıyor?” diye terslemezler mi? İşitmiş, inşaattan gelen birinin ustasından 10 lira sigara parası istediğini. Durumun vehameti! O ortamda şiir epey lüks... “Orada dayak bile yersin,” derken gülümsüyor.
Derken Gökhan’ın dünya tatlısı kızı Akasya salona dönerek “Doğanın Şarkısı” şiirini okuyor. Özenli defterini, güzel yazısını görebiliyorum. Babası gibi şiir yazmasını düşünürken şiirinde “tohum” diyerek sanki beni doğruluyor Akasya. Yerine oturduğunda bu şiir yürekli kızı hâlâ alkışlıyor salondaki kalabalık. Ben “Babasının kızı,” diye takılmaya hazırlanırken dostluğuna güverenek “Babasından daha yetenekli,” diyenler oluyor. Gülüşmelerimiz, Gökhan’ın “Daha para eden bir türde yazmasını, örneğin roman yazmasını söyledim ama şiirde karar kıldı,” demesiyle yoğunluk kazanıyor.
Şiirin dünyamızdaki yerinden bahsediyor. Toplumsal mücadelede bizi bir araya getiren, hayatımızda çok önemli yeri olan bir tür olarak düşündüğünü; öyle ki şiirlerin elden ele dolaştırılması, yaygınlaştırılması lazım diyerek ekliyor: Ne var ki yayınevlerinin şiire mesafeli yaklaştığını, birçoğunun ancak masrafları karşılanırsa şiir kitabı bastığını; çünkü şiirin çok okuru olmadığını söylüyerek Cumhurbaşkanının “her yerde iktidarız; kültür sanatta değiliz, sözlerine dair nitelikli şair ve yazarların ciddi sorunlar yaşadıklarını, eserlerini yayımlatmalarının sanıldığından zor olduğunu sözlerine ekliyor.



Şair Osman Günay, Gökhan’a ek olarak çoğunluğun şiiri çok ciddiye almadığını; ama egemen güçlerin şiiri her zaman ciddiye aldıklarını, üzerinde titizlikle durduklarını söylüyerek Nazım Hikmet örneğini veriyor: “Nâzım, parti üyeliğinden değil, şairliğinden onca yıl cezaevlerinde kalmıştır.” Hiç ummadığı biçimde kendinin de dört şiiriyle hakim karşısına çıktığını, yargılandığını, dolayısıyla şiirin izinin düşündüğümüzden daha fazla sürüldüğünü anlatıyor. Bu durumları göz önüne alarak sanatçıları sindirmeye, sindirmeyi başaramadıklarını dönüştürmeye çalıştıklarını, kamuoyunda böyle sanatçıların olduğunu, hatta salondakilerin çoğunun kitaplığında bu şairlerin kitaplarından bulunduğuna emin olduğunu söylüyor. Şiirin gücünden dem vurunca “unutmayalım,” diyerek cumhurbaşkanını örnekliyor. “Onun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından yükseliş yolu, hapis yattığı şiirle açılmıştır.” Sözü Gökhan’a geitrerek iki yolu var diye sonlandırıyor Osman Günay: “İlki eğitim emekçisi yolu, diğeriyse edebiyat sanat yolu,” diyerek onun sanatçı yönüyle de desteklenmesi gerektiğini vurguluyor.



[1] Gökhan Taner Günsan, Sakallarımı Kestim Kuşlara, Yasakmeyve Komşu Yayınları, 1. Baskı, İstabul 2013.
[2] Gökhan Taner Günsan, Israrotu, Medakitap, 1. Baskı, Ankara 2019.