4.2.18

Ütopyadan distopyaya Zülfü Livaneli'nin Son Ada romanı




Zülfü Livaneli Son Ada’yı ilk cümlesinden itibaren ütopik bir eser olarak örmeye başlar. “O” bir gün çıkagelene kadar “en iyi korunan sır”la huzurludurlar. Anlatıcının tabiriyle burası son sığınak, son insani köşede yaşamaktadırlar. Bu harika iklime ve harika doğaya sahip adada ağaçların arasında sadece kırk evdirler ve çam fıstığı toplayıp satarak kendi kendilerine yetebilmektedirler. Aslında bu yaşamın güzel olduğunu dahi bilmeden, buna alışmış biçimde yaşarlar ve belki sorulsa eksiklerinden dem vuracaklardır. Örneğin modern zamanların olmazsa olmazı televizyon yayınlarını bile alamazlar ve gazete derseniz ancak haftada bir uğrayan vapurdan (derme çatma iskeleye vapur yanaşamaz, eşyalar, yolcular motorlarla taşınır) temin edilir. Yine modern zamanların olmazsa olmazı adım başı alışveriş merkezleri burada akla bile gelmez; öyle ki iskelenin yanındaki küçük bakkal ve onun yanında yine bakkalın işlettiği deniz mahsulleri satan dükkân onların tüm ihtiyaçlarını görmeye yeterlidir.
Adanın “en iyi korunan sır”la huzurlu olmasında bütün anakaralara uzaklığı, bir hafta evvelinin gazetelerinden insanların arsızlığını, savaşlarını, yoksulluğunu, yolsuzluklarını ve bunların önüne geçilemediğini görmek, gözden uzak olan gönülden de uzak olur hesabı, onları diğerlerine karşı biraz bencilce de olsa ilgisiz kılmaktadır.
Yıllar önce zengin bir iş adamı emeklilik hayalleriyle bu adayı satın alıp kendine yaptırdığı malikânede hizmetçileri ve uşakları dışında insan yüzü görmeden, balık tutarak, öğle sonlarını hamağında uyuyarak geçirir. Zamanla yalnızlıktan sıkıldığından birkaç tanıdığını adaya yerleştirir. Kırk hane olduktan sonra adaya kimseyi kabul etmez, ev yapımını durdurur ve emeklilik yılları böyle akıp gider. Zengin baba ölünce oğlu 1 Numara da (romanda özel isimler yerine evlerin sıra numaraları kullanılmaktadır) aynı doğrultuda yaşamını sürdürür.
“O” bir gün çıkagelene kadar çizilen ada portresi, kişi ve kurallar olmadan da iyi ve doğru yönetilebilen, barış içinde, çıkar gözetmeden yaşayan ideal bir topluluk görünümündedir, dolayısıyla tam bir ütopyadır. Tarihsel seyir içerisinde ideal düzen betimlemelerinin devlet yönetimleri ve dini eğilimlerin harmanlanmasıyla oluşturulduğu düşünüldüğünde, Son Ada’nın devlet ve din ihtiyacı duymaması modern zamanların ütopik yaklaşımlarıyla ilişkilendirilebilir. Dolayısıyla ütopyaların cenneti önermesi, modern zamanlarda illa mutluluğun öteki dünyada arzulanması anlamına gelmemektedir, cennet mutluluğu, yeryüzünde de aranabilir. Ki, gelmiş geçmiş tüm devletlerin asıl ve asil görevi insanlarının mutluluk anlarını çoğaltmak değil midir? Son Ada’da kişi ve kurallara dayalı bir egemen yapı hissedilmese işleyiş bu düşünce üzerine kuruludur. Zaten romanda adanın asıl sahipleri binlerce yıldır burada yaşayan martılar olarak gösterilmesi ve adaya yerleşen insanlarla martılar arasındaki uyum da herhangi bir devlet aklını gereksiz kılmıştır.
İyi ve doğru biçimde korunan sırları, ritimleri bir ev satılınca ve evin yeni sahibi tepedekilerin tepesindeki kişi –ne şanssızlık-, memleketi yıllarca demir yumrukla yönetmiş eski devlet başkanı olmasa işler çorap söküğü hızıyla kontrolden çıkmayacak, belki eski günlerinden uzaklaşmayacaklardır. Olan olmuş, Başkan beyaz pantolonu, tiril tiril beyaz gömleğiyle iskeleye ayak basar basmaz adanın tarihi ve talihi değişmiştir. Kaçınılmaz biçimde o güne değin var ettikleri dostluk, kardeşlik iklimi giderek solacak, zamanla onların yerini öfke, şiddet ve kin iklimi alacaktır. Gelgelelim yalnız bir kişi olan bitenin farkındadır. Suskun, yalnız yaşayan ve bundan şikâyet etmeyen, gülse bile dertli görünen, sadece edebiyat konuşurken canlanan ve anlatıcımızın edebi ürünlerini insafsızca eleştiren bu kişi Yazar’dır. “Evet, dedikleri doğruydu; ne yazık ki mor dağları, derin uçurumları, mavi denizleri ve barışçı halkıyla ünlü anayurdumuz, yıllardır bir türlü sonu gelmeyen iç çatışmalarla sarsılıyor, şiddetin önü bir türlü alınamıyordu. Haftada bir gelen gazeteleri okuduğumuz zaman içimiz burkuluyor, bu şiddet tutkusunun nasıl bütün ülkeyi kapladığını anlamakta güçlük çekiyorduk. Çocukluğumuzun o sakin, huzur dolu, güzel ülkesinde, çeşitli etnik gruplar, mezhepler, silahlı örgütler, bölgesel güçler hem devlete hem de birbirlerine karşı çarpışıyordu.
Bazen bu gruplardan biri devletle yakınlaşıyor, askerlerle birlikte hasmına saldırıyor, sonra bir değişiklik oluyor ve devlet başka gruplarla ittifak kuruyordu.
Binlerce kişinin tutuklu olduğu hapishanelerden sık sık işkencede ölüm haberleri geliyordu. Yabancı basın ülkemizdeki insan hakları ihlallerini sürekli olarak gündemde tutuyor, iş başındaki ihtilal hükümetini kınıyordu. Eskiden barış içinde yaşayan insanların nasıl olup da böyle kanlı düşmanlara dönüştüğünü anlayamıyorduk ama artık grupların tekrar dost olabilmesinin, bir arada yaşamasının mümkün olmadığını da kavrıyorduk.”
Adalılar itiraf edemedikleri bencillikleriyle belalardan uzakta, bu cennet diyarda Tanrı’nın şanslı kulları olarak yaşarlarken onların nazarında Yazar’ın bu değerlendirmelerinin hiçbir karşılığının olmaması doğaldır. Yazar’ın başka bir sohbet sırasında saf, iyi düşünceli anlatıcıya “Oyun daha yeni başlıyor” demesi Başkan’ın gelişiyle Son Ada’nın da düşeceği önsezisini içerir. Devlet aklına ihtiyaç duyulmayan adada gerçek yalandan, eğri doğrudan ayırt edilemez hale getirilirler. Medeniyet demek devlet, devlet demek düşmanların korkulu rüyası demektir; neyse ki o güne değin medeniyetle tanışmamış, düşmanlarını tanıyamamış adalıların Başkan’ı vardır ve onunla beraber korku, güvensizlik, huzursuzluk iklimi kara bir bulut olup çöker evlerin üzerine. Bu yeryüzü cenneti, geçmişinden arındırıldıkça ütopya distopyaya dönüşür.
Son Ada, gün gün mezarını kazıp da içine girmeye hevesli bir intihar sevdalısıdır. Yeşil düşmanlığıyla başlar her şey ve bakkalın sakat oğlunun dövülmesiyle sürer. Gür sesli itiraz işitilmedikçe durum fırsata çevrilir ve evlere habersiz girmeme, belli saatler içinde malzemelerin dağıtılması, ağır biçimde cezalandırılma kuralları adalıların hayatına sokulur.
Muktedir olmanın geri adım atmamak demek olduğunu vaktiyle epey sevilmeyen üretmiş, suikastlardan kıl payı kurtulmuş Başkan’ın silahıyla ateş ettiği gece –hep korkudan- gerginliği daima üst seviyede tutacağını anlarız ve o geceden sonra Başkan’ın iki kesin düşmanı olmuştur: martılar ve Yazar.



Gecenin sabahında acil toplanan ada komitesi martıları bitirmeyi tartışır. Yazar’ın ‘genel kurulun kararı daha doğru olur’ biçimindeki manevrasıyla kırk ev yeniden toplanır; ancak toplantı sunumunda ‘plajlar konusunu tartışacağız’ oyunuyla martılar dolaylı biçimde tartışılır. Yerinde konuşmalarla martı katliamı kararı çıkmayacak gibiyken başkanın karısının adanın tek sahibinin 1 Numara olduğunu, diğer herkesin sadece ev sahibi olup arazi sahibi olmadığını belirtmesi ve ‘ Ya, evini kaldırıp başka yere götür derse?’ gibi kadim bir korku türünü adalının içine düşürmesi işin rengini değiştirir. Ada demokrasisi al gülüm, ver gülüm hesabı, usta işi verkaçlarla adalılara golü atar. Golün ortasını elbette “Bu cennet koylara beş yıldızlı oteller, lüks kumarhaneler, diskolar, eğlence merkezleri yapılabilir ve bu milyarlarca dolardan hepimiz nasiplenebiliriz” diyerek Başkan yapmıştır.
Korkuyla fakirleştirilen insancıklar avuntu paranın kiriyle semirmeye kalkışınca o güne değin kurulan tüm dostluk, kardeşlik bağları onarılamaz biçimde yok olur. Sadece saatler sonra, ‘geri dönülemeyecek hatadan vazgeçilsin ve martılar öldürülmesin’ diye apar topar yazılan karşı bildirinin bir şiirle tamamlanması ütopik tarafın ne derece romantik davrandığının kanıtıdır. Karşı bildiriye Başkan’ın hiddetli tepkisi ise devletçi aklın katı gerçekçiliğidir: “Toplumun huzurunu bozmak isteyen bütün bozguncular, teröristler, anarşistler böyle bildirilerin arkasına sığınır.”
Katliamın ilk perdesi kanlı biçimde kapanınca karısına gidilir Başkan’ın, bir kadının, bir annenin bu kanlı oyunu durdurabileceğine inanarak. Oysa devlet aklının cinsiyeti erkektir ya da erkeğe göre konumlandırılmıştır, kadınlarsa ancak aşağı konumları kabullenerek bu yapıya dâhil olabilirler. “Hayatım boyunca bu yalvarmaları kaç kere duyduğumu biliyor musunuz? Hem de kuşlarla değil, insanlarla ilgili olarak!” Devam eder başkanın karısı: “Tutukluların eşleri, anneleri; idam mahkûmlarının aileleri; kayıp çocuklarını arayan kadılar; yani bir sürü ricacı.”
Derken ada tarihinde ilk kez camları patlatan, kiremitleri kıran, sahilden taşıdıkları büyük taşları çatılarına bırakan örgütlü martı hücumu yaşanır. Görev paylaşımları şu şekildedir: Bir kısım kiremit kıracak, bir kısım insanlara saldıracak, bir kısım intihar saldırısı yapacak. Hiçbir insan kapıdan dışarı çıkamaz, kafasını uzatan saldırıya uğrar.
O günün sonrasında bir daha martı hücumu yaşanmasa da martılar, insanlardan gördükleri kötülüğü sineye çekmemişler ve fırsatını düşürdükçe intikamlarını almışlardır: Gezintiye çıkan adamın iki uzvunun kırıldığı, şakağında kocaman bir yaranın açıldığı yaralama vakası ve sandalıyla denizlerine açılma cesareti gösteren adamın öldürülme vakası.
 Savaş kızışsa da adalılar, martı sayısında istedikleri azalmayı sağlayamazlar. İşte tam bu sırada köpekbalığı Başkan’ın (anlatıcının yakıştırdığı hayvan) düşmanın karşısına bir başka düşman çıkarma stratejisi devreye sokulur ve tilkiler getirtilir adaya.
Ancak bu hamleyle hiç ummadıkları, tehlikeli düşmanlar kazanmışlardır: yılanlar. Tilkilerin martı popülasyonunu azaltmasıyla ekolojik denge bozulduğundan birdenbire çoğalmışlardır. Adanın egemen aklı elbette böyle düşünmez; üstelik tüm kararlar demokratik biçimde alınmıştır ve çetin mücadelelerde beklenmedik sonuçlar her daim görülebilir. Önemli olan pes etmemektir ve Başkan da pes etmez. Yılan ilacı, uzman, siyanürle zehirleme gibi yollar denenir; hiçbiri çare olmaz. Tilki avında da başarılı olamayınca kontrollü orman yangını çıkarırlar; ancak o kadar tilkilere odaklanmışlardır ki kontrol kaybedilir evleri bile yanar.
Martıların gökyüzünde özgürce uçtukları o gün, tüm ada kül olmuş ve Başkan tek bir özeleştiri cümlesi bile sarf etmeden teknesine binip gidecektir. Sonrası… Hiç hesapta olmayan, martıları bile dehşete düşüren çığlıkla…


·         Zülfü Livaneli, Son Ada, Doğan Kitap Yayınları, 100. Baskı, İstanbul 2017
(Görür görmez heyecanlandığım "ifadeli martı" fotoğrafı için Gaye Özçelik'e teşekkürlerimle...)

20.1.18

Unutulmayacak bir aşk öyküsü: Romantika




Popüler kitaplara duyduğum alerjiyi azaltan kitaplar karşısında hep serseme dönmüşümdür. Turgut Özakman’ın Romantika romanına internette ilk rastladığımda adının ne kadar piyasaya ayarlı olduğunu düşünerek koskoca yazara bu tavrından dolayı eksi puan vermiştim. Zamanla kitap önüme bu sefer okuyucu yorumlarıyla da çıkmaya başladı ki çok okunan her kitaba çok yorum yapılmadığını, yapılanlarınsa genellikle “beğendim, beğenmedim, değmez, süperdi” gibi eserin özüne dokunmayan sığ ifadeler olduğunu görür ve bunların hiçbirini ciddiye almazdım. Romantika bu bakış açımın altındaki zemini çekip beni boşa düşürmesiyle de ilginçti. Yapılan yorumlar gerçekten daha nitelikli okurlarca gerçekleştiriliyor, hatta yayınevi kitabın reklamını bu yorumlar üzerinden döndürebiliyordu. Demek ki okurda ciddi iz bırakan eserlerden biri olmaya, benim nazarımda da aday bir eserdi.
Sonunda kitabı almaya, beğenirsem –ki nedense beğeneceğime dair ters bir önyargı gelişmişti içimde- öğrencilerime de okutmaya karar vermiştim. Hatta içimdeki “nasıl olsa beğeneceksin, okumadan da öğrencilere önerebilirsin” çıkışını güçlükle önlemiştim. İyi ki de önlemişim. Öğretmenliğin kutsalını sadece darbenin 24 Kasım’ında anımsayan, medya ve medyanın biçimlendirdiği insanlar topluluğu olan ülkem insanı, mesleğin çürük çarıklarını genelleştirme eğilimiyle kitabın arkasına eklenmiş ünlü nü resimleri sanatsal açıdan -elbette- değerlendirmeyecekti. Ancak kitabı okuyup da bu sıkı aşk öyküsüne hayran kalınca gerçekten edebiyat meraklısı öğrencilerime, kitaptan bahsederek,  önermeye karar verdim.
Son zamanlarda kitap okurken genellikle günlüğüm genellikle önümde hazır bulunur ve kitabın özel bulduğum tümcelerinden alıntılar yazıp değerlendirmelerimi sıcağı sıcağına aktardığım çok olur. Romatika’yı okurken alıntı yapılacak öyle fazla tümce, bölüm vardı ki yazı yazmak kitapla arama gireceğinden bunların çoğunu yazmamıştım bile. Yazdığım altı parça alıntı ise devede kulak gibiydi ve işte o zaman bu roman hakkında düşüncelerimi içeren bir yazı yazmanın yazara ve kitabına yönelik bir ödev olduğunu düşündüm; çünkü fazlasıyla değerliydi.
“Ben mi savunmasızdım, yoksa şarkı mı acımasızdı, bilmiyorum, iç bayıltan bir melankoli yavaş yavaş dört bir yanımı sardı. İçime yine sebepsiz bir yalnızlık çöktü.” (s. 15)
Günlüğüme geçirdiğim ilk tümceler bunlardı. Henüz on beşinci sayfa olmasına karşın romanın nasıl soluduğunu, masada nasıl kanlı canlı durduğunu hissedebiliyordunuz.


Unutulmaz kitaplarım arasındaki yerini alan kitapları eşe dosta özel günlerde alıp hediye etmek öteden beri âdetimdir. Ki, bu kitap da hediye kitaplar listemde artık. Peki, bunu nasıl başardı? Öncelikle yazarın deneyimli, üretken, çalışkan kalemi öyle yalın, akıcıydı ki o usta işi dille her şey silinip süpürülüyor, aklınızdan sadece kendisine odaklanılmasını istiyordu. Edebiyatın keyfiyle büyülenmişçesine yazarın tüm yönlendirmelerine uyuyorsunuz.
“Ankara küçük bir kentti..” dedi, “..Gittikçe büyük bir kasabaya dönüşüyor. Bu hali demokrasimize daha yakışıyor. Çünkü o da kasaba demokrasisi.” (s. 19)
“Biliyor musunuz..” dedim, “..ben kötü günleri çok çabuk unuturum. Ama sizin şunu hiç unutmamanızı dilerim. Yurdu yurt yapan, taş toprak değil, orada insanların yaşıyor olmasıdır. İnsansız yurt olmaz. O yüzden yurtseverliğin ilk şartının, insanlara, suçlu bile olsalar, insanca davranmak olduğunu sanıyorum.” (s. 138-139)
 Günlüğüme geçirdiğim bu bölümlerse romanın derinliğine derinlik katan bölümlerdendi. Romanın zamansal ve mekânsal katmanlarında gezinen politik ve toplumsal havanın bilinmesi, bir aşk öyküsü için çok mu gerekli, diyenler çıkacaktır elbet. Onlara yazarın takındığı bu aydın tavrın peşinen çok gerekli olduğunu, bu havanın her şey gibi bir aşk öyküsünü de biçimlendirebileceğini romanı okudukça göreceklerini belirteyim.
En başta rahatsız edici kuşkularla içiniz hop ededursun giderek farklı, zarif ve vurucu bir aşk öyküsü kurgusuyla karşılaştığınızı anlıyorsunuz. Basitleştirerek ve tüm rahatsız ediciliğiyle öğretmenin öğrencisine âşık olması biçiminde özetlenebilecek öykü, içinde barındırdığı bin bir düğümle sizden sadece hatta kalmanızı bekliyor ki ilerledikçe ilmek ilmek çözülen düğümlerle siz de kendinizi birçok kere öğretmenin yerine koyuyor, bu maceranın sonu nereye varacak diye merak ediyorsunuz.
“(…) Sokuldum ama karım, herhalde sessiz sedasız, törensiz, gösterişsiz bir barışmayı yeterli bulmadığı için yüz vermedi.
Akılsız!
İçimin köpüre küpüre başka bir denize akmasını önlemeye çalışıyorum. Bana yardımcı olsana!” (s.50)
Yukarıdaki bölümde öğretmenin –artık istifa etse de- evliliğini koruma çabaları bize aşk öyküsünün parantezlerini sunuyor. Paranteze alınansa karısının o burnu havada tavırlarıyla “evlilikleri” oluyor. Parantezler renksiz evliliğe açıladursun gözlerimizin önünden akıp giden zarif aşk öyküsü soluğumuzu kesiyor.
 “Benden başka kimse görmesin diye seniz gündüzleri cebimde taşımak, gece yastığımın altında saklamak istiyorum. Hırsız gözlerle paylaşır mıyım? Kendi bencil yanımdan bile korumaya çalışıyorum” (s.108)
“Aşk gerçekten ayıbı güzelliğe, utancı sevince dönüştürüyormuş.” (s. 113)
Başucu kitapları tabirini sevmem, bence hiçbir kitap sürekli başucunda duramayacağı için bu tabir uygun değildir; benim baş tacı kitaplarım vardır, aradan belli bir zaman geçince yeniden okumak istediğim ki Romantika da bu kitaplar kervanına eklendi.



Turgut Özakman, Romantika, Bilgi Yayınevi, 47. Baskı, Aralık 2017

14.1.18

İçimde hepsi
















I

sonradan hatırlayacaksın
gözlerin puslanacak, hatırladığını anlayacağım
dışarıda kıyamet kopsa aldırmayacaksın
bu takvim yaprağını iyi sakla
o gün arayacaksın


II

susmuştum
bugün dilimi de kestim
artık içimde hepsi


                                                                                                                             8.1.18, Zonguldak

8.1.18

Ruhumdaki İnfial




“Koşturmaca” deyip küçümsediğimiz yaşam kavgası, yüksek eğimli yatağında telaşla akıp giderken büyük olaylara alışkın bilinçlerimiz, görmezden geldiğimiz küçücük değişiklikleri derinden hissedince şaşırıp kalıyoruz. Üstelik bu curcunayı fiziksel değilse bile zihinsel açıdan devre dışı bırakan davranışlar sergilediğimizde kendimizi olağanüstü buluyoruz. Son zamanlardaki yoğun ve netameli iş temposundan, evdeki soluksuz çocuk nöbetlerinden tükenmiştim. Yaşamın ritminde herhangi bir gerileme yaşanmasa da o kitabı yeniden okuyarak, yaşayarak, düşleyerek yaşamın kaçan tadını yeniden aldığımı anbean hissettim. Kitabın sürükleyen akışına, daha evvel okumama ve “ünlü kitaplar fobi”me karşın kapıldım gittim. Şu kocaman dünyada onun kadar yapayalnız dolaştığım zamanların azımsanmayacak çokluğundan, epey zaman içimdekileri bir kişiye olsun dökemediğimden ve böyle bir insan bulmama imkân bile vermediğimden… Raif Efendi nasıl ki denetimini kaybetmişti, en az onun kadar ben de devreden çıkmıştım.
Raif Efendiyi hasta yatağında, beni sağlığımda kıvrandıran “geçmiş” kaç kere yakılmasına rağmen her nasılsa yine boy vermişti. Bedenimiz değilse bile benliğimiz yaşamımızın çatlaklarından sızabiliyordu. Hemen oracıktaydı, Raif Efendi’nin yanı başında, ondan başkalarının göremeyeceği bir tarih solumaktaydı. Ki bu satırları kâğıda düşerken bile ensemde o geçmişin solumalarını nasıl duyumsadığımı o kadim özne asla bilemez! Gelgelelim Raif Efendinin sobaya atılmasını istediği gizli tarihimizle yaşamaya ölüm döşeğinde bile engel olamayacağız demek ki. Belki kiminin defter tutmuşluğu,  hatta herhangi bir kayıt tutmuşluğu dahi yoktur; ama herkesçe bilinir ki belleğimizin sıra sıra odalarında o meçhul tarihin filmleri oynamakta, olur olmaz zamanların fotoğrafları birer birer dönmektedir.
 “Yavaşça defterin yapraklarını karıştırdım. İçimde mukavemet edilmez bir merakın gitgide büyüdüğünü hissediyordum. Tek çizgili sahifelerde, iri, intizamsız harfler, gayet acele yazıldığı belli satırlar vardı. İlk sahifeye bir göz attım, serlevha filan yoktu. Sağ tarafta 20 Haziran 1933 tarihi ve hemen bunun altında şu satırlar yazılıydı:
“Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hadiseleri yeniden yaşattı.” (s. 43)
Ki mazi, elbet adama, adamına anlatılır. “İnsanları öğrenmek, bilhassa insanların size ne yaptıklarını bilmek istiyorum…” (s. 45) merakında olmayanlara içiniz ısınarak berelenmiş yaralarınızı gösterebilirsiniz. Hem belki o da sizin içtenliğinize inanır da böylece “Seninle hiç şöyle uzun boylu konuşamadık evladım… Yazık!” (s. 46) diye dertlenmekten kurtuluverir. Sonra aydınlanıveren doğa gibi canlanıverirsin. Dilbaz yanınız ortaya çıkmış, pekâlâ sizin de uzun uzadıya konuştuğunuz bir an nihayet gelmiştir. Sırrın dilinizde değil ruhunuzda olduğunu, hissederek dile getirdiğinizi karşınızdaki nereden bilsin?
“… İçimde hep o boşluk var… Daha da büyümüş olarak… Ne yapalım? Kabahat sende değil… Sana âşık değilim. Halbuki dünyada sana âşık olmama icap ettiğini, sana da âşık olmadıktan sonra hiç kimseyi sevemeyeceğimi, bütün ümitlerimi terk etmek lazım geleceğini gayet iyi biliyorum… Fakat elimde değil… Demek ki, ben böyleyim.” (s.119)
Benzer sayıklamalarını, tüm sayıklamalarının içinden seçecek denli iyi anımsarsın. Dizlerine yatmıştı, iri gözleriyle içini okurcasına bakmaktaydı ondan kaçırdıklarına; gelgelelim senin tek sözünde sahtelik yokken onun tüm sözleri zehirli dikendi.
Diyemezsin, en azından o an ve hiçbir mutlu an için. Dilinin ucuna gelir, özünden taşar; yine de söze dökülmez. “Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi. Sonra, aradan seneler geçtiği halde, nasıl hâlâ ona bağlı olduğumu gördükçe, ruhumda daha büyük bir infial duyuyordum.” (s.148-149)
Bunca yıl sonra yine bu korları görmeyi beklemediğinden gözleri dolmuştur ve şu an bu satırları okurken geçmişin geçiciliğinin bir yanılsama olduğunu keşfetmiştir. Geçmiş, anlamı dışında geçen bir şey değildir ki! Geçen, sadece öykülerin yaşanma sırasıdır, hangi öykünün ne denli yaşayacağıysa düşündüğün gibi olmayabilir. Kurmacaymış, romanmış demeden kendinle özdeşleştirmen hep bundan işte! Canında acımış, etinde kanamış, berelenmiş yaraların bugün kanamıyor diye unutulur mu her şey? “Aman sende” diyebiliyor musun? Diyebilsen, bu yazıyı okuyor olmazdın! Bunların hepsi ruhumuzdaki infialden… Kızının öldüğünün ortaya çıkması, Raif Efendi’nin ‘kimse için hiçbir şey değilim’ sayıklamalarıyla ölmesi aynı infialden. O zaman şöyle diyelim: Ruhumuzdaki infial; geçmiş dışında kimsenin gideremeyeceği, akıl almaz özlemlerin devleştiği, yeri bir türlü doldurulamayan, bir gün karşılaşırsak hâlâ sevdiğini anlamandan korktuğun ve asla dolmayacağını yıllar sonra kesinkes anladığın boşluktur.


Alıntılar: Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, Yapı Kredi Yayınları, 50. Baskı, İstanbul, Mart 2012

1.1.18

Hoş geldin





















değil diyemiyorum; sorsam sanat
içime batıyor; hepi topu kuru inat

karanlık pusuya yatan
gözümden uçuruma bakan
kuşkularımızın ortaklığına hoş geldin

17.9.17

Bir Şarkı, Karanlık-Aydınlık meselesi



     Nasıl susulur? Bir şarkı var, dilime dolanmakla kalmamış, yüreğimi ılıtmış ve kim ne derse desin –bazıları bu şarkıyı dinlememi salık veriyorlar- bu şarkının şimdilerde ve yarınlarda dinlenilmesi, söylenilmesi gerektiğine inancım tam. Ancak hükmü ağır, o şarkıyı söylemenin. (Şarkı burada “açık istiare” arkadaşım.) Uyaklarıyla, benzetmeleriyle keyiflenmek, dilinde çevirirken kendinden geçmek gibi olmayacak sonrası. Dadanacaklar başına, dudaklarından söküp almaya kalkacaklar. Önce karanlıklar çökertecekler içine, yani iyice deneyecekler, becerebilirlerse aklına, oradan yüreğine. Özünü mühürledinse, vazgeçilmez bir değer gibi ilmekledinse ancak çekip alamayacaklar gönlünden.

1- Karanlığa ancak aydınlıkla karşı konabilir; gelgelelim bu seçeneği seçersen katı, ağır bir savaş her daim boşluğunu kollayacak senin. Şunu da bilesin ki, yollarını bekleyen karanlıklar tahammül edemezler bir kibrit çöpünün ışığına bile.
2- Karanlığa karanlıkla karşı konabilir. Konabilir mi? Bir çeşit aydın (“münevver” dermiş daha eskiler) tarzı belki; ama konabildiği düşünülür. İşe ne derece yarar, ruh için ne derece yararlıdır bilinmez; yine de yüzyıldır aydınların, sanatçıların bu yolda sınandığı bilinir. Madem zordur karanlığa karşı koymak, o halde birlikteliği, kararları birlikte alabileceğin insanlar için savaşmayı da göze alacaksın. Dolayısıyla karanlığı karanlıkla alt etmek olası değildir; bir çeşit züğürt tesellisidir olsa olsa. Kuramlarında bile sanat ajite etmemeli, siyasetin dilini kullanmamalı diye başlanır ve giderayak dipsiz bir yılgınlık edebiyatı sunulur okura. Ajite, siyaset dili tartışmaları neden çok yersiz gelmez bana? Külliyatta yoktur çünkü dev yazarlar, çünkü dev yazarlar özgünlüklerini korumazlar bunlar olmadan.

     Peki, edebiyat yollarında ilerlemek isteyen bu adam ne yapacak?


    Onun gönlü belki ruhundan (tin: ruhbilim terimi) daha karışıktır. Bilir, birlikten güç doğduğunu, tek başına bir hiç olduğunu bildiği kadar. Ama yalnızlığı deli gibi sever. İnsanların kırılgan yanlarını anlayamayacağını, dahası onu törpülemeye uğraşacaklarını bilir. Tanıklıkları vardır. Böyle bir ortamda biraz ondan biraz bundan der, savrulur da savrulur. Yeri gelir karanlığa karşı aydınlığın safında flama taşır, yeri gelir bir kibrit çöpünü uzatmaz; ama ne karanlığa ne de aydınlığın içindeki griliğe kesinkes boyun eğer. Aydınlıkta bir olmayı, bir kalmayı hepsinden yeğ tutarak o şarkıyı en gür sesiyle söyler, üstelik kendi gibi, kendi sesinden ve kendi yorumuyla söyler.

17.4.17

Sis'li yazı





“Sis,” deyip usulca arkasına yaslandı. Korkarım, dizelere hükmeden koyu karamsarlığın aynını bize de yaşatacaktı. “Şubattı. Soğuk, en kalın giysilerin bile içine sızıp sizi dondurabiliyordu.” Şimdi bakışlarında herkesi korkutabilecek bir öfke peyda olmuştu. “Sis yüzünden,” dedi. “İstanbul’un üzerine çöken sinsi, alçak sis tabakası, tüm canlıyı kötü emellerine razı gelmeye mecbur kılan, görülse de bütünü seçilemeyen bir çeşit duvar yahut kımıl kımıl bir mahlûkattı. Ahlaksızlığımızı yüzümüze haykıran bu sisten duvar öyle yoğun, ıslak ve yapışkandı ki hiçbir güç bu tabakayı aşamazdı. Beş altı metre önümü zar zor seçebildiğim bu kesif sisin içinde küçük, sakınımlı adımlar atarken birden mıhlandım kaldım. O yoğun dumanın arasında sıra sıra dikili ağaçları izleyerek, gövdelerine tutunarak ilerlerken birden burnuma gelen tütün kokusu ve önümdeki ağacın arkasına gizlenen kişinin gizleyemediği kapkara pabuçları her şeyi açıklıyordu. Memleketin perişan hali, yaşadığım tutuklamalar, saçma sapan gerekçelerle sürgüne yollanarak çocukluğumu, gençliğimi ve ömrümün çoğunu babasız geçirmem, yıllarca bir kentten diğerine tayin edilerek rahat yüzü gösterilmeyen ve sürgününde ölen babam, yine sürgüne gönderilen arkadaşlarım Hüseyin Siret ve İsmail Safa, ezberimden çıkmayan Hasanpaşa Karakolu, her şeyden çok matbuat tartışmalarından ürktüğü için kapatılan Servetifünun, uğradığım jurnaller…  Hepsinin baş sorumlusu, tüm çelişkilerin kaynağı sensin ‘büyük burun’… Gelgelelim bir hafiyeyi kendi gözümle görebileceğimi hiç düşünmemiş, dahası sis duvarıyla hafiye duvarı arasında sıkışıp kalacağımı öngörememiştim. Sanki tüm bedeni sisten ibaret dev bir mahlûkat ahtapot kollarıyla ağzımı, hafiyeyse tütün kokan terli elleriyle burnumu kapamıştı. O denli yoğun duyumsamıştım ki soluksuz bırakıldığımı, eve girer girmez son çare olarak salona geçtim. Kapının dışında bıraktığım iğrenç tabakayı pencereden seyrederek Boğaz’ın esir edilemediğini görecek, bir nebze olsun rahatlayacaktım; ancak dev mahlûkat, buluttan cüssesiyle İstanbul’un üzerine abanmış, her daim güzelliğiyle çekici bu kadim kenti iğfal etmekteydi ve böyle bir ruh boğulmasında dökülmeye başladı mısralar. [i]

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!... [ii]

Tevfik Fikret’e bu ünlü şiiri yazdırarak hem kendi şairliğinin hem de şiir geleneğimizin seyrini değiştiren neden, yalnızca bir doğa olayı sonucunda İstanbul’un sisle kaplanması olamazdı. Onu bu şiiri yazmaya iten esin, kaynağını koyu sis duvarı ile istibdadın hafiye duvarı arasında kalakalmış olmasından alır.
1902’de istibdadın hafiye duvarıyla sarmalanmış şair Fikret, acaba şimdi diyeceğimi duyabilseydin sevinir miydin üzülür müydün? Şiirinin ölümsüzlüğünü, o inatçı dumanla örtülü ufuklarımızda her soluksuz kalışımızda daha iyi anlıyoruz.






[i] Tevfik Fikret’le ilgili yazdığım öykü taslağından bir bölüm  
[ii] Örtün, evet, ey felâket sahnesi… Örtün artık ey şehir; / Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi! (Sis şiirinin son iki mısrasıdır.)