20.12.12

Alaaddin Kara'yla söyleşi ve imza günü


ŞU ADRESTEN ALINTIDIR: http://www.caycumasanat.com/oku.asp?id=2436
Alaaddin Kara liseli gençlerle öykü ve fotoğraf konuştu! 

Zonguldaklı öykü yazarı ve fotoğraf sanatçısı Alâaddin Kara 19 Aralık Çarşamba günüZonguldak Hasan Ali Yücel Lisesi öğrencilerine fotoğraf gösterisini sunup öykü kitabını imzaladı. Öğrencilerle öykü ve fotoğraf üzerine bir söyleşi de yapan yazar, Maden Teknikeri olarak çalıştığı maden ocaklarıyla ilgili soruları da yanıtladı.
Kütüphanecilik Kulübü’nün girişim ve çabalarıyla organize edilen etkinlikte, söyleşiden önce, yeraltında çalışan işçileri görüntüleyen fotoğraflarını izletti.
Yazar olup-olmadığıma okuyanlar karar verir!”
Kitap çıkarmak amacıyla değil, günlük tutarak yazmaya başladığını belirten Alâaddin Kara, bu günlüklerin öyküye dönüştüğünü, sonra ZonKişot Dergisinde yayımlanmasıyla hem cesaretlendiğini hem de kitaplaşmanın bir zorunluluk halini aldığını söyledi. İki öyküsünden iki ayrı ödül alınca sanatçı arkadaşlarının önerisiyle kitabını da çıkardığını belirtti.
Gençlerden özellikle çok okumalarını ve günlük tutmalarını istedi. Öykülerinin kötü sonla bitmesi, karamsar havayla verilmesini eleştiren arkadaşlarını da dikkate alarak, o yönde de çalıştığını söyleyen yazar, yaşadığı ortamın, diline de yansıdığını, olumsuzlukların öykülerini etkilediğini belirtti.
Öykümü öyle yazmam gerekir ki; okuyanı, kuyudan madene indirebileyim. Yine o şekilde kuyudan çıkartabileyim.”
İyi fotoğraf konusunda; “Herkes kendi görüşüne göre değerlendirir!” diyen Kara, realist (gerçek) fotoğraflar çektiğini, bu tür fotoğrafları beğendiğini belirtti.

ŞU ADRESTEN ALINTIDIR: http://www.67sergi.blogspot.com/

ALÂADDİN KARA HASAN ALİ YÜCEL LİSESİ’NDE 
Zonguldaklı fotoğrafçı-yazar Alâaddin Kara 19 Aralık Çarşambagünü Hasan Ali Yücel Lisesi öğrencilerine fotoğraf gösterisini sundu. Ayrıca merak ettikleri soruları yanıtlayarak kitabını imzaladı. Yeraltında birçok alanda çalışan Kara, halen Maden Teknikerliği yapıyor.
Sunuş konuşmasında; okulun sosyal çehresini genişletmek amacıyla öncelikle kütüphaneyi işlevsel hale getirme çabalarını anlatan Hasan Ali Yücel Lisesi Edebiyat Öğretmeni Üzeyir Karahasan, ayrıca, çalışmalarına devam ettikleri tiyatral şiir dinletisinin ipuçlarını da verdi. 
 Özlem Yücesan/Zonkişot   


ŞU ADRESTEN ALINTIDIR: http://www.pusulagazetesi.com.tr/haber.php?hayns=2&yazilim=haberler&osmanli=hdetay&sece=1&aid=30007&titlem=30007#.UNS_CZFTK3c.facebook
Fotoğrafçı-Yazar Kara, öğrencilerle buluştu, yazar gözüyle Zonguldak'ı değerlendirdi
'İçinde yaşayana dert, gidene geri dönmek için dert!"

Fotoğrafçı-Yazar Alaaddin Kara, Hasan Ali Yücel Lisesi öğrencilerine fotoğraf gösterisini sundu, söyleşi yaptı ve kitabını imzaladı. Yazar gözüyle Zonguldak'ı değerlendirmesini isteyen bir öğrenciye Kara, "İçinde yaşayana dert, gidene geri dönmek için dert!" derken; içindeyken yaşanan sıkıntıların yönetimin hatası olduğunu da vurguladı.
Arkadaşına GönderYazı boyutunu büyütmek için        
  21 Aralik 2012 00 : 56 
Zonguldaklı Fotoğrafçı-Yazar Alaaddin Kara, önceki gün Hasan Ali Yücel Lisesi öğrencilerine fotoğraf gösterisini sundu. Ayrıca merak ettikleri soruları yanıtlayarak, kitabını imzaladı. Yeraltında birçok alanda çalışan Kara, halen Maden Teknikerliği yapıyor. Sunuş konuşmasında; okulun sosyal çehresini genişletmek amacıyla öncelikle kütüphaneyi işlevsel hale getirme çabalarını anlatan Hasan Ali Yücel Lisesi Edebiyat Öğretmeni Üzeyir Karahasan, ayrıca, çalışmalarına devam ettikleri tiyatral şiir dinletisinin ipuçlarını da verdi.
Kütüphanecilik Kulübü’nün girişim ve çabalarıyla kotarılan etkinlikte, söyleşiden önce, fotoğraflarını sunan Alaaddin Kara öğrencileri adeta yerin altına indirdi. Söyleşi, Üzeyir Karahasan’ın sorularına, Kara’nın verdiği cevaplarla gelişti. “Maden dışında yazıyor musunuz?” sorusu, usta yazar İrfan Yalçın’la yaptığı bir sohbeti hatırlattı Kara’ya ve yazmak istediğini vurguladı. “Madenin dışına çık ve şiir çok oku” diyen Yalçın yeni bir kapı açmıştı Kara’ya.
“Yazar olup-olmadığıma okuyanlar karar verir” diyerek daha yolun başında olduğunu vurgulaması, iki şiir yazıp adını şaire çıkaran günümüz gençlerini düşündürdü.
Kitap çıkarmak amacıyla değil, günlük tutarak yazmaya başladığını belirten Alaaddin Kara, bu günlüklerin öyküye dönüştüğünü, sonra ZonKişot dergisinde yayımlanmasıyla hem motive edici, hem de bir zorunluluk duyumsaması halini aldığını söyledi. Yine, iki öyküsünden iki ayrı ödül de alınca sanatçı arkadaşlarının önerisiyle kitabını da çıkardığını belirtti. Eksiklerini görüp kendini geliştirme uğraşı verdiğini söyleyen yazar, gençlerden özellikle “çok okumalarını ve günlük tutmalarını” istedi.
Öykülerinin kötü sonla bitmesi, karamsar havayla verilmesini eleştiren arkadaşlarını da dikkate alarak, o yönde de çalıştığını söyleyen yazar, yaşadığı ortamın, diline de yansıdığını, olumsuzlukların öykülerini etkilediğini belirtti.
Kara, “Öykümü öyle yazmam gerekir ki; okuyanı, kuyudan madene indirebileyim. Yine o şekilde kuyudan çıkartabileyim” dedi.
“İyi fotoğraf” konusunda; “Herkes kendi görüşüne göre değerlendirir” diyen Kara, realist-gerçek fotoğraflar çektiğini, bu tür resimleri beğendiğini belirtti.
Yazar gözüyle Zonguldak’ı değerlendirmesini isteyen öğrenciye, “İçinde yaşayana dert, gidene geri dönmek için dert!” derken; içindeyken yaşanan sıkıntıların yönetimin hatası olduğunu da vurguladı.
Son olarak, “TTK ocakları ile özel ocaklar arasında fark var mı?” diye soran öğrenciye, “Dağlar kadar fark var” vurgusunu yapan, bunu da sendikaya bağlayan Kara, “İş ve sağlık güvencesi yok. Diğer haklar için de ancak sendika kanalıyla mücadele etme şansları var” dedi.
Etkinlik kitap imzası ve toplu fotoğraf çekimiyle sona erdi.

Şu adresten alıntıdır: http://www.haber7yaman.com/guncel/alaaddin-kara-liseli-genclerle-oyku-ve-fotograf-konustu-h4878.html


Alaaddin Kara liseli gençlerle öykü ve fotoğraf konuştu!

Alaaddin Kara liseli gençlerle öykü ve fotoğraf konuştu!

22 Aralık 2012 Cumartesi 20:33

 

Zonguldaklı öykü yazarı ve fotoğraf sanatçısı Alâaddin Kara 19 Aralık Çarşamba günüZonguldak Hasan Ali Yücel Lisesi öğrencilerine fotoğraf gösterisini sunup öykü kitabını imzaladı. Öğrencilerle öykü ve fotoğraf üzerine bir söyleşi de yapan yazar, Maden Teknikeri olarak çalıştığı maden ocaklarıyla ilgili soruları da yanıtladı.
Kütüphanecilik Kulübü’nün girişim ve çabalarıyla organize edilen etkinlikte, söyleşiden önce, yeraltında çalışan işçileri görüntüleyen fotoğraflarını izletti.
Yazar olup-olmadığıma okuyanlar karar verir!”
Kitap çıkarmak amacıyla değil, günlük tutarak yazmaya başladığını belirten Alâaddin Kara, bu günlüklerin öyküye dönüştüğünü, sonra ZonKişot Dergisinde yayımlanmasıyla hem cesaretlendiğini hem de kitaplaşmanın bir zorunluluk halini aldığını söyledi. İki öyküsünden iki ayrı ödül alınca sanatçı arkadaşlarının önerisiyle kitabını da çıkardığını belirtti.
Gençlerden özellikle çok okumalarını ve günlük tutmalarını istedi. Öykülerinin kötü sonla bitmesi, karamsar havayla verilmesini eleştiren arkadaşlarını da dikkate alarak, o yönde de çalıştığını söyleyen yazar, yaşadığı ortamın, diline de yansıdığını, olumsuzlukların öykülerini etkilediğini belirtti.
Öykümü öyle yazmam gerekir ki; okuyanı, kuyudan madene indirebileyim. Yine o şekilde kuyudan çıkartabileyim.”
İyi fotoğraf konusunda; “Herkes kendi görüşüne göre değerlendirir!” diyen Kara, realist (gerçek) fotoğraflar çektiğini, bu tür fotoğrafları beğendiğini belirtti.

7.10.12

Karakuş
























1: geçen ve kalan

buğusu  akardı aynanın
camlar ıslatan durak başlarından
akşamın çatlaklarına

bulaşık kovaları ve su kapları
odalarla yıkanırdı yağmur yoksunları

bozkır bakışlarını yalasa
birdenbire aklına düşerdi
şehveti çamurlu akan
rüzgâra karşı koyan
yağmurlarda açan adamdı
“adım Ali / hani benden evveli…”

sen denli yorgundu yaban
çukurlarına toprak oturmuş
ve ince kalemle yontulmuştu

iki adın kaldı senin
geçen ve kalan
geçip de kalanları saymadan
küllerinde savrulan bir yalan

sararmış otların gizinde akşam postası

















2: ses

içlerinden güneş geçerdi ılık
sert bakışlı baykuşlar
katbekat yollar yokuşlar yerine

üzümlerden yansıyan ışık
dalların pütürlü kıvrımı
dizinin dibinde kımıltıları
arkada kavunların baygın salınışı
kardeş dişiyle sulanışı
ve tok sesleri tekerlerin
katırların terli yelesi

içte kopan içte kalan coşku
ona benzer bir türkü derinlerde

köyün büyüyen gürültüsü
çeşmeler boyu insan
insan boyu ses
… nefes

içleri düğümlenirdi baygın
griye çalan gölgeler şimdi
uzayan günlerin geceleri

ötelerde bir tıkırtı
gıcırdayan yaylar
elektriğin vınlaması
kımıltısı sineğin
omuz başında da örümcek
dilli, kıllı, sessiz, kara
büyüyen bacaklarıyla artan
duvarda ikilenip üçlenen
yatağın altından üstüne dörtlenen
gözleri cam kesiği
kesik bir nidayla çoğalan

bir acı etinden canına
acılı çıngırak sesi
ağlamaklı ses ya da sessiz
duvar boyu ses
… nefes

8.9.12

Erdal Öz'ün saçma adamı-2



Evliliklerinin yedinci gününde çingene mahallesinden geçerken çingene çocuklarından adamakıllı bir dayak yer, kendinden geçer. Ayıldığında evindedir ve karısı ona “iki günlerinin kaldığını” söyler; bu iki günün ne olduğunu, nereden çıktığını anlayamaz ve içi korkulu bir sevinçle dolar. Dokuzuncu günün bitimindeyse işler iyice değişmiştir. Artık odasında yatacaktır, öyle ki karısı yataklarının iki kişilik olmadığını söyler. Kadını haklı bulur, yatak gerçekten dardır; üstelik cinselliğe de biraz doymuştur. Bir ay sonlandığında kadın ona hiç yaklaşmayacak, hatta ona acıyacak, kızacaktır. Zaten karısını tanımakta başarısız olan koca, böylece daha yalnız ve çaresiz kalacak, ne kadar yalvarsa da fayda etmeyecek, mutlu geçen dokuz günün anılarıyla bir süre avunacaktır. Etinin rahatlığı ve doygunluğu tattığı dokuz gün…   “Karım benim” dediği kadının her yerini, her köşesini yeni baştan öğrenmek istediği mutluluk günleri… Aynı aynayı, özellikle aynı yatağı paylaşmanın coşkun arzusunu unutması olası değildir. Karısının güzelliği, örneğin koltukaltlarının, görülmeye değerdir. Ah, bu mutluluk günleri geride kalmıştır!
Karısı onu yatağına almayalı, kiracısı olacak arsız adam ona saygı gösterilerinde bulunmaya, evin içinde pijamayla dolaşmaya, yemek tahtasının başına hayvanca kurulup yemeğini tıkınmaya, geğirmeye, yataklarına teklifsizce uzanıp uyumaya, hatta eşek gibi horlamaya başlamıştır. Yaz başlangıcındaki aşırı sıcaklarda pijamalarını da bırakıp don atletle dolaşmaya başlar; fakat o aileden biri değildir ve bu kabahatlerinin bir özrü, karşılığı olmalıdır. Olmalıdır da karısı bir şey demedikten sonra, hatta karısı da eski titizliğini yitirdikten sonra elinden ne gelir ki? Beterin beteri vardır, ya o dayanılmaz sıcaklar geldiğinde sofraya çırılçıplak oturursa… Yapar mı? Öldürürdü onu; hayır, bunu düşünmek bile iğrençtir. Öldüremez. Arsızlaşan kiracısı, onun korkulu düşüne bir adım daha sokulur, karısının odasına girince adamı üstü çıplaklaşmış bulur. Kan tepesine sıçramıştır; ama karşısındaki adam utanmadan yüzüne gülmekte ve “benim de karnım acıktı beyefendi” gibi sözler söylemektedir. Fakat o… Bu adama iki laf edebilse… Yapamaz, tek yapabildiği odasına dönünce anahtarı olanca gücüyle kapıya fırlatmaktır.
Yemeğin ardından bir bahaneyle odasına çekilir ve anında uyur. Uyandığında henüz güneş doğmamıştır. Az sonra karşı kapı açıldığını, yukarı çıkan ayak seslerini işitince hiç yapmadığı bir şeyi yaparak karısının odasına kapıyı çalmadan girer. Uyuyan karısının göğüsleri açık, bir bacağı yorganın dışında ve bir iki yerinde morluklar vardır. Görüntü, odaya neden girdiğini unutturur ve karısının koltukaltlarına doğru burnunu dokundurmak amacıyla sokulurken karısının yatağın kenarında yattığını, yatağın öbür yarısının çukurlaştığını, ikinci bir yastık olduğunu, bu yastığa bir iki kısa saç yapıştığını fark eder. Titrer. Hiçbir söz edemeden, kapıyı hızla çarpıp sığınağına kaçar ve ağlamaya başlar.
Aldatılmaya bile derli toplu bir tepki veremeyen adam, kiracısıyla karısının şiddetlenen ilişkisini uzaktan izlemeye başlar. Kiracının usta yalanlarını, güzel özürlerini hayranlıkla karşılar ve aynı durumda kendi olsa işin içinden sıyrılamayacağını düşünür ve bu adamdan korkmakta haklı olduğuna kendini bir kere daha inandırır. Çaresiz, yalnız ve suskundur. Bu durumu değiştirmeye, eşiğin bir adım ötesine bile geçmeye çalışmaz. Elinden bir şey gelmeyeceğine olan derin inancı içerisinde yepyeni kurgular yapar. İkisini sevişirken ne kadar çok görmek istediğini anlar; ikisini aynı yatakta çırılçıplak, bildiği birleşme durumlarında… Fakat böyle anların birinde aniden yatağından doğrulup dışarı fırlar, gürültü çıkarır, yerden yarım bir tuğla parçası kapıp beklemeye başlar. Karısı taşlıkta görünür, ona bakar. Oysa karısının bir şeyler demesini beklemiştir; umduğunu bulamayınca çıkar, gider, kimse “dön” demez. Gecenin serinliğine bırakır kendini, öylece, hiçbir tasası olmadığını düşünerek yürür. Gerisingeri eve dönünce gürültü çıkarmadan odasına girer ve yüzüne yerleştirdiği taze gülücüğüyle uykuya dalar.
Odasında karısı, arkadaşı ve elbette kendisince yalıtılan adamın günleri birbirine benzerken bir sabah bu kısır döngü işletilmez. Karısının yemeğe daveti, Kiracının evde olmadığı bir gün karısı onu yemeğe çağırır. Koca, bu daveti kazanç hanesine katmaya dünden niyetlidir. Kadının ilk yemeği onun tabağına koyması, “yeşil salatadan da alsana” deyişi belirgin bir farklılığın yaşanmakta olduğunu gösterir; ancak insan ilişkileri iyice zayıf, sorgulama yeteneği ya da düşüncesi hiç gelişmemiş biri için kaçan bir fırsat olarak kabul edilebilir. Eksik, mutsuz, kötü, pis olduğunu düşünen adamın, aldatılmışlığı tüm yönleriyle sineye çektiğini görürüz: “Sinemaya gitmek ister misiniz?” Mantosunu alırsa üşümeyecektir; ama kadının “mantom yok” yanıtı bizimkini yine savunmaya iter. Karısıyla hiç ilgilenmeyen, düşüncesiz ve kısa bir süre önce sarf ettiği tüm kötücül sıfatlar onda mevcuttur. Karısına karşı tutumuyla sürüden kopamamıştır; ama bu gerçeği ona bir manto alarak değiştirmek ister. Kocalığı henüz öğrenemediğini, onun evlilik konusunda kendisinden daha deneyimli olduğunu belirtir ve bu sözünden anında pişman olur. Yeniden patavatsızlık yaptığını düşünerek özür dilemeye, kendisine yeni sıfatlar yakıştırmaya, konuştukça konuşmaya, saçmalamaya devam eder. Bu seyri koyulaştırmak için ilginç bir yol dener: “Dün kendimi öldürecektim.” Geceki başarısız tasarısını unutturan ve kendine uygun bir manevra alanı yaratan yalanını açık vermeden sürdürür. Kendini öldürecek kadar kederli ve aklı başındadır ama yapmaz; çünkü ölümü en kolay çözüm yolu olarak görmüştür. Sonuçta kolaya kaçmadan karısına dönmeyi seçmiş ve ondan öz dilemeye gelmiştir. “Her şeye yeni baştan…” diye söze girer, bir yandan da hıçkırmaktadır. Bunun üzerine kadın gebe olduğunu söyler.
Karısının gebeliği, taze bir umut ve heyecandır. Mutluluktan sarhoşça dolaşmakta, o güne değin şarkı söylememesine karşın sokaklarda şarkılar söylemektedir. Baba olmak, kendine ait yeni bir şeylere sahip olmak demektir. Derken kiracısıyla karşılaşır; onu özlediğini, ona ihtiyacı duyduğunu anlar. Kiracının dün gece onu aradığını söylemesi bir önceki bölümde kadının uydurma ölüm planına olan ilgisinin nereden kaynaklandığını da açık etse de adam bunu algılayamaz. Kiracının ucu açık laflar etmesi bile onu yeterince kuşkulandırmaz. “Çocuğunuz var mı?” sorusuna “yok ama olabilir” ,”çocuk yapmak enayiliktir” sözleriyle yanıt verir kiracısı. Karısının hamile olduğunu müjdeleyince kiracıyı önlenemez bir kahkaha tutar, diğeriyse duruma yalnızca sinirlenir. Kiracının gülmeye ara verip “ne çabuk gebe kaldı?” iğnelemesi de etki göstermez. Kafasında dolaşan tek tilki, bu haberi ilk kendinden duymamış olma olasılığıdır ki yalnız bu durum kiracının hep yenen, onunsa hep yenilen olmasına yeterlidir. Kızı olması istediğini söyler; kiracı “kime benzeyecek” diye sorunca “annesine” der. Karısı gibi güzel bir kızı olacaktır, öteki bu söze “kızımız” der ve sarılırlar.
Yanlarına kattıkları bekçiyle beraber bekçinin oğlunun dükkânına bu haberi kutlamaya giderler. Yolda iki kafadar basit bir sözleşme yapar: “Bekçiye para verdirtmek yok, ne harcarsak yarı yarıya.” Kiracı “doğacak kızımızın şerefine,” diyerek kadehleri devirmeye koyulur, bu konuda son derece deneyimsiz olan baba adayıysa öksürür, tıksırır, gözlerinden yaşlar boşaltır. Yanan sigaradan kendi sigarasını yakmayı bile beceremez.
Fasıl bitip hesap gelince arkadaşı kâğıdı ona uzatır ve baba adayı arkadaşına ilk diklenmesini burada gerçekleştirir: “Ben mi ödeyeceğim?” Yoldaki sözleşmeyi hatırlatır, bunun üzerine kiracı üstelemez ve çıkardıkları beşliklerden masanın üzerine bırakırlar. Dükkân sahibi geri dönüp paranın eksik olduğunu söyleyince gözler ona çevrilir. Tamamı, onun beş lira eksik verdiğinde hemfikirdir. İçkinin de etkisiyle ikinci diklenme dalgası gerçekleşir: “Yetti artık, ben hırsız mıyım?” Bir yandan da budala yerine konulduğu için ağlamaklıdır. Sonunda kiracı bir beşlik çıkarır ve sorun çözülür. Böylece kutlama biter. Eve, odasına vardığındaysa gerçekle karşılaşır, parayı eksik veren kendisidir. Cebindeki parayı birçok kez sayar ama sonuç değişmez: Demek ki hepsi haklıymış!



Arkadaşına ilk kez güçlü sayılabilecek bir tavırla –o da içki masasında sarhoş denebilecekken- karşı koyan adam, eksik verdiği paradan dolayı suçluluk duymaktadır. Birdenbire karısının kapısının önünde bitiverir, çekinerek içeri girdiğinde karısını ateşler içinde, hasta bulur. Ne yapacağını bilememenin tedirginliğiyle korkup en basit çözüme, tavan arasına koşturur. Bulduğu çözüm, karısını kiracısına bırakmak, sorumluluk almamaktır. “Karıma yardım et” derken avucunda sıktığı beş lirayı kiracının ayaklarının dibine –yüzüne değil- fırlatması geceki soruna bulduğu çözüm yoludur. “Haklıymışsınız özür dilerim.”
Sorumluluktan kaçan adamın kiracısına duyduğu hayranlık hastalık süresince iyice pekişir; öyle ki karısına doktor getirmiş, ilaç almış, karısının başından ayrılmamış, bir kocanın yapması gereken her şeyi yapmıştır. Bütün süreç boyunca izleyici rolünü üstlenen kendisi ise kadının düzelmesiyle havalara uçar. Alımlı karısını avluda görünce geçmiş olsun dileklerinde bulunur, yanına oturur, dizini dizine değdirir, kızlarını sorar. Kadının yüzündeki acımsı gülümsemeyi ise sorgulamaz, yalnızca güzel bakışına, dudaklarını güzel ısırışına takılmıştır.
Yorgun kadını yatağına yatırırken çocuğun yakında doğacağına ilişkin kendi tümcesi olan “Daha evleneli altı ay bile olmadı”yı neden kullandığı belirsizleşir. Bu silik ifade karısını hafiften titremeye yeter, kadın duygularını gizleyememektedir ama o, üsteleyip de onu üzmekten çekinir ve kadının yerine kendisi konuşur: “Elbette erken doğum diye bir şey olduğunu biliyorum.” (Öz 1999: 148) Sonra karışık duygularla onu sevmeye başlar, elleri saçlarına gider. Kadın sessizce ağlamaya, devamında sesli sesli hıçkırmaya başlar. Karısının hüznünü engellemek için avutucu sözler söyler. Saçlarından bileklerine kayan elleri, kollarına oradan bilinçsizce koltukaltlarına gitmeye, koltukaltlarını ovalamaya, okşamaya dönüşür. Elleri memelerine, oradan meme uçlarına gider, uzanıp dizkapağını öper, dizinin alt kuytusuna sokulup dilini sürter. Güzel karısını avutmak için başlayan eylemleri başka bir hedefe yönelmiştir ki kadın fısıltıyla “Ne iyisin!” der. Altı aylık evliliklerinde aldığı tek olumlu karşılık bu sözdür ve bu yüzden hem hüzünlendirmeye hem rahatlatmaya yeterlidir.
Kitabın son iki bölümü, düğümlerin çözülmesinin yanı sıra yazarın romanı yazma amacını açık eder. Kiracı, yanan ışığını görüp adamın odasına gelir ve başından beri en uzun ikinci konuşmalarını (ilki kahvedeki tanışmalarındaydı) yaparlar. O sıra adam, Gogol’un Palto’sunu okumaktadır. “Sevgili güzel karımız” der kiracı, adamın “Karımız mı dediniz?” şeklindeki düzeltme sorusu kiracıyı püskürtmeye yetmez: “Evet, ‘karımız’ dedim. Bir şey mi oldu?” Bu denli doğrudan bir saldırı karşısında ne yapacağını bilemeyen ev sahibi –ki bu konumda kimin kime sahip olduğu tartışılır- hep yaptığı gibi savunmaya çekilir ve garip teşekkür tümcesiyle konuşmayı sürdürür: “Onu siz iyileştirdiniz.” Karısına doğru dürüst kocalık yapamayan adamın doğacak çocuğu sahiplenmeye çalışmasına da karşılık gecikmez: “Kızımız.” Burada, yine adamın “Ama evleneli altı ay bile olmadı” ifadesi, onda sorgulama, çözümleme yeteneğinin hiç mi hiç gelişmediğini gösterir. Arkadaşının karşısında gülünç duruma düştüğünün ayırtına bile varamaz. Arkadaşının mantığı ise açıktır; bunu kurcalamamalı ve dahası buna alışmalıdır. Alışmak, adamın en iyi bildiği iştir ve bu açıdan bakıldığında kiracı verebileceği en yerinde yanıtı vermiştir. Karısıyla bu altı ay sorununu konuştuğunda erken doğum sığınağına koşturan adam, arkadaşının “babası sen olacaksın”  ifadesindeki gerçeğini anlayamaz; oysa arkadaşı bu gece, onu bütün gizemlerden kurtarmaya niyetlidir: “O bizim karımız,” der, “ikimizin kadını.” Eklemeyi de unutmaz: “Ama sen sıranı savdın, artık ona dokunmak yok.” Bu sözler ardından gelen yeni saldırı, kahramanımızı perişan edecek niteliktedir. Palto öyküsünden yola çıkarak, onu bir roman kahramanına benzetir; elbette bu kahramanı var eden de kendisidir. Öyle bir kahraman ki gerçek hayatta yaşaması olanaksız, düpedüz yaratılmış biri: “Dostum bilmem farkında mısın, seni yavaş yavaş değiştiriyorum ben. Seni baştan yoğurmak, sana bir kişilik kazandırmak gerek. Her şey olabilir senden. Senden istenilen her tipte insan yaratılabilir.” (Öz 1999: 153) İlk başta arkadaşının bu sözleriyle övünmesi, onun özgünleşmesinin ne kadar uzak ve zor olduğunu ortaya koyar. Öteki ısrarla devam eder. Onun hamuru, testi çamuru gibi şekil almaya o kadar uygundur ki ondan istediği her kimliği yaratabilir; bir işkenceci, bir ajan, bir cellât hatta. Konuşma bu doğrultuda sürerken hayranlıkla arkadaşını izleyen adam yine kendini rahatlatacak savunma mekanizmasına sığınır ve ondan korkmakta ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anlar. Burada söz yeniden kadına dönünce, arkadaşının en doğrudan saldırısı gelir: “Bak şimdi kalkıp odadan çıkacağım, onun odasına geçeceğim. Gözlerinle göreceksin bunu. Soyunup koynuna gireceğim. Doğum bu kadar yakın olmasa, onunla sabaha kadar sevişirdim. Yani senin karınla.” (Öz 1999: 155)
“Sen de burada bizim sevişme seslerimizi dinleyip o şahane otuzbirini çekerdin.” (Öz 1999: 155)
Arkadaşının “Biliyor musun, iyi bir adamsın sen” nitelemesi kadını anımsatır.
Kitabın son bölümünde odasına sıkışmıştır artık. Başından beri kendisinden üstün gördüğü kişilerin ağzıyla konuşan, benzer davranışlarda bulunan kahramanımız burada kendiyle hesaplaşır. Hatta yer yer derin çözümlemelere girişen adam, kendisine ilk kez acımaz. “Zavallıyım,” der ve yaşadığı odanın yeni kovuğu olduğunu anlamıştır. Yeniden başlamaya gücü yoktur, öyle ya zaten korkaktır. Bu kötücül ama gerçekçi değerlendirmenin herhangi bir sonuca bağlanıp bağlanmayacağı okuyucuyu merak ettirse de bu beklentiyi yine kahramanımız giderir: Daha da yalnız kalmıştım. Yaşamamda delik deşik bir şeyler vardı. Hep bir şeyler eksik olmuştu bende. Bunu daha önce de sezer gibi olmuştum, ama hep örtmüştüm üstünü, anlamazlığa, bilmezliğe vurmuştum kendimi. Ah, insanın kendine düşkünlüğü, kendine toz kondurmayışı ne yanlış bir şey. Şimdi bunun cezasını çekiyorum. Çünkü bütün yanlışlarım artık yüzüme vuruluyor. Yüzüme vurulduğu anda yadırgıyorum, ürperiyorum, haksızlığa uğramış buluyorum kendimi, ama üzerinden biraz zaman geçince asıl haksız olanın ben olduğumu anlıyorum. Ah, nasıl zavallı, nasıl ilkel, nasıl aşağılık buluyorum. (Öz 1999: 157)
            Karısıyla arkadaşının yaklaşık altı aylık süre içerisinde kendisine sözleşmişlercesine ettikleri tek iyimser sözün anlamını da sorguladığını görürüz: “İyi biri miyim?” İyiliğin ne olduğuna ilişkin felsefi çıkarımlar önem kazanır; ama kahramanımızın aklını ilk kez öne çıkardığı bu bölüm roman içerisinde pek bir yer kaplamaz ve bu çıkarımların peşi sıra birdenbire müdür aklına düşer. “Yeni bir başlangıca mı soyunuyor?” diye düşünebilecekken yeniden karısını özlemesiyle bu seçenek de geçersizleşir.
Arkadaşıyla yaptığı konuşmanın üzerinden dört gün geçmiştir ve yemeğe bile çağırmamaktadırlar onu. Sonra “Biraz dolaşsam…” diye düşünür ama bu düşünce de aynı sona yazgılıdır. Kafasından bu ve benzeri düşünceler geçerken son görünümüyle karşımıza çıkar: Birden odanın ortasında, yerde çırılçıplak olduğumu fark edip kendimden utandım. Dört gündür bu odada çırılçıplak mıydım ben? Ama niye? Niçin çırılçıplaktım? Kalktım, hızla giyindim. Ortası karanlık sırları dökük aynada sakalları uzamış çökük yüzümü gördüm, hiç sevmedim. Ayakkabılarımın bağlarını bağlarken niye giyindiğimi düşündüm birden. Çıkaramadım. Giyindiğime göre çıkmalıydım odamdan. Sokaklara çıkmalıydım. (Öz 1999: 160)
Kitap, kendi iç değerlendirmesini yapan adamın dışsal değerlendirmesini yapmasıyla son bulur. Adam evden sessiz, tıpkı bir hayaletmişçesine çıkar gider.


16.6.12

Erdal Öz'ün saçma adamı-1




“Soğuk bir gündü.” tümcesiyle başlayan Odalarda, henüz ilk satırlarından itibaren kötücül bir havaya bürünür. Havuz boştur, ağaçlar çıplaktır, yaprakları dökülmüştür, yukarılardan gri bulutlar geçiyordur. Erdal Öz’ün daha ilk sayfadan serpiştirdiği bu betimlemeler boşuna değildir ve romanın da benzer bir yoldan gideceğinin işaretlerini verir.
Herhangi bir adın niteliklerine sahip olmadığı için kimsenin herhangi bir sıfatla seslenmediği adamın dünyasındaki olumsuz havanın kaynağı, annesinin yokluğundan dolayı büyük bir yalnızlığa düşmesidir. Bu boşluk beklenenin aksine acıyla örülmeyecektir. Annesini yitirmesine ilişkin tek üzüntü sözcüğü kullanmayan adamın esas kaygısı, yılların getirdiği alışkanlığının yok olmasına ilişkindir. Kimseyle ilişki kuramayan bir başka zaman insanı olan kahramanımızın bütün sıkıntısı annesiyle doldurduğu zamanın alışkanlığı ve bundan sonra bu boşluğu nasıl kapatacağını bilememesidir. Çerçeveye daha içeriden bakılınca yeni kötücül bakış açılarının da çoktan filizlendiğini görürüz; öyle ki hiçbir dostu bulunmayan kahramanımız annesinden çoktan bıkmıştır. Dahası, annesinin ölümünü bile hatırlamak istemez ve ona ait ne varsa ölümünün henüz üçüncü gününde atar, satar, yakar, yok eder. Evde annesine dair tek bir anı bırakmamıştır; ama bu eylemi yeterli olacak mıdır? İlk başlarda üstünkörü bir bağımsızlık duygusuyla dolduğu anlar olur.
(…) onsuz olmasını dilediğim odayı –evet- onsuz buluyordum. (Öz 1999: 16)
Annesinin cenazesini ne yapacağını, nasıl ve hangi parayla kaldıracağını bilemez. Mecburen müdürüne çıkar ve durumu anlatır. Müdürün cana yakın, içli, gözlerinin içine bakan ve epeyce kadınsı yaklaşımıyla biraz rahatlar. Yine de ‘kuyruğunu altına alıp oturmuş, sahibinden korkan bir köpek’ psikolojisinden kurtulamaz. (Öz 1999: 25)
Annesinin yaşamında sandığından çok daha derin bir boşluğu doldurduğunu her an yeniden anlamaya başlar. Evde, evin odalarında yalnız kalmak, o güne değin onu idare eden alışkanlıklar dizgesine benzememektedir. Uykuları bölünür, odanın ışığını kapatmadan yatar; ama bu evde, bu kasabada tek başına yaşamak kolay değildir.
Yeni yaşamına başlayalı ya da yeni alışkanlıklar edinmeye çalışalı sık sık kahveye uğrar. Kahvede ısınır, tembel tembel çay içer, kahvenin önünden geçen insanların camdaki kırılmalarını oyunlaştırarak seyreder. Gide gele bir adamla tanışır. Kendisi hakkında uzun ve detaylı yorumlar yapar yeni adam ve onu sohbetine çekmeye çalışır. Ardından bir falcı edasıyla insanları çözümlemeye başlar, ilk başta da kahramanımızı. Dairede küçük bir memur olduğunu, masasında yazı makinesi olduğunu, evli olmadığını bilir. Dostu da yoktur; savunma halinde insanlardan kaçar; tikleri vardır; küçükken çok sivilceli bir yüzü olduğu için devamlı elini yüzüne götürmektir; kadınlar hakkında tam bir cahildir; kendini çirkin buluşu saçmadır… Başkaları hakkında da büyük hikâyeler, yaşamöyküleri kurgular. Ötedeki ilerici savcı, umarsız bir avukat olmuştur… Ama bu yeni adam kimdir? Polis, belki sosyalist? Bu ilginç adam karşısında bocalayan kahramanımız etkilenmekten kurtulamaz.
O günlerde ev sahibi evi boşaltmasını ister. Sabahlara kadar ışığının yandığını, pis işler çevirdiğini, tek başına yaşayan bir bekârı evinde barındırmak istemediğini, hatta iki aylık borcunu da almayacağını ama hemen evi boşaltmasını söyler. Adamın “ışığı kitap okumak için kapatmıyorum” türünden masum yalanları ise ev sahibini inandırmaz.
O günlerde koca bir evi dolduramayacak olduğundan oda aramaya başlar ve iş arkadaşına durumu açar. İçindeyse tarifsiz bir sevinç vardır. Bu güçlü ikilem, iş arkadaşının baş sağlığı dilemesiyle daha da güçlenir. İşin olumsuz yanlarına takılmayan kahramanımızın “Ne iyiydi; düzenli, yaşamayı seven, az da olsa dostları olan biriydim artık” yönlü iç değerlendirmeleri insanların yaygın değerleriyle enikonu ters düşecek türdendir, hatta ilk fırsatta yeni bir ayakkabı almayı, annesinin de yaşamını işgal etmediğinden ilk aylığıyla borçlarını kapatıp üstüne başına çekidüzen vermeyi tasarlar.
Lokantada karnını doyurunca kendini kahvenin önünde bulur. Gözü, geçenlerde tanıştığı adamı arar ve çok geçmeden bulur. Bizimki bugünün güzel bir gün olduğunu ve bu yüzden keyiflendiğini ve hep böyle olduğunu, mevsim değişikliklerinde şaşkınlaştığını, baharın gelmesinden çok kışın gidişine sevindiğini söyler. Buna karşın oda aramaktan dolayı sıkıntılı olduğunu da belirtir. Diğeri ise kısa bir sessizlikten sonra müjdeyi verir: Tam ona göre bir oda biliyordur. Kendi kaldığı evin bir odasında pekâlâ kalabilir. Ev sahibi hoşça bir kadındır ve onu ikna edebileceğini söyler. Ev sahibinin dul kaldığını, kendisinin tavan arasında oturduğunu, ev sahibinin her işini gördüğünü, bunun bekâr bir erkek için bulunmaz nimet olduğunu ekler. Bizimki ise iltifatlara başlar.
Ertesi gün sözleştikleri saatte kahveye gider ama kısa bir gecikmeyle. Özellikle gecikir, adamı bekletme düşüncesi ona cinsel denebilecek, vazgeçilmez bir haz yaşatır. Ne de olsa karşısındaki adam bambaşka, kendisine göre çok ama çok üstün biridir.
Evin sahibi sarışın, genç, yuvarlakça, hoş bir kadın ve de dul olunca kahramanımızın ilk izlenimleri elbette olumlu olur. Adamın duyguları tek başlı ve doyumsuz bir noktaya ulaşır: sevinç. Ev sahibi kadın için gizleyemediği duyguları, romana erotik bir tat katmaya başlar. İçindeki kadın özlemi, dahası kadınlara karşı çekingenliği bundan sonra romanın egemen duygusu olur.
Hem odadan hem de sahibinden hoşnut kalınca hemen taşınır; zaten eski evinde vakit geçirmek iyice anlamsızlaşmıştır. Yadırgadığı bir sevinç ve bilemediği bir tedirginlikle odaya yerleşir. Arkadaşı her ne kadar müthiş bir insan da olsa ondan çekinmekte, hatta korkmaktadır; buna karşın odasındaki ilk gecesinde ışığı kapatıp mutluluk ve huzur içinde uykuya dalar.



Ertesi gün ev sahibini avluda bacakları açık görünce aklı başından gider. Olduğu yerde donar, kıpırdamadan izler; kadın onu fark edip bacaklarını örtse bile görüntüyü belleğine çoktan kazımıştır. Sesi titrer, bedeni titrer, içi içini yer; kendini yatağa atar, sarışının niyetine yastığa sarılır, onunla boğuşur; yastığı hoyratça ezer, öper,  koklar ve onunla ölümü kurgular.
Kadın yalnızca kendisine karşı mı bir gariptir bilemez, öyle ki geldi geleli onunla hiç konuşmamıştır, bu durum sevincinin egemenliğini daraltan önemli nedenlerdendir.
Arkadaşıyla sarışından söz edişlerinde dikkati çeken nokta güzel sıfatlar, değerlendirmeler ve benzetmelerdir: “Ev sahibimizin sarışın güzelliği”, “dupduru bir kadındır”, “çok net bir kadındır”, “çok açıktır”, “suskun bir kelebektir”…
Yepyeni bir yaşama kavuşan kahramanımız mutluluktan uçmaktadır. Tüm bunlar gerçekleşirken müdüre olan para borcunu öder. Müdürün karşısında yine ezilip büzülmüş, müdürün ince tavırları ise yine dikkatinden kaçmamıştır. Üstelik bir ara müdür onun evli olup olmadığını sorar. Müdürün hitap biçimini ve çeşitli davranışlarını sanki süzgeçten geçirir. Müdürün şu sözleriyle bocalar: “şekerim”, “Seni çok beğeniyorum”, yine “şekerim”, “ne hoş bir insansınız”, “bir gün birlikte olalım”… Konuşma sürerken elini omzuna bastırması, yüzünü okşaması kahramanımızın karışık kafasını adamakıllı karıştırır.
Yeni odasında, güzel ev sahibine karşı güçlü bir gözlemci ve istekli bir erkek görünümündedir. Kadına ilişkin aklından geçirdiklerini, gözlemlerinin ayrıntılarına inince daha açık görürüz; ama ne yaparsa yapsın kadın onunla konuşmaz. Kadını konuşturmak ise sandığından güçtür, bu güçlüğü sıkça arkadaşının düşüncelerini kendisi adına kullanarak gerçekleştirmeye çabalar:  “Kimbilir ne güzel yemekler yapıyorsunuzdur. Bu kadar güzel bir kadının yaptığı yemekler de kimbilir ne güzeldir. Zaten kadınlar, duygulu, içli, alıngan, pırıl pırıl yaratıklardır.” (Öz 1999: 76)
Kadın konusu başta olmak üzere, genel olarak hayat karşısında oldukça beceriksiz, hatta düpedüz yeni doğmuş çocuk portresi çizen adam, bundan sonra ne zaman ev sahibi kadınla ilgilense ya da ne zaman bu kadına kur yapma amacı gütse arkadaşının düşüncelerine sığınacaktır. Elbette özgün olmayan bu düşünceler onu daha da yapmacıklaştırıp saçmalaştıracaktır. Bir tür gecekondulaşmadan öteye geçemeyecektir bu tavrıyla, özellikle de kadınlar konusunda.
“Kadınlar, biz erkekler gibi öyle kapalı, duygularını gizleyen yaratıklar değillerdir. Biz erkekler kadınlardan daha çok konuşuruz, yalan bile atarız. Gerçekleri pek açık etmezler, ama gizleyemezler de. Onların içleri yüzlerine vurur.” (Öz 1999: 77)
“Öyle güzel susuyorsunuz ki. Kelebeğin yemek yiyişi gibi.” (Öz 1999: 78)
Arkadaşına öykünmeyi o denli abartır ki, sonunda hem kendini, hem sıradanlığını bambaşka biçimlerde sunar. Sıradan kişiliğini ani bir hatip becerisiyle gizler ve sıradanlığının kadında da olduğunu iddia eder, hatta bu aynılığın onları toplumdan soyutladığını ama bunun kötü bir durum olmadığını belirtir. Öyle ki topluma yabancılaşmışlığını bile kadınla özdeşleştirecek, deyim yerindeyse “bizim kadar birbirine denk bir başka kadın-erkek bulunamaz” diyecektir. Evet, ben de sizin gibi, kimsesi olmayan, bir tek can dostu, bir tek konuşup dertleşecek arkadaşı olmayan bir ‘yalnız’ kişiyim. Babamı hiç tanımadım. Hiç bilmiyorum onu. Annem mi? Onu toprağa vereli daha bir ay bile olmadı. Başka da kimsem yok. Kolay değil. Ben de sizin gibi sıkılan biriyim. İçine kapanık biriyim. Sıkılmak benim ülkemdir. Evet, insanın bir sıkıntısı olmalı aslında. Sıkılmayan, sıkılmayı bilmeyen insanları hiç sevmem. Ot gibidir onlar. Ne kadar da çokturlar, biliyor musunuz? Onlar gibi olmak istemem. Sanırım siz de öylesiniz. (Öz 1999: 78)
Kadın onu deli eder etmesine ama onunla hâlâ konuşmamış, doğrudan hiçbir tepki de vermemiştir. Çabaları ne iyi ne kötü hiçbir karşılık görmemiş adamınsa konuşacak başka kimsesi yoktur; yanına düştüğü bu suskun kelebekten asla vazgeçemez, böylece yalnızlığını doldurmayı tasarlar.
Arkadaşının kapıyı çaldığını duyduğu bir gün kıskançlık nöbeti geçirir. Ev sahibi terliklerini sürüyerek odasının önünden geçip avlu kapısını açar. Açar ama merdivende hiçbir gıcırtı işitmez. Adam yukarı çıkmadığına göre… Yoksa? Yalnızlığın günlerdir her yandan onu kuşatışı, kadının arkadaşını odasına almasıyla doruğa çıkar. Yastığına sarsılır, unutmaya çalışır ama ne mümkün! Tam bu açmazda yeniden annesini anımsar ve ilk kez annesinden olumlu denebilecek bir havada söz eder: Annem, hiç olmazsa bir sesti, bir kokuydu, bir soluktu yanımda, bir yakınlıktı bana. Şimdi o da yok. Kimsem yok artık. Koskoca dünyada bir başınaydım. (Öz 1999: 81)
Bu karmaşık duygular içinde kıvranırken kadınlar konusunda deneyimsizliğini itiraf eder ve bu eksiklik, onun kanayan yarasıdır. Kolay değil, beğendiği kadın yan odada arkadaşıyla sevişmekte ve bu gerçek aklını başından almaktadır. Yan tarafta olup bitenler onu o derece sinirlendirmiştir ki ufacık bir şeye kızarak ev sahibinin karşısına dikilmek, onunla tartışmak ister. Tavan arasına ilerleyen ayak seslerinin peşinden harekete geçer. Nedense içeriden hiçbir tepki gelmeyeceğini düşünerek kadının kapısına dikilir ama sesini işitince ilk şoku, kadın karşısına çıkınca ise ikinci şoku yaşar. Kısacık bir gecelik vardı üzerinde. Küçük çıplak ayaklarından başlayan biçimli bacakları, diz kapaklarının üzerine doğru çıldırtıcı bir yuvarlaklıkla ince geceliğinin eteklerinde –yazık ki- bitiyordu. (…) İçeriden vuran ışık, butlarının ipek sarısı incecik tüylerini ışıtıyordu. (…) Geceliğin altında beliren toparlacık karnının biraz daha üstüne çıkarken açık kalan yakanın ortasında uçları görünmeyen göğüslerinin yuvarlak diriliği tenha bir boyunla sürüp gidiyordu. (Öz 1999: 83)
Kadının sesini ilk kez burada işitilir: “İçeriye buyurun.” Kaçamak bakışları; kadına dokunmak isteyip de kendini dizginlemesi; büyüyen erkeklik organını elleriyle gizlemeye çalışması, utanması, başını önüne eğmesi… Yeniden gözlerini kadından ayıramaması; pürüzlü sesiyle bulanan yeni utanç dalgası, derken başını yine önüne eğmesi; dişlerinin birbirine vurması, kadının çok yakınına sokulsa bile bakmaya cesaret edememesi, oysa o dolgun göğüslerini görmek için tutuşması… Bu şok öyle etkilidir ki yine saçmalamaya başlar. Yalnızlığından, hiç kadın arkadaşı olmamasından, hatta kadınları hiç bilmemesinden, tek bildiği kadının annesi olduğundan dem vurur. Yani bir süre önce söyledikleriyle baştan ayağa çelişen sözler... Bu böyle sürecek, belki kadın onu avutacak diye düşünürken önemsiz bir temas her şeyi alt üst eder. Kadın elini onun dizine koymuştur; ama bu dokunuş adamı delirtmeye yeter. Diz çöker ve “evlenelim” der.
Bir bölümü sonlandıran bu temas ve peşi sıra gelen teklifin ardından romana ‘mutlu dokuz gün’ün damgası vurulur. Arkadaşının sayesinde çarçabuk evlenmişlerdir. Evlilik, onu hem kadın hem ev sahibi yapmıştır.
Ben’dim, yani bir kadının kocası bir ailenin reisi, bir evin sahibi, bir kiracının evsahibiydim. Yani benim de –işimin gücümün dışında- bir evim barkım, bir sevgili güzel karım vardı. (Öz 1999: 89)
Yepyeni biri olmuştur. Hele karısının, yani güzel kadının yalnız kendine ait olduğunu duyumsaması müthiş bir doygunlukla doldurur içini. Hatta evlendiğini bile karısının güzelliğine bağlayarak açıklar, örneğin iş arkadaşına karısını “Sarışınları sever misiniz?” biçiminde tanıtır.

2.5.12

Geceleyin














gece gelir örter üstümü mor yelekli
görmez gibi yapar izlerim çıt çıkarmayan ellerini
usulca kayıp gider bir su damlası gibi
aklımı başımdan alır

sabah gene gelir açar gözlerimi sedef dişli
ağız dolusu gülünce dayanılmaz olur bu sevda
aklım onda kalır

12.4.12

Şarkılarla




Son kez teşekkür ettiğinde henüz kimsenin aklının ucundan geçmiyordu, “teşekkürler” adıyla bir şarkı sözü yazılacağı. Aslında öncesinde de sinyal sinyal üstüne, kadın erkek üstüne, yavuz hırsız ev sahibi üstüne defalarca gelmişti; ama aklın kalp üstüne geleceğini hiç düşünmemişti. Karşısındakinin beyne giden duyargadan sinirleri, onun kalbi titreten duygu telleri öncelikliydi. Her sinir tufanı, her titreyişi; her mantıklı davranış, her duygulanışı alt edecekti. Kader her daim kahpeydi.
Sinirmiş, telmiş derken gelip geçti kışlar yazlar. Kötü anıları kışkışlayarak, karalayıp yazarak, bazısında kızarak bazısında anarak; ama hepsinde eksiksizce koruyup kollayarak nasıl yarım kalınırmış, nasıl eksilirmiş tastamam yaşadı. Kulağına çalındı: “Öyle bir geçer zaman ki.”
Doğa, ona alışılagelmişin dışında bir doğa armağan ettiyse buna çaresiz katlanacaktı. Başka seçeneğinin olmadığını –intihar asla kurtuluş değil, kötü kurgulanmış filmlerin, romanların ucuz ve basit sonudur– er ya da geç, eksik ya da tastamam anlayacaktı. Su katılmamış benliği alaylara konu edilmiş, arkasından söylenen laflar ensesinden çok canını yakmış ne çıkar? Şarkısı bile yazılmamışken “ben böyleyim” diyerek gezerdi zaten.
Çocukluğunda anne babası onu öyle yetiştirmiştir ki yaşlandığını hissetse de yalan söylemeyi, hırsızlık yapmayı, başkasına yan gözle bakmayı, kötülük etmeyi aklının ucundan geçirmezdi. Oysa herkes onun gibi yetiştirilmemiştir. Bazısı vardı, adından çok yalanları söylenir bazısı ufaktan başlayarak varlığına göz dikerdi. Bazısı gönlüne bazısı canına kast etmişti. Sustu, ağır bir film gibi öykünün sonunu bekledi, henüz bestelenmemişken “gönül yareler içinde”.
Annesinin dizine başını koyardı, çıldırmış yaşamın bilinmeyen sayılı molalarında. Onun çizgileriyle hüzünlenirken kadının saçlarını okşayan ellerinin ağrılarını yatıştırdığını hissetmek gücünü tazelerdi. Ki, olanca haksızlığa, sayısız çirkefliğe bu denli vurdumduymaz kalırken şu kadıncağıza daha fazla değer veremez miydim der, hayıflanırdı. İlla profil mi gerekliydi utanmasına, sevgisini, ilgisini doğrudan göstermek için? Sonra ölümden değil, onun başına böyle bir şey gelebileceğinden korkardı. Herkes kadar bilirdi ki “dünyada ölümden başkası yalan”dı.
Önünde arkasında, sağında solunda, elinde avucunda tutunacağı takıntılar tükenince, zamanında özenle bağladığı avuntu demetinin ipi kim bilir ne zaman kopmuştu da o farkına bile varmamıştı, geçmişi içinde tazelerken. Ah geçmiş, aha geçmiş, niye geçmiş diye kırk bininci kez nidalarını sessizce içine akıtırken bekleyenleri tükenmişti. Yalnız tütüne güvendiğini iddia ederdi, arabesk bir rolü kendininkiyle çatıştırarak. Iskalamamak için peşinden eklerdi: Sönüp gitmişti, ateş yarasıyla. Bir de uzatmalı dostum dediği zamanın kucağına bırakırdı varlığını. Oysa almış başını yürümüştü nicedir zaman ve yakalaması imkânsızdı.
Yarım bir adamın yaraları ne denli kabuk bağlarsa elinde kalana o denli bağlandı. Elinde kalan lafın gelişiydi, kimsenin elinde bir şey kalmazdı. İçinde kalan vardı: Kırık, örselenmiş, ayarsız ve parçalanmadan son bir şarkı çalmaya niyetli bir tür akustik gitar: Kalp denen organın tek duygusu: sızı. Her şeye karşın “veda etmem” demekteydi ve kalbini titreten duygu telleriyle bu şarkıyı çalacaktı.  

3.4.12

Kayıp zaman tramvayı





şehrin kıyısında durdum izbedeyim
kurşun gibi bir vakitteyken üstelik
yaralıyım ey gül kokunu çekme üstümden
anla beni ölüyorum hasretinden

şimdi gelir takur tukur
            kayıp zaman tramvayı
kaybettiğimiz yenildiğimiz günlere gideriz
şimdi gelir yorgun argın
düşlediğimiz yarınlara varırız
fakat yaralıyım ey gül çek dikenini üstümden
anla beni ölüyorum hasretinden

30.3.12

Entrikalı dolap komedyası




Van depreminin acılı tablosu nicedir belleklerimizden çıkmıştı. Nasıl oldu da unuttuk? Acının belleklerimizde uzun ömürlü yer kaplamasını, belki de basın yayın kuruluşlarının bölgeye gösterdiği ilgisizlik engelledi. Unutturdular belki; ama unutma lüksünü kendimize ne hakla yakıştırdık? Dolayısıyla ürettiğimiz, türettiğimiz her gerekçe, köhnemiş insanlığımıza bahaneler bulmaktan başka işe yaramamaktadır.
Ne vakittir Van’ı düşünmediğimi fark ettiğimde -ne yalan söyleyeyim- kötü niyetli bir oyuna getirildiğimi hissettim. Üstelik yıkılan binalarla, ölen insanlarla değildi bu kadim kenti ve onun acılı gerçeğini hatırlayışım. Çok daha başka nedenlerim vardı; her zamankinden farklı, tercihen eğlenceli bir gün geçirmekti niyetim. Kısacası beynimin nöronlarının ucundan bile geçmiyordu, Van. Birdenbire önümdeki sehpada Devlet Tiyatroları’nın kent bültenini gördüm. Karıştırmaya başladım. Antalya, İstanbul, Ankara Devlet Tiyatrolarından birer oyun turneye çıkmıştı. Derken sonraki sayfalardan gözümün içine bakan oyuncuları gördüm: Tiyatro binaları kullanılamaz hale gelen Van Devlet Tiyatrosu’nun oyuncuları. Araştırdım, uzun süredir turnedeymişler. Hakkari’ye değin doğuyu karış karış dolaştıktan sonra batıya açılmışlar. Bu uğurda teptikleri kilometreler bile fazlasıyla alkışı hak etmiyor mu?
Tek perdelik oyun yaklaşık yetmiş dakika sürüyor ve yetmiş beş dakika boyunca çevrilen dolaplara karnınızı tuta tuta gülüyorsunuz. Oyuncular sahnede, her insanın içinde farklı ölçüde bulunan iyilik-kötülük duygularını çatıştırırken size de dakikaların keyfini çıkartmak ve gününüze anlam katmak kalıyor. Kendi adıma Aristo Arif’in oyun içindeki hallerine, aforizmalarına ve Aristoluğa varış öyküsüne fazlasıyla güldüm.
Felaketlere karşı sanatın, tiyatronun insanları nasıl diri tuttuğunu gözlerinizle görecek, bu başarılı oyunu coşkuyla ayakta alkışlayacaksınız.



21.3.12

Yerli yabancı



Gittiği yeri, gitmek zorunda kaldığı için sevmeye çalışır insan. Yeni yaşamının önüne çeşitli engeller çıkacağını bilmek çıldırtıcı azaplar verir içine. Araçtan indiğinde yaşadığı çelişik duyguların dilleri olsa bir dokunup bin ah işitirsin. Daha tuhafıysa oralıların bakışlarına katlanma duygusudur ve en kötüsü, en sevimsizi kuşkusuz budur. Yadırgayan ifadeleri görmezden gelerek gereksinimlerini karşılayacağın mekânları aramaya koyulduğunda karşına hep başka türlüsü çıkar. Bilirsin, alışmak zorundasın buraya, alışacaksın da; ama alışma süreci ne kadar sürerse sürsün dayanılmazdır. Yabancılığını, ceketini çıkarır gibi çıkaramazsın üzerinden. Oranın kokusuna, rüzgârına, huyuna ve suyuna alışmak, kendini oralı hissetmek olduğuna göre daha zamanın vardır. Üstelik alışmayı bazen hiç istemediğin de olur. İçinde bastırmaya çalıştığın asiliğin hırçınlığını dizginlemek güçtür. Sanatın yumuşaklığına, anlayışına sığınır, süreci geçiştirmeye çalışırsın. Sevdiğin şarkılardan, türkülerden destek alır, günlerce onları dinlersin; daha önceden bağımlısı olduğun yazarları yeniden okur, bazı tümceleri ezberine alırsın; sılanın özlemini yatıştıracak filmleri izler, kahramanların yöntemlerine özellikle dikkat edersin. Çıkmazsın kolayca kabuğundan dışarıya, el olduğunu hissetmeye. Yeni yaşamını oralılara dayatamayacağına ve kalabalığın yerleşik yaşamını değiştiremeyeceğine göre sessiz kalır, pencereler arkasından seyredersin yeni yaşam alanını.
Geldiğin günü anımsamak adamakıllı canını sıkar, tadını bozar. Kesik yol çizgilerini, traversleri, köprüleri, yolları, yılları lanetlemeye, göçebeliğine kahretmeye kalkmanın zamanı geçip gitmiştir çoktan. Gitmek zorunda kalacağın yeni yeri düşünmenin yersizliği de içine çökünce arafta kalmış Dante’ye dönersin. Kendini evinden ve kabuğundan dışarı atmak dışında seçeneğin kalmamıştır.
Farklılığın törpülendikçe bazı duyguların senden kopar. Heyecanın bile başkalaşır zamanla. Kendine katlanamadığın günlerin kim bilir kaçıncısında çay içmek için insanların arasına karışırsın da dilinde birdenbire şive taklidi yapmaya kalkan sözcükler belirir. Şaşırmaya kalmaz, oralı birinin hoşnut gülücüğüyle kendindeki değişime boş verirsin; çünkü artık yabancılığını hissetmeyeceksindir. Ekmek almak için fırına girdiğinde dilin sana oyunlar oynamayı sürdürür. Fırıncı anlar sendeki değişimi ve ondan sonra yabancı gözüyle görmez seni. Karışmaya değil, kaynaşmaya dönmüştür zaman. 

3.3.12

Ruhumun üç hali






 I-adın hep bende kalmalı


Adın hep bende kalmalı.

Havalar nasıl olursa olsun üşümemelisin, terlememelisin; mevsimler olurunu almadan değişmemeli; saat her zaman istediğin saat olmalı; daima benimle kalmalısın. Kır çiçeğimsin, leylağım, beyaz kelebeğim, kraliçemsin ve böyle kalmalısın.

Unutman mümkün mü, o üç günün buğulu büyüsünü? Hani Çamlıca Konağı’nda ilk gece yer yoktu da mutfağa serilen yatakta birbirimize sarılarak uyumuştuk. Sabah uyandığımızda her yanımız tutulsa bile şikayet etmemiştik. Yukarı gidip sana kahvaltılıklar getirmiştim de iştahla, neredeyse nefes almadan yemiştin. Karnımızı doyurunca el ele dolaşmaya çıkmıştık. O sessizliğin ve kimsesizliğin içinde sana daha sıkı sarılmıştım. Yerlerde ince bir kar tabakası vardı, hava sana göre serindi. Yalnızca çiy düşmüş gözlerin açıkta kalacak şekilde örtünmüştün; ürpermekten kendini alamamana karşın  hiç “üşüdüm” dememiştin. Toprağın kokusunu içimize çekerek, gölcüklerden atlaya zıplaya yürürken her zaman mutluluğa gebe aşkımızdan coşkuyla bahsetmiş, “ikimiz birlikte olduktan sonra her türlü güçlüğün üstesinden geliriz” demiştik. Orada baş başa olmamızın şerefine bir sigara içmeme izin vermiştin de daha ilk nefeste sanki onca yıl boyunca bu zıkkımı içmemişim gibi öksürüklere boğulmuştum; karnını tuta tuta gülmüştün; sonra sen ilk nefeste öksürmeye başlayınca, bu sefer ben gülmüştüm ve orada, bizi birbirimize hayallerimiz gerçekleşmişçesine yakınlaştıran yerde, kim bilir kaçıncı kez sımsıkı sarılmıştık.
Dışarıdan rüzgârın ıslığı geliyordu, karanlık gökyüzünde yıldızlar gözlerinin ışığına benziyordu. Uyuyamamıştık, uyuyarak zaman öldürmektense üşüyerek de olsa gecenin kapkara göğünü düşlerimize ortak etmek istemiştik. Ellerimle demlediğim çayı, ince belli bardaklara doldurup getirmiştim de sevgimizi içer gibi keyifle yudumlamıştın. Tahta sandalyelerde oturmaktan usanınca, terasın ucuna gidip yıldızları ellerimizin arasına almaya çalışmış, başaramayınca “bizi istemeyeni biz hiç istemeyiz” diyerek hepsine darılmıştık.
Ertesi gün iki yıldır anlatamadığım, belleğimin dahi unutmak istediği uğursuz gizimi açıklamıştım. Yapmasa mıydım? Çamlıca Konağı birden bakışlarındaki öfke gibi sert, ve dayanılmaz gelmişti de başımı kaldırıp bakamamıştım yüzüne. Ellerini görüyordum yalnız, bana vurmanı beklediğim biçimli ellerini, birkaç kötü sözünle, belki küfürlerle. Kırman, dökmen gerekirdi; kinlenmen, canımı acıtman. Sustun, dudaklarını sıkıyordun besbelli; yüreğini bir kuş gibi kafeslere kapatıvermişti en değerlin. Seni mi kendimi mi avutmaya çalıştığı belli olmayan anlamsız sözcükler geveliyordu ağzım. Gözyaşlarına engel olmaya çalışıyordun. Olmadı, göz yaşların patladı, kirpiklerinin ucunda birikmeden kayıp düşüverdiler. Söylediklerine ayıp sokmadın fakat tüm dediklerin içimi kanattı. Savunamadım kendimi, konuşmaya hakkım yoktu; ağlamak istedim, ağlamaya hakkım yoktu.
Sabahleyin yine gözlerinde gördüm yıldızlarımızı. Geçmiş gizemli olsa bile bugünümüz ve geleceğimiz besbelli açıktı. Senin adın bende benimki sende kalacaktı.



II-ölüm düşer ardıma


Ben böyle güzel kahverengi bilmem; aslında pek sevmem, donuk, ölgün bulurum ama sende öylesine ışıltılıdır ki hiçbir şeye değişmem. Bambaşka bir kahverengi. O ışıltı, güldüğünde daha da artar. Sen bilmezsin. Olanca güzelliğin dolar, göz kapaklarının içine. İşte o vakit her şey uçar gider aklımdan. “Bir kuyu olsa da başımı soksam” diye geçiririm, ne kuyu bulurum ne kuytu; bir garip sarhoş olurum. Biriktirdiğim tüm kini damarlarımdan atarsın, düşer üzerimdeki kefen; bahçemizde bulurum kendimi, gelecek aydınlanır hiç olmadığı kadar.
“Bir hüzne bir de sana sevdalıyım” dizesi düşer aklıma gidişlerinde. İncinirim. Ölümler düşer ardıma; hani sevgin kutsamış olmasa bedenimi, sihirli dokunuşlarını tanımasam kahreden ıssızlık büsbütün yakalayacak beni.
Bugün üzgünüm, büyük bir günah işlemişçesine. Yokluğunda sağlıklı düşünemiyorum, bu agulu keder karamsarlığını kuşanıp saldırıyor bıkmadan. Güçlü olmak elimde değil; uzaklığında kuytularıma saklanıyorum; gene olmuyor. Her an bir yerlerde bir hainlik olacakmış da beni bulacakmış gibi geliyor. Oysa yanımda olsan, tek sözcük dahi çıkmasa güzel dudaklarının arasından ama yanımda olsan, avunurdum; gözlerindeki gamzeler yeterdi.
Otobüse binip Toroslar’a doğru yol aldığında güllerim soluyor, başlıyor acının keskin çığlıkları. Otobüsün iyice ufalıncaya dek bakıyorum ardından; zor bastırıyorum hıçkırıklarımı. Gözlerimi görüyorum otogarın camlarında, kendimden korkuyorum. Ayrılığın dakikasında bu hale gelen ben, onca gün ne yapacağım? Dayanamıyorum.
Biraz oyalanmam gerek, hemen eve dönemem, kafamı dağıtmalıyım. Otogardaki kitapları karıştırıyorum; ucuz ve basit kitaplar çoğu. Anlamsız geliyor, yazılmaması gereken yazılar basılmış kitap olmuş. Namaz hocaları görüyorum, biri kız biri oğlan nasıl namaz kılınacağını fotoğraflarla gösteriyor. Çocukların hali canımı acıtıyor.
Metroya biniyorum, adım atacak yer yok. Kulaklığı kulağıma takıyorum, başlıyor Fikret Kızılok “Gecenin Üçünde”ye. İçim yeniden dağlanıyor. Bizim şarkımız. Fikret Kızılok’u ikimiz de seviyormuşuz meğer, ilk zamanlar bilmiyorduk da bu şarkıyla fark etmiştik. Hatırlıyor musun, daha önce hiç dinlememişçesine bakmıştık birbirimize ve gözlerimizle anlaşmıştık: “Bu şarkı ikimizin şarkısı olsun.”
Kızılay’da iniyorum, eve ne kadar geç gidersem o kadar iyi. Ne yapsam? Cebimde biraz para var, sana bir şeyler alabilirim. İkimiz için bir şeyler. Birlikte geldiğimiz kitapçıya giriyorum; insanların pek de ilgilenmediği raflardadır senin yazarların. Gözüme hemen ilişiyor “Şaka” ama sen de vardır, anlata anlata bitiremediğine göre.
Saate bakıyorum, henüz kırk beş dakika olmuş. Birkaç güzel cümle göndersem, indiğinde okursun, gözlerin güler. “Sen şimdi Toroslar’a doğru gidiyorsun, su perisi. Sensizliğin ilk dakikalarında yine ne yapacağımı şaşırmış bir haldeyim. İçim acıyor. Geleceğin günü iple çekiyorum, için hep benimle olsun.”
Romanlar çekilmez geliyor, öyküler de. Şiir kitapları belki ilacım olabilir. Birkaçında aradığımı bulamıyorum; şairler hep kendilerini mi anlatır? Şu anı yaşatacak bir şiir yok mu bunca kitabın içerisinde? İçin için yanıyorum. Biraz arayınca istediğim dizeleri buluyorum: “Piraye için yazılmış: SAAT 21 - 22 ŞİİRLERİ”. Orasından burasından okumaya başlıyorum: “Seni düşünmek güzel şey / ümitli şey.” Benim de bağırasım geliyor adını. Parasını ödeyip çıkıyorum.
Sokak kum gibi insan kaynıyor. Yeni çıkan kasetlere baksam… Aklıma daha iyi bir fikir gelse belki vazgeçeceğim ama yok, aklım işlevini yitirdi. Burası da kalabalık. Neler çıkmış? Kazım Koyuncu’nun gülen yüzünü seçiyorum hemen diğerlerinin arasından: “Dünyada bir yerdeyim” Ne de severdik şair ceketli çocuğu! Ölümünden sonra bir araya getirilen şarkıları. Yine senden ayrıyken duymuştum, kansere yenik düştüğünü. “Haberin var mı?” diye sorduğumda sesin titremiş, inanamamış sonra da benim beceremediğimi yapmış, ağlamıştın.
Yeni bir makine koymuşlar, barkodu okutunca albümü dinleyebiliyorsun. İlk şarkı “Hoşça kal”. Az sonra içli sesi kulağımda: “İşte gidiyorum bir şey demeden / Arkamı dönmeden şikayet etmeden / Hiçbir şey almadan bir şey vermeden / Yol ayrılmış görmeden gidiyorum” Çok güzel, içimi paramparça ettin Kazım? Bu genç yaşta neden gittin sanki, sana kadar gitmesi gerekenler dururken? Ağlasam kederim hafifleyecek, biliyorum ama tek damla düşüremiyorum. Akıtmaz yaşını bu yeşiller, usanmadan biriktirir.
Biraz ilerdeki bina ilişiyor gözüme. Alışkanlık. Sensiz hiç gelmedim, şimdi de gitmek istemiyorum aslında ancak sokaklar ürkütüyor beni. Dışarıda yapayalnız yürüyemem, iyisi mi yukarı çıkıp biraz soluklanayım. Merdivenlerinde iki sevgili ilişiyor gözüme, dudakları birbirine değdi değecek, benim gitmemi kolluyorlar. Asansörü çağırıyorum, ‘gel buraya, taşı beni’. Beşinci katta takılmış kalmış. Meşgul diyor kırmızı kırmızı. Bekleyeceğim, senin ki inatsa benimki de inat. Fazla direnemiyor, geliyor her katta dura dura. Aşıkların öpüşme seslerini duyuyorum, kabine girer girmez. Sesleri içimi yakıyor.
Kapıyı açar açmaz duman çarpıyor yüzüme. İçerisi kalabalık ve gürültülü. İnsanlar burayı da mı keşfetti? Burayı ikimiz bulmamış mıydık? Pencere kenarı dolu, duvar dibi dolu; hiç sevmesem de orta yere oturuyorum. Ortalıkta olmaktan hoşlanmam. Aynı kız geliyor, “bir fincan çay” diyorum. Pencere kenarındakiler hareketleniyor bu sırada. Gözüm üzerlerinde, kalktıkları an değiştireceğim masamı. Duvar dibinde oturanlardan sırtı dönük olan yüksek sesle bir şeyler anlatıyor; kulak veriyor, önemli sözcüklerini seçmeye çalışıyorum. Çok zor, dili epeyce bozuk. Uğraşınca bir iki sihirli sözcük kapıyorum; “Hakem” diyor, “penaltı” diyor.
Çayım geliyor, buharı üstünde. “Şekerlerin ikisini alabilirsiniz.” Ziyan olmasın. Şekerler kızın avucunda gidiyor.
Sokaktakilere bakmaya koyuluyorum. Bu da eski alışkanlıklarımdan. İfadesiz, yorgun yüzler yine.
Saate bakıyorum,  bir saat kırk dakika olmuş. Zaman geçmiyor! Bir sigara olsaydı içerdim şimdi, çayla iyi giderdi. İçmezdim ama, yapamam, söz verdim.
Kitaplığın karşısında, hoparlörün altında masam; yüzüm kitaplara dönük, kulağım müzikte, sensiz ve sessiz oturuyorum. Evet, sen olmayınca yapabildiğim tek uğraş bu; oturmak. Bir işim olsa… Boşta duran gazetelerden üsttekini alıyorum. Baş sayfaya öldürülen gazetecinin cenaze töreninden kocaman bir fotoğraf koymuşlar. Gazetecileri öldürmek çok zor değil!
Gözüm dalıyor, zaman anlamını yitiriyor, bir an nerede olduğumu unutuyorum. Hani seninleyken de olurdu, dalar giderdim de ses etmezdin. Birdenbire kendime gelince kahkahayı basar, “Neler düşünüyordun ben yokken?” derdin muzipçe ama asla hatırlayamazdım. Şimdi biliyorum, seni düşünüyorum. Uzağımda olmana dayanamıyorum, yüreğim eziliyor; görünmez bir ilmik boğazıma dolanmış, sıktıkça sıkıyorlar. Sesini duysam şimdi… Otobüsün moladaysa telefonun açık olabilir. Ama değil, “aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor” diyor metalik ses. Sanırım bir dergide okumuştum; ünlü bir otomobil firması otobüslerde cep telefonu kullanmanın bilgisayar sistemine zararı olup olmadığı konusunda detaylı bir araştırma yapmış, sonuçta cep telefonu kullanımıyla otobüslerde meydana gelen arızaların ilişkisi olmadığını tespit etmiş. Eğer gerçek böyleyse bunca yaygara niçin koparılıyor? Bıraksınlar özgürce ulaşabileyim sevdiğime. Yine elim tuşlara gidiyor, madem konuşturmuyorsunuz ben de yazarım. Fakat yazacak neyim var ki? Kalakalıyorum.
Az önceki adamın sesi gene müziği bastırıyor. Ne dediğini anlamak istemiyorum ama yine bir iki sözcük çalınıyor kulağıma: “önümüzdeki hafta” diyor, “sakatlıklar” diyor. Herkesin derdi başka tabii.
Neden böyleyim? Bir ben değilim ya, sevgilisinden ayrı düşen! Üstelik bu ayrılık sadece yirmi iki gün sürecek… Yirmi iki? Hay aklıma… İki saat geçmiyor, onca gün nasıl geçecek? Hesaplar korkutur beni çocukluğumdan beri.
Sokakta dört beş genç bildiri dağıtıyor. Yoksa önemli bir günün arifesinde miyiz? Sahi ayın kaçı bugün? On dördü. On beşinde ne olmuştu? Memur maaşları var. Başka? Beş ve beşin katlarında önemli bir gün hatırlamıyorum hiç. On beş ağustos? Acaba deprem mi? Tabii ya, on yedi ağustos depremi olmalı, binlerce insan ölmüştü.
Çayım soğumuş. “Yenileye bilir misiniz lütfen?” Bu kız neden bu kadar suratsız? Her neyse, iş yorgunluğundandır. Tanıdık bir şarkı başlıyor ama, nereden? Akordeon belli belirsiz giriyor, sonra ses yavaş yavaş yükseliyor, çelik telli gitar eşliğinde iyice belirginleşiyor, bir buçuk iki dakika sonra azalıp belli belirsiz çıkıp gidiyor. Geldiği gibi. Nereden anımsıyorum? Sevdiğim bir şarkı mı? Tamam hatırladım, bir Fransız filminin müziği, hani şu ilginç kızın öyküsünü anlatan film. Neydi adı? Sinemaya gitmiştik. Doğru ya, birlikte gitmiştik ve sen çok etkilenmiştin de ben ne yapıp edip müziklerini bulmuştum. Islak öpücüklerin ödülüm olmuştu.
“Fincan olsun lütfen.” Neden öyle bakıyor suratıma? “İki yıldır buraya geliyorum ve hep fincanda içerim.” Yüzü kızarıyor, elindeki bardakla gerisingeri mutfağın yolunu tutuyor. Dudakları kıpır kıpır, yoksa küfür mü ediyor? “Sıkıysa yüksek sesle söyle.” Müşteriyim ve haklıyım nasıl olsa.
Karşı masadaki çift gözümün içine bakıyor. Umurumda mı sanki varlığınız?
Adamın sesi yine diğer seslerin üzerine çıkıyor. Çıldıracağım. Pis herif, mikrofon mu yuttun?  Gidip patlatacaksın iki tane, aklı başına gelecek. Bak sen, hâlâ futboldan konuşuyor. Hangi maç bu kadar uzun boylu konuşmaya değer ki?
Kitapların sırtlarındaki yazanları seçmeye çabalarken biri dikkatimi çekiyor. Yüzü bana dönük. Aralanmış bir hapishane kapısından dışarıya karanlık sızıyor. Ama yok, ışık sızar, karanlık sızmaz. ‘Ortalığı karanlık kapladı’ deriz. Karanlığın üzerindeki beyaz boşlukta koyu harflerle kocaman “TECRİT” yazılı. Tecridin karşılığı neydi? Masaların arasından güç bela yol açıyorum kendime, rahatları bozuluyor az önceki çiftin. Kitabı alıp yerime dönüyorum. Hapishanelerdeki tecrit politikasını anlatıyor. Şimdi hatırlıyorum sözcüğü ‘yalıtım’, ‘soyutlama’ gibi bir karşılığı vardı. Hattâ satın aldığım kitapta da böyle bir şiir yok muydu? Evet, işte: “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları” Yıllarca içerde kalmış hükümlü yazmış; hücrelerden, psikolojik işkenceden, insanlıktan, soyutlamadan bahsediyor. İçerdekilerin mektuplarına da yer vermiş, “en yetkili ağızlardan” diyor. İntihar edenlerden, ölüm orucundakilerden söz ediyor.
Sesli mi düşünüyorum, insanlar niye yüzüme bakıyor?
Çay neden gelmedi bu arada? Garson kız elinde çay tepsisiyle masaları dolaşıyor ama benim masama uğramıyor.
“Ben de çay istemiştim.”
Aşağıda neler oluyor? Bildiri dağıtan gençler çembere alınmış ama çevrelerinde hiç üniformalı görünmüyor, polise de benzemiyorlar. Yoksa ‘sivil’ mi bunlar? Yakınlarda bir yerlerde askerler koşuyormuş gibi rap rap sesler geliyor. Başımı arkaya çevirince polisleri görüyorum. Kasklarını takıyorlar hızla. Ellerinde kalın, kara yılan gibi coplar. Telsizli adamlar onlarla konuşuyor. Kameralar bile gelmiş, hay Allah, neler oluyor! Deprem bildirilerini çekiştiriyor ince bıyıklı biri. Vermiyor gençler ama uzun süre dayanamazlar, kimsesiz görünüyorlar. İçlerinde tek iri yarı var, ötekiler çelimsiz “vermeyeceğim” diyor. Sesi içerdeki gürültüyü deliyor. Fakat gitgide daralıyor çember, iyice sıkışıyorlar; kameramanlar çoktan bankların üzerine tünemişler. O anda bir kuş gibi fırlatıyor bildirileri iri çocuk. Uzaklardan yarım yamalak alkış sesleri… Bildiriler kaldırım taşlarına, gelip geçenlerin üzerlerine, büfenin çatısına düşüyor. Hafif rüzgâr onları savuruyor.
Neler oluyor aşağıda ve benim çayımı niye getirmiyorlar?
“Kafenin sahibi sizinle görüşmek istiyor.” Çayımı fincanda getirmeyen kızın sesi. Niye çağırsın ki beni?
“Benimle mi, neden?”
Orada, mutfak kapısıyla tuvalet kapısının arasındaki boşlukta duran adamı işaret ediyor. Sert bakıyor. Senden mi korkacağım, geliyorum.
“Buranın huzurunu bozuyorsunuz, lütfen gider misiniz?”
“Nasıl? Ben mi bozuyorum buranın huzurunu? Ne yaptım ki?” Şaşkınlığım anlatılır gibi değil, sözcükler gelişigüzel fırlayıveriyor ağzımdan.
“Bakın sorun çıksın istemiyorum.”
“Sorun sizsiniz zaten. İki yıldır buraya geliyorum ve şu yaptığınız davranışa bakın.”
“Beyefendi, garson arkadaşıma terbiyesizlik yapmışsınız, üstelik müşterilerimizden de şikayet var.”
“O, onların ayıbı. İki yıldır buraya gelirim ve…”
“Lütfen gidin, zor kullanmak istemiyorum.”
“Ne yaparsın?”
Çekin gidin ve neler yapabileceğimi görmeyin.”
Bir el omzumdan çekerek uzaklaştırıyor beni. Duvar dibindeki ‘futbol meraklısı’ bu. Bozuk şivesini yüzüme haykırıyor:
“Git istersen kardeş, polis filan çağırır, başın belaya girer. Buranın sahibine ne olacak, olan sana olur!”
Haklı mı yoksa? Dışarıdaki gençler aklıma geliyor, ne oldu acaba? Polis zor kullanmış mıdır? Tüylerim diken diken. Cop, biber gazı,… Gitmesem ne yapabilir? Dalgınlığımdan yine adamın sesiyle çıkıyorum. Eşyalarımı toplamış, bana uzatıyor.
“Git hadi, tatsızlık çıkacak. Başka zaman gene gelirsin.”
Bir daha adım atar mıyım? Arkama bakmadan gidiyorum. Asansör burada, çağırsam gelmez!
Sokak eski havasına bürünmüş. Az önceki kalabalık nereye kayboldu? Polisler gitmeye hazırlanıyor; kasklar çıkarılmış, coplar bellerinde. İyi ama gençlere ne oldu, habercilere, telsizlilere? Ilık rüzgâr kâğıtları uçuşturuyor. Bildiriler olmasın? Rüzgâr kaçırıyor, ben kovalıyorum. Birini yakalıyorum, fazla uzaklaşamıyor. Deprem değilmiş. Bir mezar taşı resminin altında koyu harflerle “mezarda emekli olmak istemiyoruz” yazıyor.
Yokluğunda ölmesem de ölümün değişik yüzleriyle tanışıyorum.
Kimse bana katlanamıyor; bu kadar çekilmez miyim? Çay bile içemedim, içirmiyorlar. Fakat iyi ki bu halimi bilmiyorsun. En kötüsü zaman geçmiyor güzelim.



            III-aşık değilim


Karardı gök, peşi sıra doğdu güneş. Geliyorsun artık, günlerimi doldurdum. Otobüsünün tekerleri bana doğru dönerken cama yasladığın başını görüyorum. Soluğun pencereyi buğulandırmış. Koltuğunun ılıklığını bile duyabiliyorum. Bedenin yorgun, gözlerin de, ama uyuyamamışsındır. Uzun yolda gazete, kitap okumayı sevmezsin, kulaklık kulağındadır mutlaka. Toroslar ardında kalmıştır.
Yalnızlığımda ardı sıra dizeler döküldü belleğimden, çoğunu odaya girince unuttuğum. Kaydetmek için oturduğumda uçup gittiler, hiç gelmemecesine. Yazıya geçebildiklerim ise yetmedi, eksik, sadece anı duyumsattılar; değer biçemedim, sana yakıştıramadım.
Sözlüklerde aşkın anlamına baktım; aşırı sevgi, bağlılık duygusu… Kendimi tanımlamaya kalktım; aşırı sevgi duyan, bağlılık duygusu fazla olan… Bir bardak dolusu mu, bir kamyon mu, kim ölçecek? Üstelik aşırılığı bize kötü öğretmediler miydi? Eğer böyleyse tutkunluğumun karşılığı aşık değilim; aşk sensin.
Dün karar verdim, yine tıkılıp kalmışken duvarlar arasına, ilerde yazacağım romana. Bir mektup roman düştü içime, bizden ilhamını alan. Şimdilik bu kadarını düşündüm, zaman besler nasıl olsa.
“İyi günler aşk. İkimizin göğünde yeşerecek günlerin özlemi içimi yakıyor. Geçsin istiyorum zaman, yaşlanayım, seni hep koynumda yatırayım.”
Telefonu bırakıyorum, artık gereksiz; otobüstesin, molada okursun.
Yüksek gökdelenin ardına gizlemiş yüzünü güneş; kızıllığı geçti, kızgınlığı kaldı otogarın asfaltında. Gencelmiş görünüyor yüzüm, parıldayan camlarda. Eriyor geride kalan günlerin kederi, kabusu. Hücre hücre tutuştuğumu hissediyorum, varsın güneş kendine pay çıkarsın. Mektubunu bastırıyorum göğsüme, ayrılıkta düşürdüğüm buruk satırlarını benliğimin. Okurken ki halin doğuyor içime, dudakların kıpırdıyor, hayran oluyorum gördüğüme; yüzünün mutlulukla ışıdığını, gözlerinin güldüğünü, dudaklarının keyifli kasılışını, gururumu okşadığını düşünüyorum. Ödülümü alacağım: ıslak bir öpücük yanağımın inceldiği yerde. “Daha çok yazmalıyım” diye hınzırlık edeceğim yine.