2.5.13

Bekir Yıldız'ın eserlerinde namus sorunu







Toplumların herhangi bir bölgesinin bile diğer bölgelerinden farklı ahlak kuralları vardır ve bu kurallara, insanlar genellikle içlerinden gelerek bağlanırlar. Namus da insanların uzlaşılarının yansımalarından yalnızca biridir ve biz nasıl öğrenmiş olursak olalım, salt cinselliğin yasak biçimlerde yaşanması demek değildir.
Bekir Yıldız’ın kadın-erkek ilişkilerini çeşitli boyutlarıyla işlediği eserlerinde, sözün cinselliğe gelip dayandığı çok olur. Böyle durumlarda zamana, yere, insanlara ve toplumsal gerçeklere bağlı anlayışlar kendini duyumsatır ve işin rengini anında değiştirecek güce erişiverirler. İster aile ya da evlilik kurumlarında, isterse yasalara bağlanmamış ilişkilerin herhangi bir boyutunda kadının karşısına kocası, sevgilisi, babası, ağabeyi, anası… birtakım genel değerlerden bahsederler. Bu değerlerden önemli biri ise yasak cinsellikle doldurulmuş namus kavramıdır.
            Bekir Yıldız’ın ‘namus’ sorununa bakışında çerçeveyi yalnızca yasak ilişki oluşturmaz. Yazar, toplumcu gerçekçiliğinin de etkisiyle sorunu tek boyutlu işlemez, sorunu oluşturan toplumsal yansımaları da çeşitli boyutlarıyla ele alır. ‘Namus’ ne zaman, neden ve nasıl ortaya çıkar, neden sorun oluşturur  ve hangi yöntemlerle nasıl çözümlenir? Yazar tüm bu soruların üzerinde titizlikle durur ve eserin sonunda okuruyla uzlaşıya varır. Bekir Yıldız’ın gücü biraz da burada saklıdır aslında. Görürüz ki gerek namus, gerek genel anlamda kadın sorunu, asla sosyo-ekonomik nedenlerden bağımsız değildir. Çözüm diye sunulan ilkel yöntemler ve cezalarsa sorunu çözmek şöyle dursun, aksine sorunu daha da derinleştirir.
Yazarın ilk eseri olan Türkler Almanya’da (1966) romanında, trende Ayşe hanımla Sevim hanımın konuşmaları yeni dünyaya ve yaşama biçimine ne ölçüde uyum sağlayacaklarını gösterir. İki kadının trendeki bir erkek üzerinden başladıkları konuşma, namusu ne şekilde algıladıklarını ve Almanya’da nasıl algılayacaklarını göstermesi bakımından önemlidir.
Ayşe hanım kızgın:
- O maksatla söylemedim. İyiden kötüden bana ne? Benim yolum değişmez artık, mahalleme namuslu dönmeliyim. Kocam namusuna çok düşkün bir insandır.
- Beni kocam fâlan yok. Ben hayatın tadını çıkarmağa bakarım.
- Kardeşim, senin fikirlerin çok acayip doğrusu. Bizde bu işlerin tadına bakılmaz. Adını kötüye çıkarıverirler insanın…
- Ben artık, Avrupalı bir kadın gibi yaşıyacağım. Orada her kadının evlenmeden evvel, beş-on tane sevgilisi olurmuş. Üstelik, kimse, kimseye kötü gözle bakmazmış…
- Kardeş, sen Almanya’ya acayip fikirlerle gideceğine, orada çeyizini düzmeye, istikbalini kurtarmaya bak. Avrupa usullerinden bize ne. Bizim için orası nasıl olsa geçici olacak.
- Bir daha geriye dönmek mi!... Allah göstermesin. Ben gönlümce yaşayacağım artık. Dedikodu, fesatlık, saman altından su yürütmek sıkıyor beni. Zaten Almanya’nın yolunu tutarken akla-karayı seçtim. Annem, babam para hatırı için beni,dazlak kafalı bir mahalle bakkalıyla evlendiriyorlardı az daha… Almanya’daki eski bir flörtümün yardımıyla, evraklarım çabuk geldi. Bavulumu kaptığım gibi evden kaçtım…[1]
Ayşe hanım Almanya’ya çalışmaya giden sıradan bir kadın işçi tipi, Sevim ise Tanzimat döneminden beri işlemekten usanmadığımız Avrupalılaşmayı yanlış algılayan kadın tipidir. Bir çeşit “Felâtun Bey İle Râkım Efendi” zıtlıkları içeren romanda algıların odağında sürekli ‘namus’ ya da ‘cinsel özgürlük’ olması, yazarın ilk kitabına özgü ahlakçı tutumuyla ilgili.
Türkler Almanya’da romanı, iki kültürü daha çok kadın-erkek ilişkileri temelinde karşılaştırır. Fakat büyük bölümü Almanya’ya çalışmaya giden eğitimsiz Türk işçilerince yapılan bu karşılaştırmalar okura ne derece fikir verebilir? Batı’yı Doğu’nun ahlak değerleriyle, namus kalıbıyla yargılamak çokça başvurulmuş bir yöntem olsa bile yansızlığa aykırı bir tutumdur. Gerçi edebiyat eseri, konuya felsefi açıdan yaklaşıp kavram sorgulaması yapmak zorunda değildir, ama sözü konusu yargıların çok olması okuyucuyu yönlendirmez mi?
Romanda sıkça rastlanan karşılaştırmaların yönlendiriciliği, Osman Babanın söz arasında “Bizim zamanımızda, bir kadın evlendiği zaman, donunu bile indirmeğe utanırdı.”[2] demesi gibi benzer örneklerde gizlenir ve iki toplumun ahlak değerlerinin karşılaştırmasını değil, kendi toplumumuzun değer yargılarının zamana göre değişimini vurgular. Fakat yönlendiriciliği olan örnekler daha yoğundur. Örneğin Doğulu Türk toplumu temsilcisi Yüce’nin Batılı Alman toplumunun temsilcileri Erika’ya “Bana göre, bir kadın dudağını, benden evvel öpmüşlerse, benden sonra da öpebilirler”[3] ya da Hening’e “Sizde nasıl, el değmedik kadın azsa, bizde de hile yapmıyan müteahhit azdır”[4] demesi namus kavramına verilen önemi vurgular.
Yazarın ahlaki değerler ve yargılarımıza yoğunlaşması asıl ikinci kitabıyla başlar. Bunlardan ‘durağanlaşmış namus’un sorun oluşturmasını Reşo Ağa öyküsünde görürüz. Hesaba vurulmayacak kadar soylu ve iktidar sahibi Reşo Ağanın kızı devecisi tarafından kaçırılır. Üstüne üstlük kızının namus zayıflığı, birdenbire anasına da geçer.
- Bu düşman işi, dedi. El kadar kız… Benim devecim, zürriyetimin bokuna bile el uzatamaz. Ulan avrat, savuş karşımdan… Kızın kahpeliğine sen de bulaştın gayrı… Südün mundarmış… [5]
Ağanın soyunu, onurunu ve iktidarını lekeleyen bu namussuzluk onu insan içine çıkamaz duruma getirir. Bir süre sonra kızla deveci gerisingeri köye döner. Ağa, kızının namusunun lekelenmediğini bilmesine karşın, kızını öldürmek zorundadır. Namusun yitirilme olasılığı bile ölümle eşdeğerdir ve töre, kimseyi dinlemez. Ağa onurunu pekiştirmek, iktidarını eski görkemine kavuşturmak için elindeki tek seçeneği kullanır ve namussuz kızını öldürür. Aynı kitaptaki Kesik El’de de namusunun lekelendiğine inanılan Fadime’nin öyküsü vardır. Ağabeyi bacısını bıçağıyla öldürür ve dostuna kapıyı açan elini keser. İki öykünün diğer ortak yanı, namusu temizlenen evlerin uğur, şan kazanmasıdır.



Kara Vagon’daki Şark Çıbanı öyküsünde Ayşo kızın şark çıbanından ötürü burnunun ucu düşer. Anası, kızının kalıcı bir özür sahibi olduğunun bilinciyle dertlidir. Kocası eve dönünce, içini döken kadın bir çıkış yolu aramaktadır.
- Hee… Ayşo’nun burnu tirnik oldu.. Tirnik Ayşo…
Adam dürümünden ağzına bir lokma soktu. Sonra güldü:
- Bunda yakınacak ne var ki, asalatlı evlatmış, bana çekti. Babası da tirnik değil mi ulan avrat? Hıı?.. Tirnik babanın, tirnik kızı…
- Sen herifsin emme…
- Eee… N’olacakmış?..
- Kız kısmı ne kadar özürsüz olursa o kadar eyidir.
- Vay… Kızın özürsüzü, namuslu olanıdır.
- Hemin namuslu, hemin özürsüz.
- Asileşme ulan… Allahın nakışına dil mi uzatacağsan yanı…[6]
Kaçakçı Şahan kitabındaki Güzel Parmaklar öyküsünde yeni gelin Elif cıgara sarmayı bilmez. Ayşe Bacı kocasına cıgara saramayan Elif’i ayıplasa da sardığı bir tabaka cıgarayla gönderir. Akşam kocasına Elif’i yerip kendini övmek amacıyla konuyu açınca adam çıldırır.
“Suçunu ha… Al… Al imansız kahpe… Yarın ne olacak, bilmez misin? O pezevenk kahveye gidecek… Ah ulan… Yaktın beni… Kahveye gidecek. Eşine dostuna cıgara ikram edecek. O pezevenkler de alıp yakacaklar. Duman iyi gelecek. Duman üstüne duman. Cıgaraya bakıp ne güzel sarılmış diyecekler. Ya herif, o zaman derse…”
“Kemiklerim kırıldı uy anam. Vurma yeter gayrı, elini, ayağını öptüğüm vurma.”
“Vurma ha!.. Ulan seni kurşunlamalı. Nerde benim mavzerim? Nerde?.. Al… Dinsiz orospu… Ya herif, o zaman derse, Kuyumcu Osman’ın karısı sarmış diye…”
Ayşe Bacının etleri kabardı, canı çözüldü. Sesi sızılıydı:
“Öldüüüüüüüm… Öldüüüüüüüüüüüm…”
Adamın eli, hâlâ hınçla inip kalkıyordu:
“Öldüm ha!.. Sen mi öldün yoksa ben mi ulan. Cilveli Ayşe… Kuyumcu Osman’ın karısı sarmış ha!.. O zaman ne olacak? Pezevenkler gözlerini yumup senin parmaklarını düşünmiyecekler mi? Nasıl önüne geçilir bunun, a fermanlı kahpe… Demiyecekler mi, ne güzel parmaklar böyle. Ve de düşünmiyecekler mi, Kuyumcu Osman’ın karısı, kırkından sonra, karısı olan heriflere cıgarayı ne demeye sardı?...”[7]
Sahipsizler kitabındaki Bedrana öyküsünde Naif lekelenen karısı Bedrana’yı öldürmek zorundadır. Karısına zorla tecavüz edildiğini bilir bilmesine ama bu ayrıntı, namusunu temizlemeye Bedrana’nın yaşamını uzatan tek sorun ise devletin eline düşüp hapis yatmayı göze alamamasıdır. Öykünün sonunda Naif işin içinden kurnazca sıyrılır; hem namusunu temizler, hem de elini kana bulamaz. Fakat karısını öldüren adam için namus ne anlam ifade eder?
“He… Bize göz ışığı vermediler gevvatlar. Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım. Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atılır, emme, işin içine namussuzluk karışınca, atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni, ben bağışlasam baban, kardaşın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden.”[8]



Evlilik Şirketi’nde karı kocanın dokuzuncu evlilik yıldönümlerinde birbirlerine dürüstlük sözü vermeleriyle başlayan konuşmalarının yönü ummadıkları yerlere varır. Geçmişlerine dair itirafları aralarındaki saygıyı da tüketmeye başlar. Kadının nasıl hiçlendiğini anlatması erkeği adamakıllı sarsar. Karısı kirlenmiştir ve yıllar yılı onu kandırmıştır. Aldatılmış erkeğin karısının bekaretine ‘mühür’, vajinası dışındaki bedenine de ‘ambalaj’ benzetmesiyle yaklaşması düşündürücüdür. Mühür evlenme umuduyla korurken ambalajın kullanılabilirliliğini erkek çelişki bulur. Ona göre karşılıklı zevk adına ve sınırsızca yapılacak seks, evlenme vaadinden daha dürüstçedir.
“Hiçlenmek… Ne var sanki bunda utanacak? Her genç kız umutsuzluğa düşebilir. Düşle gerçek arası yaşanırsa, aldanmak, aldatılmak mümkündür her zaman.”
“Şaşırıyorum,” dedi kadın, herşeyi anlatmaya kararlı bir çırpınışla. “İlk kez anlatacaklarımdan değil, beni anlamamış olduğun için utandım kendimden. Bir genç kız için, hiçlenmenin anlamı başka da olabilir. Ruh aldanırken, beden de ceremesini çekiyor.”
“Yoksa?..”
“Evet.”
“Ama, bana geldiğin zaman, örselenmiş bir tarafı yoktu bedeninin. Hele mühür…”
“Ambalaja dokundular biraz.”
“Yapma!” diye, âdeta bağırdı adam. “Ambalaj!..”
Karısını saran kolu, kendiliğinden gevşedi. Sıcaktan soğuğa, aydınlıktan karanlığa girip çıkıyor gibiydi. Ürpertiler geçirdi. Uzun bir süre hiç bir şey konuşamadı. İyice şaşırmıştı. Nerdeyse, kendisine sokulmuş kadını itecekti öteye.
“Demek ambalajın…” dedi sonunda, yufka bir sesle.
“Ama,” dedi kadın, kendisini küçülttüğünü sezerek. “Evlenecekti benimle.”
“Ah!.. Ne ayıp,” dedi adam, başını küçük küçük sallarken “Sermaye gibi düşünmek. Evlenme umuduna karşılık, mühürü bozdurmadan, ambalajı piyon gibi öne sürmek. Bütün parayı bozdurmadan, kuruşları harcamak. Keşke zevk için yapsaydın. Karşılıklı zevk… Daha dürüstçe olurdu.”
[]
“Zavallı ben,” dedi adam, kinayeli bir gülümsemeden sonra. “İlk gece, tertemizdir diye nasıl da sevinmiştim.”[9]
Konuşmanın devamında itiraf sırası erkeğe geçer. “Sen kızlarla seks yapmadın mı hiç?” sorusuna erkeğin yanıtı dolambaçlı olur. O da diğerleri gibi büyük kentlerin acı lokması olarak herkese açık evlere gitmiştir. Fakat burada kadının kendi bedenini erkeği için namus simgesi olarak görmesi çok önemlidir. Kadın kendi bedenine böyle bir rol biçerken kocasının bedenine aynı ölçülerle yaklaşmaz.
Konuşma tıkanmıştır artık. Özellikle erkek, karısının itiraflarına takılıp kalmıştır ve konuyu kapatmaya hiç de hevesli gözükmemektedir.
“Aldatılmışlığın kinini taşımak varken, işi arsızlığa vurmak niye? Diyelim kasabadan büyük bir kente geldin, şaşırmış, ezik… Düşünüp birçok nedeni kurcalayacağına, kendi kendini kurcalatmanın gereği neydi yani? Hem de hiç bir tat almadan.”
“İleri gidiyorsun ama” dedi kadın, direnmeye hazır bir çıkışla. “Her şeyi dürüstçe anlatmaya, herhalde birbirimizi suçlamak için başlamadık. Hem, hiç bir tat almadığımı da nereden çıkarıyorsun? Seviştiğim gençle, mühürümü bozmadan seviştik dedim. Senin herkese açık evlere gidip sevişmek isteyişin gibi. Ben öpülmekten, el ele dolaşmaktan, belki de akrepten daha çok tat aldım. O, gençliğini basamak basamak yaşayabilmişti nasılsa. Ama ben, açlıktan midesi büzülmüş bir insan gibiydim. Lokmaları, küçük küçük ve sindire sindire yemeliydim. Yaşanmamış umutları, sevgileri, tatları, parça parça monte ederek tatlanıyordum. Bazı arkadaşlarım, böylesine çapraşıklıkta, yenik düşüp mühürlerini kaptırdılar. Oysa ben, kaskatıydım o bölgemde. Çünkü mühür denen bir sorumluluğu değil gerilerimde, bedenimin tümü mühürmüş gibi duyuyordum kendiliğinden. Yarabbim, ne acı, ne tatlı yıllardı o yıllar…”
“İşte namus kavramı” diye köpürdü adam. “Namuslu olduğun için değil, namuslu olmaya zorunlu olduğundan kalabilmişsin bana. Kuşkusuz, bütün ötekilerle birlikte doğuştan mühürlü olmasaydın, kimbilir kaç erkekle yatacaktın. Erdem mi bu?”
“Ya sen?” diye bağırdı kadın. “Genç kızlarla ilişkin olmadı mı hiç?”
Adam, kolunun birisini öne uzattı. Parmakları ayrıktı birbirinden.
“Sırası gelmişken” dedi. “Anlatmalıyım onları da. Bir kaç genç kız tanıdım. Sinema localarının, ağaç kovuklarının dili olsa da söyleseler. Öpüşmek, çekirdek çitlemek gibi oldu sonunda. Ama hepsi de mühürlerini, evliliğe bir yatırım olarak sakladılar. Kuşkusuz, şimdi, herbiri bir adamın koynundadır. Hem de ilk gece akıttıkları kanla, geçmişlerinin sütten temiz olduklarını saptamış olarak, yani senin gibi… Gizlemek, herkesin birbirini aldatması niye? Erdem, yapılanları gizleyebilmek ustalığı mı yani? Namus, dişleri sıkıp, tasarlanan yatırımı, her an hesap etmek ikiyüzlülüğü müdür?”[10]


Halkalı Köle’de erkek karakterin anasının namusunu Fransız askerinin elinden kurtaran adamla gönül borcu evlendiğini, fakat kadının kocasına olan borcunun erkek öldükten sonra bile ödenemediğini görürüz.
Peçemden yakaladı bir Fransız askeri. Bağırdım: “Yok mu beni kurtaracak?” Göğüs göğse vuruştu adamın birisi. “Kaç!” dedi benim için vuruşurken. Ben kaçtım.
Sonunda o adam, babanız oldu çocuklarım. Ölünceye kadar hizmet ettim ona. Sevgi uğruna değildi bu hizmet açıkçası. Unutulmaz bir yiğitlik adınaydı. Bilirim, acımasının, bana o anda acımasının borcunu ödeyemedim. Ödeyemediğim borcumu Allah ödemiş saysın…[11]
Romanın sonlarına doğru erkeğin evliliğine ilişkin düşüncelerini okuduğumuzda kurumun temellerinin yanlış yerlere atıldığıyla yüzleşiriz. Korkuyla, acıyla ve sevgisiz oluşturulan evliliğin anlamı yıllar sonra anlaşılmıştır.
Evlilik korku bataklığı, korku kuyusuymuş oysa… nişanlım, karım olunca, orospu olur korkusuyla, çalıştım daha çok…[12]
Darbe romanında polis işkencesinde itirafçı olarak devrimci kimliğini bırakarak farklı bir yüz ve kimlikle Yavuz Aslantürk olan Hamdullah Şimşek, polisin kesin yasağına rağmen dayanamayıp yabancı biri gibi karısının etrafında dolaşmaya başlar ve çok geçmeden ikisi arasında bir çekim olur. Narin, sık sık ölen kocasıyla övünür övünmesine ama yaşamına giren bu adamdan da uzak duramaz. İşte tam da bu andan sonra hem Narin’in hem de Yavuz’un içinde çelişkiler belirir. Yine de ne Yavuz Aslantürk’ün ne de Narin’in kendilerini alamadıkları birliktelikleri ilerler. Her buluşmaları sevişmeyle başlar, fakat her son beyinlerinde yeni fırtınalar koparır.
Yavuz Aslantürk, Narin’in üzerinden kalktı. Bu kaçıncı kez buluşmalarıydı? Sayısını onlar da şaşırmıştı. Ama her buluşmalarında, her birleşme sonrasında, Yavuz Aslantürk, karısının bir orospu olduğu duygusuna kapılıyor, Narin de, ölmüş kocasına ihanet etmiş olmanın utancıyla perişan oluyordu.[13]
Erkeğin karısının ‘orospu’ olduğuna dair düşüncesine karşın kadının bu yabancıya karşı itham edeci bir yargısı yoktur, o kendiyle hesaplaşmakta ve ölmüş kocasını aldattığından kahrolmaktadır. İç huzurunu kaybeden Narin, mezarlıkta kocasıyla dertleşir.
“Ben geldim. Günahlanmış karın geldi. Bağışla beni. İnan ki, karşı koymak için çok direndim. Ah, bir yürümesi, bir duruşu, hatta bir sesi var ki, her şey sanki senden ona geçmiş gibi. Sen öldün değil mi? Seni öldürdüler değil mi? Ben ne yapayım şimdi? Selim’i de öylesine seviyor ki… Anne kalbi işte…”[14]
Yavuz Aslantürk’ün Narin’e orospu olduğunu söylemesi ve kadının da bunu onaylaması, kendi itirafının zeminini oluşturur. Narin madem ki bir orospudur, kendisi de bir itirafçı, değişik bir yüz, değişik bir kimlikle yaşayan Hamdullah Şimşek’tir. Adama göre bu iki ayıp onların değersizlikleri dengelenmiş ve eşitlemiştir. Fakat Yavuz Aslantürk’ün kurduğu denklik kendince geçerlidir. Narin ise tek bir orospunun bile tüm itirafçılardan daha değerli olduğunu söyleyerek bu eşitliği bozar. O anda adamın kafasında kurguladığı orospuluk-itirafçılık denkliğine nasıl bu kadar kolay kandığını düşünürüz. Adamın bu kadar inanmaya hazır olmasının nedeni, yeni kimliğinin özellikleriyle ilgilidir. Fakat burada aslolan kadının bu denkliğe yaklaşım tarzıdır. Kadın için cinsellik ve namus ikincil önemdeyken, ölmüş kocasından kendine miras kalan inancı, düşünceleri ve bunlara koşut olarak beraberce yarattıkları değerler birincil önemdedir. Bir başka deyişle, namusu salt çarpık cinsellikle sınırlandırmaz Narin, kavramın içini doldurur ve ona yüce bir değer biçer.



“Ben bir orospuyum,” dedi. “İstersen, arkadaşlarını da yollayabilirsin. Ama bu orospu, bilesin ki, seninle hiçbir zaman yatmayacak. Evet, bu orospu herkesle yatabilir, ama kocası da olsa, bir itirafçıyla asla.”[15]





[1] Bekir Yıldız, Türkler Almanya’da, Bilmen Yay., İst. 1966, s.15-16
[2] a.g.e., s.45
[3] a.g.e., s.58
[4] a.g.e., s.121
[5] Bekir Yıldız, Reşo Ağa, D D Yay., 1. b., İst. 1997, s.7
[6] Bekir Yıldız, Kara Vagon, İskele Yay., 1. b., İst. 2006, s.31
[7] Bekir Yıldız, Kaçakçı Şahan, D D Yay., 1. b., İst. 1997, s.65-66
[8] Bekir Yıldız, Sahipsizler, D D Yay., 1. b., İst. 1997, s.21
[9] Bekir Yıldız, Evlilik Şirketi, D D Yay., 1. b., İst. 1997, s.33-34
[10] a.g.e., s.41-42
[11] Bekir Yıldız, Halkalı Köle, İskele Yay., 1. b., İst. 2006, s.10
[12] a.g.e., s.145
[13] Bekir Yıldız, Darbe, İskele Yay., 1. b., İst. 2006, s.66
[14] a.g.e., s.67
[15] a.g.e., s.74