14.1.19

Kim kime yaşıyoruz be Sait?



Sait Faik’in 120 sayfalık kitabı Sarnıç’ta[1] on altı öykü var. Öykülerin ortalama uzunluğu kabaca 7,5 sayfa; gelgelelim her birinin tadı aynı yoğunlukta olmadığı gibi sayfaların hakkını verme düzeyleri de farklı. On altı öyküden Beyaz Altın’ı, Loğusa’yı ve özellikle Kim Kime’yi -bana bu yazıyı yazdırtacak kadar- beğendiğimi peşinen söyleyeyim.
Kim Kime, ulaşımı İstanbul’dan vapurlarla sağlanan adalardan birinde geçiyor. Karadeniz’den gelen balıkçılarla ve deniz mevsiminde gelenlerle nüfusu artan adanın her zamanki insanları arasında Rum balıkçılar, kahvehaneci, berber, leblebici, hamal kâhyası ve iskele memuru vardır. Bir de vapura koşturarak yetişen, çıkınlarla dönen ve haftalarca aşağıya inmeyen, orta yaşlı, berbere göre “moruk, ihtiyar” yukarıki evin sahibi adam sayılabilir.




Aşağıdan bakıldığında ideal bir ev izlenmimi uyandıran “yukarıki ev” hülya kuranların, tüccarların, hovardaların, emekli bir hocanın, bir romancının oturabileceği ya da sürgündeki bir siyasinin son günlerini geçirebileceği uygun bir yerdir. Elbette böyle kişilere sık rastlanmayacağından beğenmeyeni gayet boldur. Bir kere âşıkların bile önünden yalnız pazarları geçtikleri yol, insanda kayaların çatlayıp dökülmesiyle oluşmuş bir kimsesizlik algısı bırakır. Bu yolu sevse sevse karanlıkta yıldızları seyretmek için üç beş kişi sever.
Ada ahalisi birbirini çekiştirmeyi Karadenizli balıkçıların geldiği dönemlerde bırakır ve onlara evlerini gizlice kiraya vermeye çalışır. Bu gizlilikte kimin hangi balıkçıya evini kiraladığını herkes bilse bile sözünü etmek için yaz mevsimi beklenir.
Balıkçıların döndüğü, köy sokaklarının boşaldığı günlerde sarı saçları kardan beyazlamış, gayet genç yüzlü, sıska bir kadın görünür sokaklarda. Kimdir bu? Merak ederler. Balıkçılardan biri tanır neyse ki. “Yukarki evin karısı”dır. Sahi ya, yukarıki evdeki ihtiyar ne vakittir aşağıya inmemiştir.
Kadın iskeledeki memura kocasının öldüğünü, çocuğunun aç kaldığını söyleyerek cenazeyi gömmesi için yardım etmesini ister. Memur o güne değin hiç işitmediği bir müracaata şahitlik etmenin şaşkınlığını yaşamaktadır. Paso meselesi ya da eşya tarifeleri olacaktı ki... “Benim vazifem vapuru beklemek.” Kadın üsteler, can damarından yakalamaya çalışarak sorar: “Müslüman değil misin?” İskele memurunun yanıtı düşündürücüdür. Yardım etmek vazife dışıdır, dahası tabuların çarpışmasında devletin bekası Tanrı inancından baskındır. “Elhamdülillah Müslümanız ama memuruz da. Buradan ayrılamam, mesul olurum. Hamal kâhyasına git.”
Kadın söylenen kişiye gider. İki çocuğun arasında sararmış, eski bir gazeteyi okuyan kara yağız hamal kâhyasına dert anlatmaya çalışır; ama daha lafını bitirmeden parası olup olmadığını sorar adam. Çocuğun aç olduğunu, İstanbul’a inebilse para getirebileceğini söyleyince adam on bir kuruş on para verir. Böylece istenen yardımın parayla yolundan sapmasına, örselenmesine tanıklık ederiz.
Fırından ekmek alıp eve gitmek üzere yokuşu çıkarken bir kız çocuğu eteklerine sarılır. Ekmeği ona verince gerisingeri aşağı inerek belediye doktoruna gider. Aynı sırada idrarını tahlil eden doktor şekerinin yükseldiğini görür ve kızgınlıkla başından savmaya çalışır kadını. Yukarıki evin oraya bu hasta haliyle ancak kadının eşek bulabilmesi durumunda gelebilir, aksi takdirde kocasının öldüğünü onaylayamaz. Doktorun “devlet memuru silahı”nı kuşandığını, görevini gerçekleştirmek için özel muamele aradığını, üstelik kendi onayı olmadan kişi ölse bile resmi ölü sayılmadığını anlarız.
Kadın kimseden yardım alamayarak yukarıki eve çıkar ve ölüyü bir çarşafa sarar. Her yeri bembeyaz eden kar yağışı başlamıştır o sırada. Tepeye değin kâh sürüyerek kâh taşıyarak gidip uçurumdan yuvarlayıverir çarşafa sarılı kocasını.
Üç gün üç gece yağan karın adadaki pislikleri ne denli temizlediği bilinmez, rüzgâr da olur ve bu süre boyunca ancak üç vapur yanaşabilir iskeleye. Havanın sertliğinden ne hamal kâhyası ne doktor ne de iskele memuru etkilenir elbette ve o üç günün ardından yaz gibi bir gün yaşanmaktayken yukarıki evin karısı iskeleye giderken görünür. Bindiği vapurun tek kadın ve tek biletsiz yolcusu olsa da Kadıköy iskelesinde inenlerin hepsi biletli ve hepsi erkektir.
Kocası gibi o da bir ada sahip olmadan bir gölge belirsizliğiyle kâh “kadın” kâh “yukarki evin karısı” olur. İskeledeki memur, hamal kâhyası ve doktorla konuşmalarında kocasının ölümünden üzüntü duymadığı ortadadır. Tek derdi, kocasının ölüsünü gömebilmek üzere yardım alabilmektir. Ne var ki karşısındakiler ölen adam için üzülmezler. 
Kadın, alamadığı cenaze yardımından alışılmamış bir çözümle çıkarken tek kaygısı, İstanbul’da ve belli ki tek başına bıraktığı ve gerçekleşmeyen vapur seferlerinden dolayı üç gün boyunca tek başına bıraktığı çocuğuna ilişkindir. Kadının vapurdan inmemesine neden olabilecek iç hesaplaşma durumuna dair ürettiği çözüm yolu da yine yalnızlık ve yabancılaşmayla bütünleşmiş, sağlıksız bir çözümdür. Çok taraflı yabancılaşmayla kuşatılmış bu ıssızlık adasında herkes kendi payına düşen yalnızlığı yaşamaktadır.




[1] Sait Faik Abasıyanık, Sarnıç, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 7. Basım, Ocak 2018

4.12.18

İnsan yine sonunda kendine çıkar





İnsan ne kadar uğraşırsa, basit olandan tekdüze olandan uzaklaşmaya çalışırsa döner, yine kendi sığlığına çıkar. Uğraşlarla, arayışlarla geçen büyük zamanların sonunda kendine, kendi iç sesine çıkmış olmanın sersemletici etkisini yaşar. Uğuldayıp duran o garip sesin, öz sesi olduğunu, öz sesinin bir ezgisi olduğunu anlayana değin usançla geçmiştir her anın. Kaçıyorum, kaçtıkça kendimden, insanlardan bana benzeyenlerden kurtulamıyorum diye boşuna çırpınıp durmuşsundur. Sonra, belki birdenbire, belki rüyanda içtiğin badeden, belki serin havada kafanın daha iyi çalışmasından, belki bir tür esinle ya da tarifi mümkün olmayan bir biçimde ermişsindir basit olanın, tekdüze olanın hayatın kendisi olduğuna, hayatın seninle olduğuna, herkesin hayatı yanında (ama cebinde, ama sırtında) taşıdığının sırrına.

                                                                ***

Çabalarımız süresince harcadığımız oksijen, düşündüğümüz tüm hesaplarımız için bir teşvik armağanı aslında. Heyhat! Yorucudur soluk almak, çıkarlarımız uğruna. Sinirlenir, gocunur, diğerlerine duyduğumuz güven sarsılır. Kimi kasasını doldurmanın ateşiyle tutuşur, kimi er geç hayatın gizini çözmenin aşkıyla. Ömrün sonlarına doğru bu umutlu umutsuz, inişli çıkışsız, oynayanı çok seyredeni az yolculuğu amaçlarımızla bezeyemeyeceğimizi kestirdiğimizde “dünyanın düzeni böyle” diyerek çıkıveririz işin içinden. Tembel çabaların erişemeyeceği uzaklıktaki gizemi, bu arabesk tembellikle göremez elbet sıradan gözler. Nasıl fark edebilir ki hayatın kendine çıkacağını, kendinin hayata çıkacağını bilmeyen adam! Mümkün değil! Tüm hayatını boyun eğerek, renksiz, hatta tonsuz geçirenler kurdukları yalan düzende kandırmaya kendilerinden başladıkları mutluluk oyununda gerçeği nasıl bulsunlar?

21.11.18

Bir mübadele romanı: Aç Kapıyı Ben Geldim





Metin Köse’yi ZOKEV’in konuğu olarak 19 Ekim 2018’de Maden Mühendisleri Odası Lokali’nde ağırladığımızda henüz hiç tanımıyordum. Etkinliğin sunumunu yapan Alaaddin Kara sözü yazara vermeden önce dinleyiciler için güzel bir sunum yaptı. Uzun yıllar TRT’de radyo ve televizyon programları hazırlayıp sunmuş, şiir albümleri yayınlamış, elli saatlik bir kayıtla Mevlânâ’nın Mesnevi’sini seslendirmiş, Eleni’ye Mektuplar, Mükellefiyet, Göl Dağı, Büyük Yürüyüş kitaplarını yazmıştı Metin Köse; ne var ki on yıldır Zonguldak romanları yazsa da ilk Zonguldak söyleşisiydi bu onun.
Aç Kapıyı Ben Geldim romanı Safranbolu’da, kendi içinde iki farklı zamanda geçiyor. Birincisi Safranbolulu mübadillerin öyküsünü anlatan 1923 yazı ile 1924’ün Aralık ayı sonlarını kapsayan yaklaşık bir buçuk yıllık dönem. İkincisi, karışık bir turist grubunun Safranbolu’ya gelmesiyle birlikte geçmişle bağlantıların kurulduğu 2014 Mayıs ayı.
Romana başlamamla ilk yüz sayfayı geride bırakmıştım ve o coşkuyla günlüğüme şöyle yazmışım: “Metin Köse’nin Aç Kapıyı Ben Geldim romanı sarıp sarmaladı beni. Özellikle Safranbolu mübadele dönemini anlatan tarihsel bölümleri çok etkileyici. 2014’e dönen bölümlerindeki kurgu da güzel gidiyor. Yazar kendini Tekin karakterinde var etmiş, bu da romana artan bir içtenlik katıyor ve okuru romana yaklaştırıyor.”
Roman ilerledikçe bendeki coşkusu sönüyor, hatta yer yer bezdiren bir bıkkınlık duygusu yaratıyordu. Beşinci günün sonunda kitabı bitirmemle günlüğümü önüme çektim ve şunları yazdım: “Metin Köse’nin Aç Kapıyı Ben Geldim romanını az önce bitirdim. Notlarımı romanın arasında, romanı da biraz öteye koyarak düşündüm. Tarihsel dokusu, olayların işlenişi benim sarıp sarmalamışken romanın ortalarına doğru ne değişmişti? Tarihsel doku, olaylar, kahramanlar yazarın gözünde geri bırakılıyor ve yazar bizzat yeni bir Ahmet Mithat Efendi rolüne soyunarak bizelere güya romanla ilgiliymiş gibi, ucu Safranbolu’ya değen her ayrıntıyı anlatıyor! Yazık etmiş romana. Bunları belge-roman yazma eğilimine kapılarak yaptığı açık. Yine Safranbolu’daki türbe, çeşme adlarını tek tek sayarken aldığı haz romanın önüne geçmiş. Üstelik romanın sonunda Filiz’in insanüstü bir yetenekle olacakları önceden bilme yeteneği (dejavu) ortaya çıkarılarak çözdüğü düğüm hiç tatmin edici değil doğrusu. Sözün kısası romanı aşağı yukarı ikiye böldüğümde iki ayrı duyguyla sarmalandığımı fark ettim: Önce haz, sonra usanç.”


Peki keyifle ilerleyen roman neden tökezledi? Coşkuyla geçilen bölümlerden sonra neden taht kötücül duyguların eline geçti? Biraz ayrıntıya girelim...
Yordan’ın geminin güvertesinde, Güldane’nin yukarısında olduğu bölümle açılan roman, 1924 yılının son günlerini anlatıyor. Safranbolu Ortodokslarının Ekim ayında başlayan sevklerinin son grubundaki üç yüz elli kişi daha Yunanistan’a gönderiliyordu. Safranbolu Müslümanlarıyla hiçbir sorunları yokken bu zorunlu göç, yaşananlar inanılmazdı. Safranbolu bir hayaldi artık. Yedi yüz yıl süren birliktelik son bulmuştu.
Neden gönderiliyorlardı ki? Dilleri Türkçeydi, üstelik Kuvayi Milliye’ye de yardım etmişler, hatta “Biz Türküz, ninnilerimiz, manilerimiz, şarkılarımız Türkçe,” diye Safranbolu Kaymakamlığı’na, oradan Kastamonu Valiliği’ne, oradan da TBMM’ye ulaşan dilekçelerle süreci durdurmaya çalışmışlar; Safranbolulu Türk Müslüman komşuları kararın değişmetirilmesi için Kastamonu Valisine, hatta Ankara’ya, meclise gitmişlerdi. Ne var ki Türkiye ve Yunanistan arasındaki görüşmelerde onların kaderini belirleyecek karar ortaklaşa alınmıştı.
“Hayır, anlamadığım şu” dedi Yorgi, “İsmet Paşa, bizimle ilgili bir konuyu ta Yunanistan’daki Venizelos’la konuşur da bizimle niye konuşmaz?” (Metin Köse, Aç Kapıyı Ben Geldim, Doğan Kitap, İstanbul 2017, s. 48)
Kolay değildir kuşaklar boyunca yaşanan topraklardan bir anda koparılmak. Yordan safran tohumları, Despina yetiştirip kuruttuğu inciri, Stefan fesleğeni, Yannis şarap ve pekmezi, Mihail bir çift yemeniyi, bazılarıysa bir avuç Safranbolu toprağı götürmekteydi yanlarında.
Yordan yolculuk boyunca 1923’ün o unutulmaz yaz akşamında Kaymakamlar Evi’ndeki kına gecesini düşünür. Kemanda o, kanunda Yannis, darbukada Stefan, udda Mustafa vardı yine ve kına sahipleri haremlik iyi duysun diye dönme dolaba yakın oturtmuştu onları. Talyos Efendi’den kürdilihicazkâr saz semaisi, Gamzedeyim Deva Bulmam ve Sakın Geç Kalma Erken Gel gibi eserleri çaldıktan sonra bir istek gelmişti Hanım Ağa’dan: “Aç Kapıyı Ben Geldim.” Herkesin bildiği bir Safranbolu türküsüydü bu. Çalmaya başlarlar; fakat o güne değin görülmemiş, duyulmamış, kiminin garipsediği kiminin hoşlandığı bir olay yaşanmış ve türküyü haremlikten genç bir kadın söylemişti. Yordan büyülenmiş, görmediği sesin sahibine aşık olmuştur.
Birkaç gün sonra sesinden tanıdığı bu genç kadınla göz göze gelmişti. Kalbi duracaktı nerdeyse.  Ne var ki Güldane Çarşı Mahallesi’nden bir Müslümanken o, Kıranköy’den Ortodoks bir Hıristiyan’dı. Ucunda aşk bile olsa farklı dinlerden olmanın sonsuz uzaklığı girmişti araya. Aklına Ortodoks Hıristiyan iken sevdiği adamla evlenebilmek için dinini değiştirip Müslüman olan Şükriye geliyordu. Âşıkların gözünde “kahraman” olsa da günlük yaşamda “dönme Şükriye” olmaktan öteye gidememişti. Huzursuzlukla dolmuştu içi. Anne babasıysa oğullarına Papaz Yerasimos’un kızı İrina’yı yakıştırırken din değiştirmek... Her yer karanlıktı Yordan’a.


1924’ün Mayıs ayı geldiğinde Yordan’ın Güldane’ye kavuşması için sadece din baskısını aşması yetmeyecekti. Onları yurtlarından edecek mübadele kararı alınmış, uygulanmayı bekliyordu. Bu sırada Yordan – İrina karşılaşması da nihayet gerçekleşir. Alıcı bir kuş gibidir İrina. Yordan’ı çaresizliğinden yakalayarak köşeye sıkıştıracak, gözlerini bir an üzerinden ayırmadan nefterini kusacak, intikamını alacaktı.
“Sen onu kaybettin. Ben de seni! Anladın mı? Mübadeleyi boş ver.”
Sonra hiç ara vermeden söylenmeye devam etti. “Bir gün benimle evlensen bile...” tam bu noktada yeni bir umutla Yordan’ın gözlerinin içine baktı. “Aklın, gönlün burada olacak. Yani ben kaybettim.”
Yordan suskundu.
“Ancak biliyorum sen de kaybettin!”
“Ben mi?”
“Evet sen! Çünkü kalmak istesen  bile burada kalamazsın.”
Yordan sözün nereye varacağını kestiremiyordu.
“O da, Selanik’e gelemez!”
Yordan derinden yaralanmıştı. İrina devam etti.
“İkiniz de din değiştiremezsiniz biliyorum.” (a.g.e. s.145)
İrina’nın anlattığı kaybedenler öyküsü adım adım gerçekleşmektedir ve sevgililere hiç mi hiç ışık görünmez. Yordan içinse Güldanesiz hayatın ha Safranbolu’da ha Selanik’te olmasının küçücük önemi yoktur!
Oysa birkaç ay öncesinde ne kadar mutluydu. Kaymakamlar Evi’ndeki kına gecesinde sanki dünyalar onun olmuştu. O gece yeniden doğmuş gibiydi. Yaşamındaki en güzel sesi duymuştu o gece. Yaşamını iki kelimeyle anlat deseler; o sesten önce ve o sesten sonra diye anlatırdı. Ta ki, mübadele haberi gelene kadar. Mübadele, Yordan’ın içine düştüğü çıkmazı daha da kötü hale getirmişti. Müslüman bir kızın Ortodoks bir delikanlıyla evlenmesi zaten çok zorken, mübadele bu zorluğu imkânsıza çevirmişti. İşte o andan itibaren Yordan, başka bir insan olup çıkmış, eski neşeli halinden hiçbir eser kalmamıştı. Zaten o kınadan sonra müzik grubunu terk etmiş, hatta kilise korosunun çalışmalarını da aksatır olmuştu. Bütün bu yaşananlar yüzünden de yakın çevresi tarafından ağır eleştirilere uğruyordu. Ortodoks Hıristiyanlara göre gâvurlaşmaya başlamıştı. Müslümanlara göre ise zaten gâvurdu. Arafta kalmıştı artık. (a.g.e. s.218-219)
Sonunda gün gelip çatmıştı. Mübadiller yerlerinden yurtlarından, vatanlarından, anılarından koparılmanın hüznüyle dolup taşarken mübadil Yordan’ın kahrı diğerlerinden katbekat fazlaydı ve tek dayanağı Güldane’yle birbirlerine verdikleri sözlerdi.
Yordan’ın annesi Fani saksılara mezarlardan toprak doldurtmuş, bunları yanında götürecekken kocası Yorgi ona engel olur: “Büyüklerimiz Safranbolu’da kalacaklar.” (a.g.e. s.216) Fakat öylece bırakıp gitmek kolay mı? Yapamaz Fani, yolculuk sabahı ayaklarının ucunda yükselip yolu kontrol eder. Ablasını beklemektedir. Fani’nin sevdiklerinden koparıldığı için akşamdan sabaha yaşadığı travmalar silsilesi, mübadelenin sarsıcı etkilerini anlatması bakımından çok değerlidir.
Yordan bu söz karşısında donup kaldı. Ne diyeceğini bilemedi. Boğazı düğümlendi. Gözünden birkaç damla yaş yanağından akarak aşağıya indi. Çünkü teyzesi birkaç yıl önce ölmüştü. Annesi ayak parmaklarının ucuna kalkmış hâlâ yolu gözlüyordu. (a.g.e. s.221)
Sonunda iki yüz kişilik Kıranköy mübadil grubu Safranboluluların uğurlamalarıyla yola düşerken grup adına son kez konuşan Papaz Yerasimos yine dostluktan, birlikte yaşamaktan bahseder ve onları ayıranın savaş olduğunu vurgular.
Safranbolulu komşularına veda eden grup yoluna devam eder; ama Ahmet Usta Geçiti denen yerde eşkiyaların pususuna düşer. Satamadığını ardında bırakmış, satabildiğini ceplerine, kuşaklarına, gömleklerine, donlarına, ayakkabılarına saklamış mübadillerin nesi var nesi yoksa alırlar. O kargaşa sırasında iyice sarılıp sarmalanmış yüzü görünmeyen kadınınsa Güldane olduğu ortaya çıkar.
Grup gerisingeri Safranbolu’ya döndüğünde Yordan’ın kendini toparlayamadığı görülür. Pusuya düşürülmeselerdi sevdiğiyle Selanik’te olacaklarına yanar durur. Bu ruh durumundan kurtulamadığı gibi hiçbir çıkış yolu da bulamaz. Nitekim arkadaşlarıyla birlikte Bodos’un meyhanesinde omzundaki kemana sarılırcasına yaslanmış, gözleri derin uykuda gibi, hıçkırıklı sesiyle Aç Kapıyı Ben Geldim’i söyler. Tüm gözlerin üzerine çevrili olduğundan, herkesin haline acıdığından habersizdir. Bu hal uzadıkça arkadaşları endişelenirler. Derken kemanı yere düşer, kendisi de düşmek üzereyken son anda arkadaşları tutuverirler. “Beni... İncekaya... Falez...” diye sayıklar. Önce arkadaşları, evdeyse anne babası oğullarının niyetini anlayınca gözyaşlarını tutamazlar.
Sona doğru Kaymakamlar Evi’nde yeni bir kına başlar. Kadınlar eğlencesinde oyunlar oynanır; ama sayfalar boyunca tanıdık kişilerin olmaması, bir sürü geleneksel ayrıntıya, kına yakma usulüne, türkülere yer veren yazar, sayfalar sonra nihayet Güldane’yi getirir de roman yeniden yatağına kavuşan akarsu gibi akmayı sürdürür. ‘Çekici’ tarafından zorla oynamaya kaldırılır kadınlar. Güldane de birden oynamak zorunda bırakılınca arkadaki kalabalıkta nedense kimsenin görmediği o değişik kadını, o kadının tanıdık gözlerini görüverir. Bir o görür, Yordan’dır bu. Az sonra kafeste buluşur, kısaca sözleşirler...
Romanın ikinci zamanında olaylar daha temposuz ve yavaşken tahmin edildiği gibi birileri geçmişin izlerini sürmektedirler. İşte bu niyetle dolu kişiler, 2014 yılının Mayıs ayında bir turist grubuyla beraber Safranbolu’ya gelirler. Yazar olan Tekin gezi boyunca notlar alır, dikkatli gözlemler yapar, anlattığı hikâyelerle arkadaş grubunun kilit kişisi olur. Çevreye karşı duyargaları son derece hassastır. Tekin’in değerlendirmeleri, yönlendirmeleriyle Metin Köse’nin romandaki izdüşüm kişisi olduğu gayet açıktır. Ki, onun Balzac hayranlığı ve her vesileyle Balzac konuşması ve romanın kahraman grubunda olmayıp da adından en çok söz ettiren kahramanın Balzac olması aynı nedendendir.
Roman’ın gizemli kişilerinden olan Murat müzikolog olduğunu söylerken tur sırasında şiir de yazar. Duyguların dilinden anlayan ince bir adamdır o ve Safranbolu’da bulunma nedeni hepsinden daha belirsizdir. Bu sır durumu, onun Andon ve Filiz aracılığıyla yerel tarihçi Ünsal Tunçözgür’e Samatya’da yaşlı bir kadından duyduğunu söylediği İzzet Mehmet Paşa Camii’nin minaresinin eğik olup olmadığını sordurmasıyla derinleşir. Tur rehberi Gül’le giderek yakınlaşmalarının sonunun nereye varacağı, giderek romanın ciddi düğümlerinden birine dönüşür.
Asıl tur rehberinin annesinin rahatsızlığı nedeniyle bir anda turun rehberliğini üstlenmek durumunda kalan Gül, bu dört kişilik grubun çevresinde vakit geçirmeye başladıkça Murat’tan etkilenir. Zamanla onun da Safranolu’yla bağlarının olduğu ortaya çıkarken gençlik çağına girerken anne babasını trafik kazasında kaybettiği ve anneannesiyle kaldığı öğrenilir.
Grubun tamamlayıcıları Filiz ve Andon’dur. Andon, daha adının geçmesiyle mübadillerle ilişkisi düşünülen, deyim yerindeyse elini gösteren, Türkçe anlayan ama konuşamayan biridir. Onun çevirmenliğini konuşmayı seven, değerlendirmeleriyle grupta gerginliği yükselten eşi Filiz yapar. Geçmişin izini sürerken Safranbolulu yerel tarihçi ve tur rehberi Ünsal Tunçözgür’e ulaşır. Onların konağında ağırlayan tarihçiyle konuşmayı ilerlettikçe Andon’un sırları aydınlanır. Andon’un mübadil amcası Gavri, Ünsal Tunçözgür’ün şimdi oturduğu muhteşem konağın asıl sahibidir.
Metin Köse’nin harika götürdüğü romanı birdenbire Ahmet Mithat Efendi edasıyla “Ey kâri!” diye kesip kesip aralara girmesini çok yadırgadım doğrusu. Bu özellik, Metin Köse’nin “belge roman” dediği belge ve incelemelere dayalı gerçekçi roman anlayışından kaynaklanıyor gibi dursa da bence asıl sorun yazarın romanın akışını unutturacak denli bilgi vermekten haz duymasıyla ilgili. Öyle ki romanın ortalarından itibaren sürekli yeni bilgiler veren Metin Köse muharrirliği bırakıp muallimliğe soyunuyor. Neler neler anlatmıyor ki... Safranbolu’ya yapılan ilk Frengi Hastanesi’ni beş sayfa anlattığında herhalde bir yerlere bağlayacak diye boşuna bekliyorsunuz; yazarın Safranbolu’yla ilgili bilgi vermesi dışında romanla tek bağı yok. Ninnileri, manileri öyle arzuyla anlatıyor ki hadi bunların estetik değeri var diye sineye çekebiliyorsunuz; ama sonra Safranolu’da diye tek tek türbeleri ve çeşme isimlerini de sayıyor. Sonra Cinci Hoca’nın Safranbolu bağından dolayı Deli İbrahim’le süren ilişkisi anlatıyor üç sayfa. Bitti derken hooop, Pilli Mehmet’le Deli Yordan ve Hacı Hayri Efendi’yi anlatıyor bir o kadar. Safranbolu’ya cami yaptırdığı için İzzet Mehmet Paşa’yı da anlatıyor iki sayfa.
Safranbolu tarihine dair yoğun bilgilerin Metin Köse’nin belge roman anlayışına uygunluğu belki su götürmez; ama eserin estetik değerine uygunluğu, okuyucu ayrıntıya boğması tartışılır. Yine belgelerin izinden gideceğim derken tarihçi Ünsal Tunçözgür’ün iki roman sayfası boyunca dört kişiyi hiçbir metne bakmadan ezberinden konuşturması da inandırı değil.
Romanın 2014’lü sonunda bizi tarihsel dokuyla kotardığı 1924’lü sonda yarattığı hazzı yaşatamıyor. Filiz’in sinyallerini önceki bölümlerde verdiği, geleceği önceden bilebildiğini (dejavu) söylemesiyle Murat ve Gül düğümünün ilmeğini yakalayıveriyoruz. Konarı Gölü’ndeki akşam birden elektirikler gidince bir su sesi geliyor ve ancak ertesi gün Gül’le Murat’ın yokluğunu fark ediyorlar. Romanın sonundaysa komiser ikisinin dosyalarına bakınca düğüm tamamen çözülüyor. Kızın adı Gül, anneannesi Güldane’dir. Erkeğin adı Yordan Murat, dedesinin adı Yordan’dır.

13.11.18

Önce öğretmen sonra bilim adamı: Mustafa İnan





Öğretmenlik ilginç meslektir. Bunu çeşitli deneyimler sonucunda söylüyorum. Örneğin hiçbir meslekte hazırda bulundurmanız gereken hikâye sayısı öğretmenliktekiyle boy ölçüşemez. Öğrencilerin, velilerin ve mesleğin tarafsızlığından dolayı bilhassa kurum idarecilerinin ibret alacağı, etkileneceği, coşacağı, durulacağı, unutamayacağı, akla her gelişinde aynı duygularla sarsılacağı hikâyeler, kıssadan hisseler...
Mesleğin fark edilmeyen sıkıntılarından biri bence tam da burada yaşanır. Bir öğretmen ne kadar kitap okumuş, mürekkep yalamış olursa olsun, asla her olaya, her duruma uygun hikâyeler üretemeyecek kadar tek başınadır ve neticede nice sorunlar ortasında mecburen alanından uzaklaşan bir insancıktır. Oysa son derece aç, doyumsuz, açık arayan, çabuk unutan, bir anda ağzından çıkacaklara odaklanan, kalabalık bir grubun karşısındadır.
Öğrencilerin sıklıkla sorduğu sorulardan biri şudur: “Neden edebiyat öğretmeni oldunuz?” Vereceğin hiçbir yanıtın onları kesmeyeceğini bile bile ilk ağızdan bir şeyler söyleyiverirsin: “Edebiyatı çok sevdiğim için.” Zorlamaya başlayacaklarını, ilk sorunun sadece açılış olduğunu, hiçbir yanıtla yetinmeyeceklerini bildiğinden peşi sıra gelen sorularda asla şaşırmazsın: “Peki sizi bu yola yönelten, teşvik eden, örnek aldığınız bir edebiyat öğretmeniniz yok muydu?” Nasıl yoktu diyebilirsin ki; bu, ateşi sulamak olur. Söylersin bir şeyler ateş sönmesin, su boşa gitmesin diye; ne var ki senin beğenmediğini karşındaki de beğenmez. Böyle olmayacaktır! Savuşturma yanıtlardan artık kabın su tutamadığını, eni konu sızdırdığını bizzat bildiğin için halihazırda bulunmayan, deneyimlerinden çıkardığın zorunluluklarla anlata anlata neredeyse gerçekliğine inanıvereceğin efsanelerinden birine sarılıverirsin: Sinan hoca efsanesi. Ağızları açık, tüyleri diken diken dinlemeye başlarlar nihayet. Sen oyun yazarı, sen oyuncu, sen yönetmensin. Gerçek de sensin, kurmaca da. Edebiyat dersini sevdiren, okuma zevki aşılayan, ufkunu genişleten, dünyayı sorgulamanı sağlayan, şair ruhlu, dahiyane Sinan öğretmenin sayesinde nice badirelerden geçivermişsindir. Üniversitenin kapısından girmen, o yolda yara bere almadan ilerlemen, elbette edebiyat öğretmenliğinde karar kılman hep onun sayesinde, onun izinden yürüdüğün için gerçekleşmiştir.
Şimdi bazıları bunları okurken burun kıvıracak, hatta “yalan söylüyorsun”, "yalancı" diyenler çıkacak. Ne arsızlığını ne utanmazlığını bırakacak. “Postmodern zamanların öğretmen Baudolino’su” diyenler bile olacak! Kusura bakılmasın; öğretmen, bir bilim dalını, sanatı, tekniği veya bilgileri öğretmeyi kendine meslek edinmiş, alanında uzman kişidir. O halde bir edebiyat öğretmeninin alanını çeşitli teknik ve bilgilerden bizzat yararlanarak sevdirmeye kalkmasının neresi yanlıştır? Gerçek etkileyici değilse nasıl anlatılır, nasıl denir ne yönlendirenimiz ne dert dinleyenimiz vardı diye? Şuncacık gerçekdışılıktan harbiden iyi, kadir kıymet bilen adam Sinan hoca zarar görmez; ama efsaneleştirdiğin kişiliğiyle gençlerde izini bırakabilir.
Sen uğraş, didin, kendince bir rol model oluştur; herifçioğlu hocaların kralından ders görsün! Gel de imrenme Oğuz Atay’a! Senin gibi kurmacaya, efsaneye zerre gereksinim duymamış. Adamın Mustafa İnan gibi hocası olmuş, yetmemiş bir de romanını yazmış. Üstelik sadece dekan, rektör Mustafa İnan’ı, bakanlığı reddeden Mustafa İnan’ı değil, güzel insan, saygıdeğer kişilik, sıradışı öğretmen Mustafa İnan’ı da yazmış.
1911’de Adana’da yoksulluk ve yoksunluk içine doğmuş Mustafa. Ondan evvel doğan kardeşlerinin çoğu küçük yaşta ölünce bundan da pek umutlu değillermiş. O, yaşar mıydı ki? Dört yaşına değin hâlâ ölmemişti ki bir gün damdan düştü. Çok fena oldu; gene ölmedi.
Büyüdü, okula başladı, sınıflar bitirdi. Peki bu imrenilesi çocukta ne vakit başladı öğretmenlik tutkusu? Kim, ne vakit aşıladı ona bilme, öğretme sevgisini? Orası pek belli değil. Ortaokul yıllarında öğrendiklerini hemen arkadaşlarına anlatan, içinden öyle gelen bir çocuktu Mustafa. Tek başına ders çalışmaktan hoşlanmaz, mutlaka birilerini bulup ders anlatarak ders çalışırdı. “Sonra, onların dilinden anlıyordu, problemleri onların anlayacağı bir dille açıklamasını biliyordu. Kendi heyecanını onlara da duyuruyordu.” (Oğuz Atay, Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan, İletişim Yayınları, 54. Baskı, İstanbul 2018, s. 37) Defter tutmazdı, ders kitabı yoktu; bir kurşun kalemiyle boru gibi büktüğü ve bir düdük gibi kemerine soktuğu sarı bir defteri vardı. Akşamları erkenden yatar ve bu haliyle dışarıdan bakanlara güven vermezdi; oysa meselenin özü başkaydı. Kitaplar da hayat da pahalıydı ve ailesine yük olmayı istemeyen Mustafa sabah herkesten erken kalkıyor, mektebe giderek yatılı öğrenciler kahvaltılarını bitirene kadar onların kitaplarını okuyordu.
Kendinden büyük sınıflara bile matematik, fizik dersleri verecek kadar güçlü belleği ve öğretmenlik yeteneği vardı. İyi de nasıl öğretiyordu Mustafa her bir şeyi: “Önce insanlarla dost oluyordu tabii. Öğretmeden önce onları öğreniyordu; nasıl öğretebileceğini hesaplıyordu. Sanki öğretmiyordu onlara, onlarla sohbet edermiş gibi yapıyordu. Onunla konuşanlar, hocadan bir şey öğrendiklerini çok sonra anlıyordu; ya da onların bildikleri şeyleri söylüyormuş gibi yapıyordu. “Sen zaten bilirsin,” diye başlardı söze. Her şey öğretilebilir. İyi yaşamak için neler yapmalı? Bunu bile öğretebiliriz insanlara. Çünkü iyi yaşamak da ‘bilgi’ye dayanır. Bunu da göstermeliyim sizlere. Çünkü ülkemizin insanları daha yaşamanın acemisidir. Onlara insan gibi yaşaması öğretilmemiştir henüz. Nasıl yaşamak gerektiği de sezdirmeden öğretilebilir onlara. Hayatın yaşamaya değer olduğu öğretilebilir. Güzel sanatların da, edebiyatın da ‘büyük ve güzel şeylerin’ de var olduğunu öğrenmeli insanlarımız. (s. 55)
Elbette insanların kirlenmiş düzeyleri günümüzdekiyle karşılaştırılamayacak denli azdı. Yalnızlaşma, yabancılaşma gibi aydın hastalıkları henüz genele yayılmamıştı. “Cumhuriyetin ilk yıllarıydı, daha söz ayağa düşmemişti; vatan-millet-sakarya bir edebiyat haline gelmemişti; daha herkes sözünün eriydi.” (s. 60)
Liseyi hiçbir dersten 10’dan aşağı numara almayarak birincilikle bitirmiş, tek gayesi öğretmenlik olan Mustafa Fen Fakültesi’ne kaydolmuştur. Kısa sürede mezun olup hayata atılacak böylece hem okuyan kardeşlerine hem evin geçimine yardım edecektir. Neyse ki bin bir güçlükle, yine öğretmen, hatta müderris olacağı dillendirilerek kendisine daha uygun olan Mühendis Mektebi’ne kaydını aldırmaya ikna edilir. Burada da kısa sürede gösterir meziyetlerini. Ders hocasının isteksizliğinde Mustafa tahtaya kalkar bir saat durmadan dersi anlatır. Ondan sonra bir sene boyunca ders hep Mustafa’ya anlattırılır. Öğrenciliğinde hiç not tutmadan dersi dikkatle dinler, öğretmenliğindeyse öncelikle nereleri bilmediğimizi öğrenerek başlardı.
Mustafa İnan Batı’nın ulaştığı bilim seviyesine hayran olunarak, ‘ithal malı bilim’ yaparak bilimsel bir gelenek yaratılmayacağının farkındaydı. Evet, gelenek oluşturmak hayranlıktan öte, küçük adımlarla yürünecek, sabır gerektiren bir işti. Tüm bu özelliklere sahip olan ender kişilerdendi Mustafa İnan. Pekala doktorasını yaptığı, kalması için çok zorladıkları, büyükelçiliği bile devreye soktukları bir ortamda Zürih’te kalmaz. Kim bilir, belki orada kalsa hocalarının dediği gibi dünyanın sayılı mekanikçilerinden biri olarak anılabilirdi de. Ne var ki o, ithal bilim ile bilimsel ortamın gelişeceğine inanmayan, kendini yurduna ve ulusuna adamış, pek bilinmeyen bir kahramandı. Memelekete dönmesiyle oluşturulan Teknik Üniversite’de Mekanik Kürsüsü’nü kurdu.
Sadece mekanik ve matematikle değil, her şeyle uğraşmak gerektiğini düşünen, divan şiirinden hoşlanan, Behçet Kemal’in seci Kuran çevirisini düzeltecek kadar Arapça bilen, popüler olmaktan korkmayan, bilimde ileriye dönük, eski ifadeler yerine yeni ifadeler kullanmayı tercih eden bir entelektüeldir Mustafa İnan. Sözcüklerin kökenlerine duyduğu ilgi, bu aciz okuru mest etmiştir. “Tekin, sence ‘yum-yom’ hecesinin böyle bir anlamı var mı?” Soruyu yine kendi cevaplandırdı: “Çocuklar, bence ‘yum-yom’ yuvarlaklık belirtiyor. Yum-ruk, yumurta, yum-uk, yummak, yum-ru, yum-ak gibi.” Onlardan da böyle yeni heceler bulmalarını, ya da yeni örnekler düşünmelerini istiyordu. (s. 149)
Zaman ilerledikçe insanlar daha çok kirlenir, düzen iyice bozulur. O da yorgun, ekonomik güçlüklerden bir türlü yakasını sıyıramamış, günü gelmiş asistanlarından bile borç para almış soluk yüzlü bir hoca olup çıkar. Bedeninden bir türlü geçmeyen şu bitkinlik onu feci endişelendirir, moralini alt üst eder ve perdenin kapanması hızla gerçekleşir.
Bizim gibi değişimlerin hızını ayarlayamayan bir toplumda Mustafa İnan, bana kalırsa, geniş zamanların sonsuz düşünme ufuklarında dolaşan, içinde apaçık beliren sanatçı duyarlığıyla güdük bırakılmış bilimimizin bir dahisiydi.

30.10.18

Azrail'den kaçan adam




Demirtaş Ceyhun’un Cadı Fırtınası romanını okurken yazarın yer yer roman dışı ögelere değinmesi beni kitaptan soğutuyordu ki çok bilinen halk hikâyelerinden birine rastladım.

“İsfahan’da, yaşamayı çok seven, ölümden öcü gibi korkan zengin bir tüccar varmış. Bir akşam, eve gelince bir de bakmış ki, Azrail kapısının eşiğinde beklemekte. Dehşete kapılmış birden. “Ne istiyorsun benden?” diye bağırmış öfkeyle. Sonra da, Azrail’in ağzını açmasına fırsat vermeden dönmüş, atlamış atına, tepiklemiş karnını, bir andan gözden yitmiş gitmiş. Can havliyle kaçarmış. Üç gün üç gece, soluk almadan, dörtnala uçmuş, taa Semerkand’a varmış. Azrail’i atlattığından, kurtulduğundan, onun buralara gelip kendisini bulamıyacağından öylesine eminmiş ki artık. Güvenli, içi rahat, bir otele gitmiş geceyi geçirmek için. Ne ki, yukarı çıkıp da odasınıa girince, gene donmuş kalmış. Gözlerini kapıya dikip yatağa oturmuş, öyle kendini beklermiş Azrail. İçeri girdiğini görünce, hemen ayağa kalkmış gülümseyerek. “Sevindim, demiş zamanında geldiğine. İzini yitireceğimden korkmuştum. Gecikeceğinden kormuştum. Çünkü İsfahan’da lafımı ağzıma tıkadın, konuşturmadın beni. Yoksa sana, üç gün sonra Semerkand’da bu otelde buluşacağımızı söyleyecektim.” [1]

Her gece vur patlasın, çal oynasın eğlenen Bahattin’den dinler bu hikâyeyi Kurban. Kötü bir kolaj örneğidir ne yazık ki bu hikâye. Öyle ki hikâyenin bitmesiyle nezaretteki Kurban’ın serbest bırakılacağını yine Bahattin söyler. Yazar hikâyeyi oracıkta unutmuş gitmiştir. Demirtaş Ceyhun ne düşünmüştü bilinmez ama hikâyenin gelip Semerkant’a dayanması Amin Maalouf’un Semerkant, Vladimir Bartol’un Alamut Kalesi romanlarını hatırlattı hemen. Şöyle demişti Maalouf Semerkant romanında bu kadim kent için: “Dünyanın güneşe dönük en güzel yüzü.” Perslerin kurduğu düşünülen, İpek Yolu üzerinde bir ticaret ve kültür kenti olan Semerkant’ta Büyük İskender, Müslümanlar, Cengiz Han, Timur hüküm sürse bile gerçekte asla paylaşılamamıştır. Çağlar boyunca bir inci gibi parlayan bu masallar kentinin en parlak olduğu zamanlarsa 14 ve 15. yüzyıllardı.
İsfahanlı zengin tüccarın “Dünyanın başkenti” diye anılan Semerkant’a sığınması boşuna değildi elbette. Ne var ki hikâyenin varyantları da çok. Bunlardan bir başkasına göre Bağdat’ta oturan İslam halifesi ve onun veziri arasında geçer. Bir gün genç ve pek sağlıklı vezir Azrail’i görünce kaçmaya başlar ve o günün akşamında Semerkant’a ulaşır. Cadı Fırtınası’nda anlatıldığı gibi yine Semerkant’ta Azrail’in kendisini bulamayacağını düşünür. Ne var ki akşamleyin halifenin huzuruna çıkan Azrail, veziri Bağdat’ta görünce çok şaşırdığını, eğer kaçmayıp kendisini dinlese akşama Semerkant’ta buluşalım diyecektin der. Neyse ki akşam Semerkant’ta vezirle buluşup canını almıştır.
Mevlana’nın Mesnevi’sinde de hikâyenin diğer varyantına rastlanır. Mesnevi’deki hikâye şöyledir: Bir adamı korkudan tir tir titreyerek Hz. Süleyman’ın huzuruna varır . Çok dertlidir. Azrail’i görmüştür ve Azrail ona son derece kızgın bakmıştır. Hz. Süleyman’dan rüzgâra emretmesini ve kendisini bir an evvel Hindistan’a götürmesini diler. Hz. Süleyman adamının ricasını geri çevirmeyerek rüzgâra emreder ve onu Hindistan’a yollatır. Sonradan Hz. Süleyman’ın huzuruna Azrail de varır ve ona Cenab-ı Hakk’ın bu kulun canını Hindistan’da almasını buyurduğunu, ancak burada görünce şaşkınlıkla baktığını söyler. Neyse ki Hz. Süleyman’ın rüzgârı sayesinde can alma sorunu buyrulduğu biçimde Hindistan’da alınır.
Üç anlatıda Azrail’in ortak olduğunu, ana kahraman farklılaşsa da ölümden kaçma amacıyla ortaklaştıklarını, ilk iki varyantta kaçılan kentin Semerkant, Mesnevi’dekindeyse Hindistan olduğu görülse de burada da Azrail’in ulaşamayacağı büyük yer olmalarıyla yine ortaklık söz konusudur. Her üç anlatıda da Azrail canını alacağı kişiye buluşma yerini söyleyememiş; ne var ki her üçünde de kişi kendi ayağıyla canını teslim etmeye gitmiştir.



[1] Demirtaş Ceyhun, Cadı Fırtınası, Cumhuriyet Kitapları, 4. Basım, Eylül 2009, İstanbul, s. 280-281

14.10.18

Hangi Yalnızlığın Başkenti Tomris?





Hüseyin Cengiz’in “Yalnızlığın Başkenti” eseri[1] Cemal Süreya üzerine yazılmış bir biyografik roman. Şairin Türkiye’nin travmatik, puslu günlerine koşut yaşadığı çocukluk yıllarını, Dersim’den Bilecik’e sürülmelerini, üvey annesinin gaddarlığını, çalışma hayatını ve özellikle de gönül ilişkilerini mercek altına almış yazar. Bir başka deyişle Yalnızlığın Başkenti romanı, şairin dıştan görünen yaşamını anlatmış. Cemal’in darphane müdürlüğünü, maliyecilik günlerini uzun uzadıya anlatan bölümlerin ayrıntısı, aynı yoğunluk ve özenle şairliğine gösterilmemiş. Aralara serpiştirilen şiirlerle Cemal Süreya’nın şairliğini gösterdiğini düşünen yazarın gönül ilişkisi anlatmaya hevesli kalemi buraları son sürat geçmiş. Şairin ve şair arkadaşlarının sanat dünyasından uzak durulmuş, hatta kaçınılmış roman boyunca. Şairin aşk hayatı söz konusu olduğundaysa titizlenen, sevgililerine ayrıntıyla eğilen bir romancıyla karşılaşıyoruz. Romanda şair Cemal Süreya’dan çok sevgili Cemal Süreya’ya rastlamamız bundan. Yazarın handiyse şairliği alınmış bir Cemal Süreya romanı yazdığını söylersek abartmış olmayız. Bu iddiayı yakın arkadaşları Edip Cansever’le Turgut Uyar’ın adlarının roman boyunca sadece bir iki kere  geçmesiyle ve şairin Tomris Uyar’la yaşadığı gönül ilişkisinin veriliş biçimiyle kanıtlayabiliriz. Öyle ki şairin diğer sevgililerine yakın durmaya çalışan yazarın Tomris Uyar’a fazla sokulmadığı, uzaktan baktığı çok ortada. Geri durduğu Edip’le Turgut’u, hatta Ülkü Tamer’i Tomris Uyar üzerinden anlatabileceği bir kurguya pekala yönelebilir, yine Tomris Uyar’dan hareketle çok nitelikli, dikkat çekici öykülere ulaşabilirdi. Yazık ki kaçırmış! Hadi diğerlerini es geçmiş de neden Tomris Uyar’ın hakkını vermemiş? Şairin diğer sevgililerinden aşağı kalmayacağı 2. Yeni’ye dolaylı can vermesinden bile belli. Güzellikse fazlasıyla, çekicilikse yine fazlasıyla... Türk edebiyatının en özgün öykücülerinden, sayısız çeviriye, öyküye, denemeye imza atan, gönlüne göre yaşayan, özgür ruhlu, tutkulu aşkların kadını Tomris Uyar’dan boşuna uzak durmuş olamaz. Hüseyin Cengiz’in bir kamera gibi göze hitap eden dışarlıklı kalemi; sanatı, sanatçıları, dolayısıyla içi, içteki sanatçı doğasını yetersiz anlatmış.



Tomris’in öğrencilik yıllarından deli dolu aşkı Ülkü Tamer’le evlendiği, harika uyumlarına mis kokulu, güzel kızları Ekin bebeği de katarak sevgilerini çoğalttıkları bilinir. Ne var ki henüz birkaç aylık yavrularının sütten boğularak ölmesi genç çifte felaketi yaşatır ve aşkları bir daha canlanmamak üzere sönümlenir. Tomris’in yolu bu enkazın içinde Cemal’le kesişir.

“Sizi tanıyorum. Ben de Tomris.”[2]

Cemal’in Ankara’daki Sanatseverler Derneği’ne uğradığı gelişigüzel bir günde bu sözlerle ilk kez romana ve elbette şairin yaşamına dahil edilir Tomris. İstanbul’da Baylan Pastanesi’nde giderek ilerler ilişkileri. Hâlâ Ülkü Tamer’le evli olan (kendi de evlidir), edebiyat dünyasına henüz ismini duyuramamış bu güzel ve yetenekli kadınla yaşayacağı fırtınalı aşk macerası yazık ki şaire biçilen şıpsevdi ve yalnızlığa dayanamayıp evliliğin dört duvarına da uyum sağlayamayan adam imajlarını güçlendiren bir ara düğüm olarak kalakalmış. Oysa Cemal Süreya’nın şairliğinde Tomrisli yılları öylesine parlaktır ki şiirden anlayan her okur bu ışığı görür. Sonuçta tırnak içine alınan, hayli bilindik ifadelerle romandan çıkarılır Tomris Uyar.

Doludizgin yaşanılan üç yılın sonunda aşk büyüsünü kaybetmeye, ilişki eskiyerek eksilmeye başlayınca “Türk edebiyatının en verimli aşkı” olarak tanımlanan beraberlikleri sona erdi.[3]


Hüseyin Cengiz tırnak içine aldığı bu basmakalıp ifadeyi kullanmak yerine neden verimli olduğunu anlatma yolunu tutsaydı. Yazık ki yazar kolaya kaçmış!

Ayışığında oturuyorduk
Bileğinden öptüm seni

Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm
Soluğundan öptüm seni

Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm yatağımda
Kasığından öptüm seni

Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni[4]

Cemal Süreya’nın bu meşhur dizelerini de romana katınca Tomris’in rolü tamamen bitiyor. Oldukça güdük, yoğunluktan uzak, baştan savılan, “Türk edebiyatının en verimli aşkı” diyerek geçiştirilen bu birlikteliğin roman gibi sonsuza açılan bir türde enine boyuna işlemesini; Cemal Süreya’nın Tomrisli yıllarda coşan, heyecan yüklü, hırslı, doyumsuz, sırılsıklam aşık, başı bulutlu, cinsellikle harmanlanmış dizelerinden söz etmesini, verimli açıklamalar yapmasını beklerdim. Ne var ki bunların hiçbiri yok, Hüseyin Cengiz salt bir olay aktarıcısı ve kalemini kronolojik akışa kaptırınca derin sulardaki cevheri göremeyip sonraki gönül macerasına koşturuyor.

Daha da acısı vardır ama
O da sevdiğin kadının
Karşı tarafı ziyaret etmesidir
Bu bir nezaket ziyareti de olsa
Düello gerçekleşmemiş de olsa
Acıdır bu
Ondan da ondan da[5]

Cemal’in tutku ve şiddet sarmalından usanan her kadın hem romandan hem de onun yaşamından çıkarken şairi durgun bir suya dönüştürüyor yazar. Vereceği bütün tepkilerinde bastıramadığı bu iki duygunun davranışa dönüşeceğini biz de biliyoruz artık. Yazar böylece romanın denetimini de kolaylaştırıyor. Ne var ki geçmişin izleri, özellikle de Tomris’inkiler Cemal’in yaşamından hiçbir zaman tamamen silinmiyor ki!

Başkaları da var masada
İleri geri konuşuluyor

Ötedesin o adamın duldasında
Gözkapaklarına bürünmüş adam

Eli her an omuzunda
Eğiliyor sigaranı yakıyor

Teşekkürler sigara dumanı,
Sağolasın adam!

Onunla gelmişin buraya
Yüzün yandan ve uzaklarda

Niçin sevmiyorsun duvar kâğıtlarını
Hoş belki de seviyorsun

Herkes az buçuk sarhoş
Herkes bir şeyler söylüyor
Ama yalnız ikimizin sözcükleri
Sarmaşdolaş

Üzerinden sevişmek, kadınım,
Sigaranın, Asya’nın, omuzların,

Üzerinden aile fotoğraflarının
Eller nasıl duygandır nasıl yalın

İki ses, iki bakış, gelişir nasıl
Tek bir cümle gibi, sözlere karşın

Sivri topukları nasıl ortasına
Gömülmüştür belleksiz halıların.[6]

Cemal’den kopan gönlünün Turgut Uyar’a kaymasını şöyle anlatır Tomris: “1966 yılında ben zaten Cemal Süreya’dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul’a gelmişti çocuklarıyla. Burada tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o zaman daha bir yakın oturup konuşma fırsatını bulduk ve mektuplaşmaya başladık. Bu mektuplar önce sadece şiir üzerine mektuplardı. Hâlâ duruyor bende. Genellikle onun şiir üzerine düşünceleri, benim onun şiiri üzerine düşüncelerim... Ve anladığım kadarıyla çok sıkışık bir dönem geçiriyordu. Yani evlilik hayatında bir süredir yaşadığı tedirginlik ve uyumsuzluk şiirini de etkilemişti, yedi yıldır şiir yazmıyordu. Esin periliği olarak ifade etmek istemiyorum ama herhalde çok konuştuğum, çok dürttüğüm, yazmasını çok rica ettiğim için diyeyim, yavaş yavaş şiir yazma isteği yeniden doğdu.”
Tomris, Cemal’in sadece evinden çıkıyor, gönlünden değil... Sonrasında da defalarca görüşüyorlar (Örneğin Ölmeme Günü yıl dönümlerinde[7]). Öyle ya, Tomris, yakın arkadaşı Turgut Uyar’ın sevgilisi ve eşi oluyor. Tomris gibi özgürlüğüne düşkün, asla tam olarak elde edilemeyecek bir kadının yaşamının en uzun ilişkisini yaşaması (Turgut Uyar ölene değin sürer evlilikleri) boşuna olmasa gerek. Aşkın Turgut haline göreyse Tomris, sevilmeye doyulamayan, göğü büyüten, bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır.[8]
Tomris Uyar söz konusu olunca uzun uzadıya Turgut Uyar’dan söz etmek, Edip Cansever’i de epey anmak gerek; ne var ki bunlar başka öyküler ve bir başka yazının konusu.



[1] Hüseyin Cengiz, Yalnızlığın Başkenti, Destek Yayınları, 17. Baskı, İstanbul 2018
[2] A.g.e. s.145
[3] A.g.e. s.159
[4] Cemal Süreya, "Sayım", Sevda Sözleri, YKY, 28. Baskı, İstanbul 2006, s.119
[5] Cemal Süreya, "Düello", Sevda Sözleri, YKY, 28. Baskı, İstanbul 2006, s.138
[6] Cemal Süreya, "Üzerinden Sevişmek", Sevda Sözleri, YKY, 28. Baskı, İstanbul 2006, s.151
[7] Ölmeme Günü için bakınız: https://sokagimda.blogspot.com/2018/03/dunya-olmeme-gunu.html
[8] Turgut Uyar, "Tomris Uyar İçin Bir Şiir Kurma Çalışması", Büyük Saat, YKY, 8. Baskı, İstanbul 2009, s.393

13.9.18

Mutsuzluk insanları



        Yangından mal kaçıran insanlar gibi aceleci, telaşlı, ama kontrolsüz yaşıyoruz. Ne yapıyoruz belli değil. Herkeste bir koşturmaca, bir hız deliliği... Yürürken uçuyor, otomobilde kuduruyor, konuşurken ayarlarımızın dışına çıkıyoruz. Yok, ne yapsak kendimiz olamıyor, huzuru yakalayamıyoruz. Oracıkta, biliyoruz, herkes biliyor; ama çıldırmış zamanın yabancılaşmış insanları olarak ona ulaşabilecek erdemlerden gün geçtikçe uzaklaşıyoruz. Elimizden kaçırdıkça gergin, öfkeli, tahammülsüz, kudurgan davranıyoruz. Biz, bu çılgın zamanın lanetlenmiş insanları, mutluluktan anbean uzaklaşıyoruz. Matematik öğrenmek istemeyen çocuklara matematiği sevdirmeye çalışan zavallı, idealist öğretmenin tanıyacağı çaresizlik gibi, mutluluğu masalların sonlarında hatırlıyoruz çocuklarımızla.