13.11.18

Önce öğretmen sonra bilim adamı: Mustafa İnan





Öğretmenlik ilginç meslektir. Bunu çeşitli deneyimler sonucunda söylüyorum. Örneğin hiçbir meslekte hazırda bulundurmanız gereken hikâye sayısı öğretmenliktekiyle boy ölçüşemez. Öğrencilerin, velilerin ve mesleğin tarafsızlığından dolayı bilhassa kurum idarecilerinin ibret alacağı, etkileneceği, coşacağı, durulacağı, unutamayacağı, akla her gelişinde aynı duygularla sarsılacağı hikâyeler, kıssadan hisseler...
Mesleğin fark edilmeyen sıkıntılarından biri bence tam da burada yaşanır. Bir öğretmen ne kadar kitap okumuş, mürekkep yalamış olursa olsun, asla her olaya, her duruma uygun hikâyeler üretemeyecek kadar tek başınadır ve neticede nice sorunlar ortasında mecburen alanından uzaklaşan bir insancıktır. Oysa son derece aç, doyumsuz, açık arayan, çabuk unutan, bir anda ağzından çıkacaklara odaklanan, kalabalık bir grubun karşısındadır.
Öğrencilerin sıklıkla sorduğu sorulardan biri şudur: “Neden edebiyat öğretmeni oldunuz?” Vereceğin hiçbir yanıtın onları kesmeyeceğini bile bile ilk ağızdan bir şeyler söyleyiverirsin: “Edebiyatı çok sevdiğim için.” Zorlamaya başlayacaklarını, ilk sorunun sadece açılış olduğunu, hiçbir yanıtla yetinmeyeceklerini bildiğinden peşi sıra gelen sorularda asla şaşırmazsın: “Peki sizi bu yola yönelten, teşvik eden, örnek aldığınız bir edebiyat öğretmeniniz yok muydu?” Nasıl yoktu diyebilirsin ki; bu, ateşi sulamak olur. Söylersin bir şeyler ateş sönmesin, su boşa gitmesin diye; ne var ki senin beğenmediğini karşındaki de beğenmez. Böyle olmayacaktır! Savuşturma yanıtlardan artık kabın su tutamadığını, eni konu sızdırdığını bizzat bildiğin için halihazırda bulunmayan, deneyimlerinden çıkardığın zorunluluklarla anlata anlata neredeyse gerçekliğine inanıvereceğin efsanelerinden birine sarılıverirsin: Sinan hoca efsanesi. Ağızları açık, tüyleri diken diken dinlemeye başlarlar nihayet. Sen oyun yazarı, sen oyuncu, sen yönetmensin. Gerçek de sensin, kurmaca da. Edebiyat dersini sevdiren, okuma zevki aşılayan, ufkunu genişleten, dünyayı sorgulamanı sağlayan, şair ruhlu, dahiyane Sinan öğretmenin sayesinde nice badirelerden geçivermişsindir. Üniversitenin kapısından girmen, o yolda yara bere almadan ilerlemen, elbette edebiyat öğretmenliğinde karar kılman hep onun sayesinde, onun izinden yürüdüğün için gerçekleşmiştir.
Şimdi bazıları bunları okurken burun kıvıracak, hatta “yalan söylüyorsun”, yalancı diyenler çıkacak. Ne arsızlığını ne utanmazlığını bırakacak. “Postmodern zamanların öğretmen Baudolino’su” diyenler bile olacak! Kusura bakılmasın; öğretmen, bir bilim dalını, sanatı, tekniği veya bilgileri öğretmeyi kendine meslek edinmiş, alanında uzman kişidir. O halde bir edebiyat öğretmeninin alanını çeşitli teknik ve bilgilerden bizzat yararlanarak sevdirmeye kalkmasının neresi yanlıştır? Gerçek etkileyici değilse nasıl anlatılır, nasıl denir ne yönlendirenimiz ne dert dinleyenimiz vardı diye? Şuncacık gerçekdışılıktan harbiden iyi, kadir kıymet bilen adam Sinan hoca zarar görmez; ama efsaneleştirdiğin kişiliğiyle gençlerde izini bırakabilir.
Sen uğraş, didin, kendince bir rol model oluştur; herifçioğlu hocaların kralından ders görsün! Gel de imrenme Oğuz Atay’a! Senin gibi kurmacaya, efsaneye zerre gereksinim duymamış. Adamın Mustafa İnan gibi hocası olmuş, yetmemiş bir de romanını yazmış. Üstelik sadece dekan, rektör Mustafa İnan’ı, bakanlığı reddeden Mustafa İnan’ı değil, güzel insan, saygıdeğer kişilik, sıradışı öğretmen Mustafa İnan’ı da yazmış.
1911’de Adana’da yoksulluk ve yoksunluk içine doğmuş Mustafa. Ondan evvel doğan kardeşlerinin çoğu küçük yaşta ölünce bundan da pek umutlu değillermiş. O, yaşar mıydı ki? Dört yaşına değin hâlâ ölmemişti ki bir gün damdan düştü. Çok fena oldu; gene ölmedi.
Büyüdü, okula başladı, sınıflar bitirdi. Peki bu imrenilesi çocukta ne vakit başladı öğretmenlik tutkusu? Kim, ne vakit aşıladı ona bilme, öğretme sevgisini? Orası pek belli değil. Ortaokul yıllarında öğrendiklerini hemen arkadaşlarına anlatan, içinden öyle gelen bir çocuktu Mustafa. Tek başına ders çalışmaktan hoşlanmaz, mutlaka birilerini bulup ders anlatarak ders çalışırdı. “Sonra, onların dilinden anlıyordu, problemleri onların anlayacağı bir dille açıklamasını biliyordu. Kendi heyecanını onlara da duyuruyordu.” (Oğuz Atay, Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan, İletişim Yayınları, 54. Baskı, İstanbul 2018, s. 37) Defter tutmazdı, ders kitabı yoktu; bir kurşun kalemiyle boru gibi büktüğü ve bir düdük gibi kemerine soktuğu sarı bir defteri vardı. Akşamları erkenden yatar ve bu haliyle dışarıdan bakanlara güven vermezdi; oysa meselenin özü başkaydı. Kitaplar da hayat da pahalıydı ve ailesine yük olmayı istemeyen Mustafa sabah herkesten erken kalkıyor, mektebe giderek yatılı öğrenciler kahvaltılarını bitirene kadar onların kitaplarını okuyordu.
Kendinden büyük sınıflara bile matematik, fizik dersleri verecek kadar güçlü belleği ve öğretmenlik yeteneği vardı. İyi de nasıl öğretiyordu Mustafa her bir şeyi: “Önce insanlarla dost oluyordu tabii. Öğretmeden önce onları öğreniyordu; nasıl öğretebileceğini hesaplıyordu. Sanki öğretmiyordu onlara, onlarla sohbet edermiş gibi yapıyordu. Onunla konuşanlar, hocadan bir şey öğrendiklerini çok sonra anlıyordu; ya da onların bildikleri şeyleri söylüyormuş gibi yapıyordu. “Sen zaten bilirsin,” diye başlardı söze. Her şey öğretilebilir. İyi yaşamak için neler yapmalı? Bunu bile öğretebiliriz insanlara. Çünkü iyi yaşamak da ‘bilgi’ye dayanır. Bunu da göstermeliyim sizlere. Çünkü ülkemizin insanları daha yaşamanın acemisidir. Onlara insan gibi yaşaması öğretilmemiştir henüz. Nasıl yaşamak gerektiği de sezdirmeden öğretilebilir onlara. Hayatın yaşamaya değer olduğu öğretilebilir. Güzel sanatların da, edebiyatın da ‘büyük ve güzel şeylerin’ de var olduğunu öğrenmeli insanlarımız. (s. 55)
Elbette insanların kirlenmiş düzeyleri günümüzdekiyle karşılaştırılamayacak denli azdı. Yalnızlaşma, yabancılaşma gibi aydın hastalıkları henüz genele yayılmamıştı. “Cumhuriyetin ilk yıllarıydı, daha söz ayağa düşmemişti; vatan-millet-sakarya bir edebiyat haline gelmemişti; daha herkes sözünün eriydi.” (s. 60)
Liseyi hiçbir dersten 10’dan aşağı numara almayarak birincilikle bitirmiş, tek gayesi öğretmenlik olan Mustafa Fen Fakültesi’ne kaydolmuştur. Kısa sürede mezun olup hayata atılacak böylece hem okuyan kardeşlerine hem evin geçimine yardım edecektir. Neyse ki bin bir güçlükle, yine öğretmen, hatta müderris olacağı dillendirilerek kendisine daha uygun olan Mühendis Mektebi’ne kaydını aldırmaya ikna edilir. Burada da kısa sürede gösterir meziyetlerini. Ders hocasının isteksizliğinde Mustafa tahtaya kalkar bir saat durmadan dersi anlatır. Ondan sonra bir sene boyunca ders hep Mustafa’ya anlattırılır. Öğrenciliğinde hiç not tutmadan dersi dikkatle dinler, öğretmenliğindeyse öncelikle nereleri bilmediğimizi öğrenerek başlardı.
Mustafa İnan Batı’nın ulaştığı bilim seviyesine hayran olunarak, ‘ithal malı bilim’ yaparak bilimsel bir gelenek yaratılmayacağının farkındaydı. Evet, gelenek oluşturmak hayranlıktan öte, küçük adımlarla yürünecek, sabır gerektiren bir işti. Tüm bu özelliklere sahip olan ender kişilerdendi Mustafa İnan. Pekala doktorasını yaptığı, kalması için çok zorladıkları, büyükelçiliği bile devreye soktukları bir ortamda Zürih’te kalmaz. Kim bilir, belki orada kalsa hocalarının dediği gibi dünyanın sayılı mekanikçilerinden biri olarak anılabilirdi de. Ne var ki o, ithal bilim ile bilimsel ortamın gelişeceğine inanmayan, kendini yurduna ve ulusuna adamış, pek bilinmeyen bir kahramandı. Memelekete dönmesiyle oluşturulan Teknik Üniversite’de Mekanik Kürsüsü’nü kurdu.
Sadece mekanik ve matematikle değil, herşeyle uğraşmak gerektiğini düşünen, divan şiirinden hoşlanan, Behçet Kemal’in seci Kuran çevirisini düzeltecek kadar Arapça bilen, popüler olmaktan korkmayan, bilimde ileriye dönük, eski ifadeler yerine yeni ifadeler kullanmayı tercih eden bir entelektüeldir Mustafa İnan. Sözcüklerin kökenlerine duyduğu ilgi, bu aciz okuru mest etmiştir. “Tekin, sence ‘yum-yom’ hecesinin böyle bir anlamı var mı?” Soruyu yine kendi cevaplandırdı: “Çocuklar, bence ‘yum-yom’ yuvarlaklık belirtiyor. Yum-ruk, yumurta, yum-uk, yummak, yum-ru, yum-ak gibi.” Onlardan da böyle yeni heceler bulmalarını, ya da yeni örnekler düşünmelerini istiyordu. (s. 149)
Zaman ilerledikçe insanlar daha çok kirlenir, düzen iyice bozulur. O da yorgun, ekonomik güçlüklerden bir türlü yakasını sıyıramamış, günü gelmiş asistanlarından bile borç para almış soluk yüzlü bir hoca olup çıkar. Bedeninden bir türlü geçmeyen şu bitkinlik onu feci endişelendirir, moralini alt üst eder ve perdenin kapanması hızla gerçekleşir.
Bizim gibi değişimlerin hızını ayarlayamayan bir toplumda Mustafa İnan, bana kalırsa, geniş zamanların sonsuz düşünme ufuklarında dolaşan, içinde apaçık beliren sanatçı duyarlığıyla güdük bırakılmış bilimimizin bir dahisiydi.

30.10.18

Azrail'den kaçan adam




Demirtaş Ceyhun’un Cadı Fırtınası romanını okurken yazarın yer yer roman dışı ögelere değinmesi beni kitaptan soğutuyordu ki çok bilinen halk hikâyelerinden birine rastladım.

“İsfahan’da, yaşamayı çok seven, ölümden öcü gibi korkan zengin bir tüccar varmış. Bir akşam, eve gelince bir de bakmış ki, Azrail kapısının eşiğinde beklemekte. Dehşete kapılmış birden. “Ne istiyorsun benden?” diye bağırmış öfkeyle. Sonra da, Azrail’in ağzını açmasına fırsat vermeden dönmüş, atlamış atına, tepiklemiş karnını, bir andan gözden yitmiş gitmiş. Can havliyle kaçarmış. Üç gün üç gece, soluk almadan, dörtnala uçmuş, taa Semerkand’a varmış. Azrail’i atlattığından, kurtulduğundan, onun buralara gelip kendisini bulamıyacağından öylesine eminmiş ki artık. Güvenli, içi rahat, bir otele gitmiş geceyi geçirmek için. Ne ki, yukarı çıkıp da odasınıa girince, gene donmuş kalmış. Gözlerini kapıya dikip yatağa oturmuş, öyle kendini beklermiş Azrail. İçeri girdiğini görünce, hemen ayağa kalkmış gülümseyerek. “Sevindim, demiş zamanında geldiğine. İzini yitireceğimden korkmuştum. Gecikeceğinden kormuştum. Çünkü İsfahan’da lafımı ağzıma tıkadın, konuşturmadın beni. Yoksa sana, üç gün sonra Semerkand’da bu otelde buluşacağımızı söyleyecektim.” [1]

Her gece vur patlasın, çal oynasın eğlenen Bahattin’den dinler bu hikâyeyi Kurban. Kötü bir kolaj örneğidir ne yazık ki bu hikâye. Öyle ki hikâyenin bitmesiyle nezaretteki Kurban’ın serbest bırakılacağını yine Bahattin söyler. Yazar hikâyeyi oracıkta unutmuş gitmiştir. Demirtaş Ceyhun ne düşünmüştü bilinmez ama hikâyenin gelip Semerkant’a dayanması Amin Maalouf’un Semerkant, Vladimir Bartol’un Alamut Kalesi romanlarını hatırlattı hemen. Şöyle demişti Maalouf Semerkant romanında bu kadim kent için: “Dünyanın güneşe dönük en güzel yüzü.” Perslerin kurduğu düşünülen, İpek Yolu üzerinde bir ticaret ve kültür kenti olan Semerkant’ta Büyük İskender, Müslümanlar, Cengiz Han, Timur hüküm sürse bile gerçekte asla paylaşılamamıştır. Çağlar boyunca bir inci gibi parlayan bu masallar kentinin en parlak olduğu zamanlarsa 14 ve 15. yüzyıllardı.
İsfahanlı zengin tüccarın “Dünyanın başkenti” diye anılan Semerkant’a sığınması boşuna değildi elbette. Ne var ki hikâyenin varyantları da çok. Bunlardan bir başkasına göre Bağdat’ta oturan İslam halifesi ve onun veziri arasında geçer. Bir gün genç ve pek sağlıklı vezir Azrail’i görünce kaçmaya başlar ve o günün akşamında Semerkant’a ulaşır. Cadı Fırtınası’nda anlatıldığı gibi yine Semerkant’ta Azrail’in kendisini bulamayacağını düşünür. Ne var ki akşamleyin halifenin huzuruna çıkan Azrail, veziri Bağdat’ta görünce çok şaşırdığını, eğer kaçmayıp kendisini dinlese akşama Semerkant’ta buluşalım diyecektin der. Neyse ki akşam Semerkant’ta vezirle buluşup canını almıştır.
Mevlana’nın Mesnevi’sinde de hikâyenin diğer varyantına rastlanır. Mesnevi’deki hikâye şöyledir: Bir adamı korkudan tir tir titreyerek Hz. Süleyman’ın huzuruna varır . Çok dertlidir. Azrail’i görmüştür ve Azrail ona son derece kızgın bakmıştır. Hz. Süleyman’dan rüzgâra emretmesini ve kendisini bir an evvel Hindistan’a götürmesini diler. Hz. Süleyman adamının ricasını geri çevirmeyerek rüzgâra emreder ve onu Hindistan’a yollatır. Sonradan Hz. Süleyman’ın huzuruna Azrail de varır ve ona Cenab-ı Hakk’ın bu kulun canını Hindistan’da almasını buyurduğunu, ancak burada görünce şaşkınlıkla baktığını söyler. Neyse ki Hz. Süleyman’ın rüzgârı sayesinde can alma sorunu buyrulduğu biçimde Hindistan’da alınır.
Üç anlatıda Azrail’in ortak olduğunu, ana kahraman farklılaşsa da ölümden kaçma amacıyla ortaklaştıklarını, ilk iki varyantta kaçılan kentin Semerkant, Mesnevi’dekindeyse Hindistan olduğu görülse de burada da Azrail’in ulaşamayacağı büyük yer olmalarıyla yine ortaklık söz konusudur. Her üç anlatıda da Azrail canını alacağı kişiye buluşma yerini söyleyememiş; ne var ki her üçünde de kişi kendi ayağıyla canını teslim etmeye gitmiştir.



[1] Demirtaş Ceyhun, Cadı Fırtınası, Cumhuriyet Kitapları, 4. Basım, Eylül 2009, İstanbul, s. 280-281

14.10.18

Hangi Yalnızlığın Başkenti Tomris?





Hüseyin Cengiz’in “Yalnızlığın Başkenti” eseri[1] Cemal Süreya üzerine yazılmış bir biyografik roman. Şairin Türkiye’nin travmatik, puslu günlerine koşut yaşadığı çocukluk yıllarını, Dersim’den Bilecik’e sürülmelerini, üvey annesinin gaddarlığını, çalışma hayatını ve özellikle de gönül ilişkilerini mercek altına almış yazar. Bir başka deyişle Yalnızlığın Başkenti romanı, şairin dıştan görünen yaşamını anlatmış. Cemal’in darphane müdürlüğünü, maliyecilik günlerini uzun uzadıya anlatan bölümlerin ayrıntısı, aynı yoğunluk ve özenle şairliğine gösterilmemiş. Aralara serpiştirilen şiirlerle Cemal Süreya’nın şairliğini gösterdiğini düşünen yazarın gönül ilişkisi anlatmaya hevesli kalemi buraları son sürat geçmiş. Şairin ve şair arkadaşlarının sanat dünyasından uzak durulmuş, hatta kaçınılmış roman boyunca. Şairin aşk hayatı söz konusu olduğundaysa titizlenen, sevgililerine ayrıntıyla eğilen bir romancıyla karşılaşıyoruz. Romanda şair Cemal Süreya’dan çok sevgili Cemal Süreya’ya rastlamamız bundan. Yazarın handiyse şairliği alınmış bir Cemal Süreya romanı yazdığını söylersek abartmış olmayız. Bu iddiayı yakın arkadaşları Edip Cansever’le Turgut Uyar’ın adlarının roman boyunca sadece bir iki kere  geçmesiyle ve şairin Tomris Uyar’la yaşadığı gönül ilişkisinin veriliş biçimiyle kanıtlayabiliriz. Öyle ki şairin diğer sevgililerine yakın durmaya çalışan yazarın Tomris Uyar’a fazla sokulmadığı, uzaktan baktığı çok ortada. Geri durduğu Edip’le Turgut’u, hatta Ülkü Tamer’i Tomris Uyar üzerinden anlatabileceği bir kurguya pekala yönelebilir, yine Tomris Uyar’dan hareketle çok nitelikli, dikkat çekici öykülere ulaşabilirdi. Yazık ki kaçırmış! Hadi diğerlerini es geçmiş de neden Tomris Uyar’ın hakkını vermemiş? Şairin diğer sevgililerinden aşağı kalmayacağı 2. Yeni’ye dolaylı can vermesinden bile belli. Güzellikse fazlasıyla, çekicilikse yine fazlasıyla... Türk edebiyatının en özgün öykücülerinden, sayısız çeviriye, öyküye, denemeye imza atan, gönlüne göre yaşayan, özgür ruhlu, tutkulu aşkların kadını Tomris Uyar’dan boşuna uzak durmuş olamaz. Hüseyin Cengiz’in bir kamera gibi göze hitap eden dışarlıklı kalemi; sanatı, sanatçıları, dolayısıyla içi, içteki sanatçı doğasını yetersiz anlatmış.



Tomris’in öğrencilik yıllarından deli dolu aşkı Ülkü Tamer’le evlendiği, harika uyumlarına mis kokulu, güzel kızları Ekin bebeği de katarak sevgilerini çoğalttıkları bilinir. Ne var ki henüz birkaç aylık yavrularının sütten boğularak ölmesi genç çifte felaketi yaşatır ve aşkları bir daha canlanmamak üzere sönümlenir. Tomris’in yolu bu enkazın içinde Cemal’le kesişir.

“Sizi tanıyorum. Ben de Tomris.”[2]

Cemal’in Ankara’daki Sanatseverler Derneği’ne uğradığı gelişigüzel bir günde bu sözlerle ilk kez romana ve elbette şairin yaşamına dahil edilir Tomris. İstanbul’da Baylan Pastanesi’nde giderek ilerler ilişkileri. Hâlâ Ülkü Tamer’le evli olan (kendi de evlidir), edebiyat dünyasına henüz ismini duyuramamış bu güzel ve yetenekli kadınla yaşayacağı fırtınalı aşk macerası yazık ki şaire biçilen şıpsevdi ve yalnızlığa dayanamayıp evliliğin dört duvarına da uyum sağlayamayan adam imajlarını güçlendiren bir ara düğüm olarak kalakalmış. Oysa Cemal Süreya’nın şairliğinde Tomrisli yılları öylesine parlaktır ki şiirden anlayan her okur bu ışığı görür. Sonuçta tırnak içine alınan, hayli bilindik ifadelerle romandan çıkarılır Tomris Uyar.

Doludizgin yaşanılan üç yılın sonunda aşk büyüsünü kaybetmeye, ilişki eskiyerek eksilmeye başlayınca “Türk edebiyatının en verimli aşkı” olarak tanımlanan beraberlikleri sona erdi.[3]


Hüseyin Cengiz tırnak içine aldığı bu basmakalıp ifadeyi kullanmak yerine neden verimli olduğunu anlatma yolunu tutsaydı. Yazık ki yazar kolaya kaçmış!

Ayışığında oturuyorduk
Bileğinden öptüm seni

Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm
Soluğundan öptüm seni

Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm yatağımda
Kasığından öptüm seni

Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni[4]

Cemal Süreya’nın bu meşhur dizelerini de romana katınca Tomris’in rolü tamamen bitiyor. Oldukça güdük, yoğunluktan uzak, baştan savılan, “Türk edebiyatının en verimli aşkı” diyerek geçiştirilen bu birlikteliğin roman gibi sonsuza açılan bir türde enine boyuna işlemesini; Cemal Süreya’nın Tomrisli yıllarda coşan, heyecan yüklü, hırslı, doyumsuz, sırılsıklam aşık, başı bulutlu, cinsellikle harmanlanmış dizelerinden söz etmesini, verimli açıklamalar yapmasını beklerdim. Ne var ki bunların hiçbiri yok, Hüseyin Cengiz salt bir olay aktarıcısı ve kalemini kronolojik akışa kaptırınca derin sulardaki cevheri göremeyip sonraki gönül macerasına koşturuyor.

Daha da acısı vardır ama
O da sevdiğin kadının
Karşı tarafı ziyaret etmesidir
Bu bir nezaket ziyareti de olsa
Düello gerçekleşmemiş de olsa
Acıdır bu
Ondan da ondan da[5]

Cemal’in tutku ve şiddet sarmalından usanan her kadın hem romandan hem de onun yaşamından çıkarken şairi durgun bir suya dönüştürüyor yazar. Vereceği bütün tepkilerinde bastıramadığı bu iki duygunun davranışa dönüşeceğini biz de biliyoruz artık. Yazar böylece romanın denetimini de kolaylaştırıyor. Ne var ki geçmişin izleri, özellikle de Tomris’inkiler Cemal’in yaşamından hiçbir zaman tamamen silinmiyor ki!

Başkaları da var masada
İleri geri konuşuluyor

Ötedesin o adamın duldasında
Gözkapaklarına bürünmüş adam

Eli her an omuzunda
Eğiliyor sigaranı yakıyor

Teşekkürler sigara dumanı,
Sağolasın adam!

Onunla gelmişin buraya
Yüzün yandan ve uzaklarda

Niçin sevmiyorsun duvar kâğıtlarını
Hoş belki de seviyorsun

Herkes az buçuk sarhoş
Herkes bir şeyler söylüyor
Ama yalnız ikimizin sözcükleri
Sarmaşdolaş

Üzerinden sevişmek, kadınım,
Sigaranın, Asya’nın, omuzların,

Üzerinden aile fotoğraflarının
Eller nasıl duygandır nasıl yalın

İki ses, iki bakış, gelişir nasıl
Tek bir cümle gibi, sözlere karşın

Sivri topukları nasıl ortasına
Gömülmüştür belleksiz halıların.[6]

Cemal’den kopan gönlünün Turgut Uyar’a kaymasını şöyle anlatır Tomris: “1966 yılında ben zaten Cemal Süreya’dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul’a gelmişti çocuklarıyla. Burada tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o zaman daha bir yakın oturup konuşma fırsatını bulduk ve mektuplaşmaya başladık. Bu mektuplar önce sadece şiir üzerine mektuplardı. Hâlâ duruyor bende. Genellikle onun şiir üzerine düşünceleri, benim onun şiiri üzerine düşüncelerim... Ve anladığım kadarıyla çok sıkışık bir dönem geçiriyordu. Yani evlilik hayatında bir süredir yaşadığı tedirginlik ve uyumsuzluk şiirini de etkilemişti, yedi yıldır şiir yazmıyordu. Esin periliği olarak ifade etmek istemiyorum ama herhalde çok konuştuğum, çok dürttüğüm, yazmasını çok rica ettiğim için diyeyim, yavaş yavaş şiir yazma isteği yeniden doğdu.”
Tomris, Cemal’in sadece evinden çıkıyor, gönlünden değil... Sonrasında da defalarca görüşüyorlar (Örneğin Ölmeme Günü yıl dönümlerinde[7]). Öyle ya, Tomris, yakın arkadaşı Turgut Uyar’ın sevgilisi ve eşi oluyor. Tomris gibi özgürlüğüne düşkün, asla tam olarak elde edilemeyecek bir kadının yaşamının en uzun ilişkisini yaşaması (Turgut Uyar ölene değin sürer evlilikleri) boşuna olmasa gerek. Aşkın Turgut haline göreyse Tomris, sevilmeye doyulamayan, göğü büyüten, bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır.[8]
Tomris Uyar söz konusu olunca uzun uzadıya Turgut Uyar’dan söz etmek, Edip Cansever’i de epey anmak gerek; ne var ki bunlar başka öyküler ve bir başka yazının konusu.



[1] Hüseyin Cengiz, Yalnızlığın Başkenti, Destek Yayınları, 17. Baskı, İstanbul 2018
[2] A.g.e. s.145
[3] A.g.e. s.159
[4] Cemal Süreya, "Sayım", Sevda Sözleri, YKY, 28. Baskı, İstanbul 2006, s.119
[5] Cemal Süreya, "Düello", Sevda Sözleri, YKY, 28. Baskı, İstanbul 2006, s.138
[6] Cemal Süreya, "Üzerinden Sevişmek", Sevda Sözleri, YKY, 28. Baskı, İstanbul 2006, s.151
[7] Ölmeme Günü için bakınız: https://sokagimda.blogspot.com/2018/03/dunya-olmeme-gunu.html
[8] Turgut Uyar, "Tomris Uyar İçin Bir Şiir Kurma Çalışması", Büyük Saat, YKY, 8. Baskı, İstanbul 2009, s.393

13.9.18

Mutsuzluk insanları



        Yangından mal kaçıran insanlar gibi aceleci, telaşlı, ama kontrolsüz yaşıyoruz. Ne yapıyoruz belli değil. Herkeste bir koşturmaca, bir hız deliliği... Yürürken uçuyor, otomobilde kuduruyor, konuşurken ayarlarımızın dışına çıkıyoruz. Yok, ne yapsak kendimiz olamıyor, huzuru yakalayamıyoruz. Oracıkta, biliyoruz, herkes biliyor; ama çıldırmış zamanın yabancılaşmış insanları olarak ona ulaşabilecek erdemlerden gün geçtikçe uzaklaşıyoruz. Elimizden kaçırdıkça gergin, öfkeli, tahammülsüz, kudurgan davranıyoruz. Biz, bu çılgın zamanın lanetlenmiş insanları, mutluluktan anbean uzaklaşıyoruz. Matematik öğrenmek istemeyen çocuklara matematiği sevdirmeye çalışan zavallı, idealist öğretmenin tanıyacağı çaresizlik gibi, mutluluğu masalların sonlarında hatırlıyoruz çocuklarımızla.

10.9.18

İz






















Kayboldu yaraların yeri 
               hayaller unutulduğundan beri.
Sızım sızım sızlar da hatırlatır kendini
               o ilk yara açıldığından beri.

24.5.18

Zamanın örtüleri


 




















örtüneyim yıllanmış örtülerini zamanın
ajandaların eski kokusu yayılsın odaya
kuytularında bir gün hatırlat bana
söyleyeyim yaşamın sırrını sana

4.4.18

Rosa Parks: Utanç yolcusu olmayacağım!




1 Aralık 1955 günü Alabama’nın Montgomery şehrinde bir belediye otobüsünün beşinci sırasında oturarak yolculuk etmekte olan 42 yaşındaki siyah derili kadın Rosa Parks, yerini beyaz derili bir erkeğe vermedi.



Yasalarda siyahlarla beyazların yolculuk etme biçimleri düzenlenmişti ve buna göre bir siyah, otobüslerde beyazlara ayılmış bölümde oturamaz, bir beyazla yan yana ya da karşı karşıya da oturamazdı. Otobüslerin ilk dört sırasındaki koltuklar beyazlara aitti. Siyahların koltukları en arkadaydı. Ortalardaki koltuklarsa değişen durumlara göre değişen biçimlerde kullanılmaktayken bir siyahın bu koltuklara oturma süresi, beyazların koltukları doluncaya kadardı. Dolayısıyla siyahlar, beyazların koltukları dolduğunda ya da şoför öyle istediğinde yerlerini boşaltmak mecburiyetindeydiler. Tüm şoförlerin beyazlardan seçildiği o yıllarda şoförlerin otobüs içindeki yetkileri oldukça genişti. Örneğin bir şoför gerekli gördüğü takdirde dördüncü sıranın bitiminde duran “clored” (siyahlar) yazısını/işaretini arka sıralara doğru götürebilirdi. Otobüslerin bir başka kuralıysa ilk dört sırada beyazlar otururken siyah yolcuların ön kapıdan girerek şoföre paralarını ödeseler bile aşağı inmeleri ve arka kapıdan tekrar binmeleriydi.
Dolayısıyla Rosa Parks’ın beyaz derili adama yerini vermemesi kesinlikle suçtu. Yasalara göre işten dönüyor olmasının, dolayısıyla yorgunluğunun ve kadınlığının da hiçbir anlamı yoktu. Otobüse sonradan binen bu beyaz adam kendi bölümlerinde yer olmadığını görerek beşinci sıraya yöneldiğinde oturan dört siyahın kalkarak otobüsün arkasına gitmesi gerekirken bu kurala Rosa Parks uymamıştı. Şoförün uyarılarını da dinlememiş, üstüne üstlük bir de cam kenarına sokulmuştu. Otobüs şoförü onu tutuklatacağını söylediğinde bile ne kararlılığı ne ifadesi değişmiş, kaşlarını bile çatmadan “O zaman gidin ve gerekeni yapın; ama kıpırdamıyorum” yanıtını vermişti.  



Bir kere tehdit edilmiştir kamu düzeni ve bu davranışı nedeniyle tutuklanır Rosa Parks. Ne var ki bardağın taştığı, kısır döngünün bozulduğu an, siyah derili bu cesur kadının egemen anlayışa itaat etmediği bu andır. Ki, bardak sadece Rosa Parks için değil, Montgomery’de yaşayan ve otobüs kullanan tüm siyahlar için taşmıştır. Yaşanan adaletsizliğe duyulan öfke, bir anda kararlılıkla bilenip birleşerek ulaşım boykotuna dönüşür.



Rosa Parks’ı yerinden zorla kaldırıp tutuklatan egemen anlayışa karşı Montgomeryli siyahlar tam 381 gün otobüs kullanmayarak ayrımcılığı reddeder, belediye otobüslerini işleten şirketi de büyük zararlara uğratırlar.



Rosa Parks’ın ateşiyle yakılan, Martin Luther King’in öncülüğünde insan hakları hareketine dönüşen boykot, adım adım zafere yürür. 1956’nın Aralık ayında ABD Yüksek Mahkemesi’nin bir davada ayrımcılığı yasaklayan içtihadı gereği Montgomery’deki belediye otobüslerinde ayrımcılık kaldırılır ve böylece 20 Aralık 1956 günü boykot zaferle sonlandırılır. Dahası Martin Luther King’in önderliğinde yürütülen mücadele sonucunda 1964’te Sivil Haklar Yasasının çıkarılması sağlanır.