28.5.11

Bütün soylu sanatçılar Çukurovalıdır



İnsanın düşünce dünyası, genellikle yaşadığı çevreyle ve o çevrenin geleneksel düşüncesiyle sınırlıdır. Bunu sadece sanat bağlamında değil, her kulvarda görebilirsiniz. Biraz düşünürseniz siyasetten spora varana dek sayısız örnek gözlerinizin önünde belirecektir. Bu korumacı tutumun otomatikleşmesi bizi koskoca bir kısır döngüye sürüklüyor. Dolayısıyla alın yazısıymışçasına insan davranışlarında başı ve sonu belli tavırlara rastlıyoruz. Eleştirdiğimiz sığlığın gerekçeleri de baştan belli: “Çevrem böyle ister”, “başka türlü davranırsam alem ne der”… Farklılığı, özgünlüğü özürlüleştiren bu durumun bilimsel bir karşılığı var mıdır bilmiyorum; ama ben “tabelacılık” diyeceğim. Tabelaya oynuyorsanız ve sonuç istediğiniz biçimde bitmişse hiç kimse hiçbir şeyi sorgulamayacaktır. Gelgelelim, özgün tavırlara, davranışlara sahipseniz, üstüne üstlük sanat ve edebiyat gibi çok yönlü birikim gerektiren alanlarda kendinizi yetiştirdiyseniz, tüm bu meziyetlerinize karşın tabelada dilediğiniz sonucu göremediyseniz sonunuz dünden belirlenmiştir.
Gerilerdeki anlamları görebilmek adına derinlere inmeli, ilk nedene kadar gitmeliyiz ki yarına kalabilecek sağlam sonuçlar üretebilelim. Yoksa, bir kuşaktan diğerine aktarılan, kesinkes sorgulanmayan, yine de saygın görülen ve buna uymayanların bir şekilde oradan dışlandığını bildiğimiz bu çerçeve epey sığ. Aslında bunun adı ne gelenek, ne töre, ne yazılı ne de yazısız kurallar… Dolayısıyla tabelacılıktan vazgeçmeliyiz; çünkü hayata ancak bu sayede dokunabiliriz.
Birtakım tabulardan bahsediyoruz, dolayısıyla her tabu gibi bunlar da insanın ilerlemesini, gelişmesini yavaşlatan, belki durduran, ola ki tersine çeviren bir işlevsizleştirmeye sahip.
Başka diyarlara mı gitmeli, köylerden kentlere, kentlerden köylere mi göç etmeli bu kördüğümü çözmek için? Aksine, böylesi bir trafiğe gereksinim duymak yersiz. Yapılması gereken yalnızca somut olanı görüp ona hak ettiği değeri vermekten geçiyor. Birilerine yaranmak için, birilerinin üzülmemesi için, göze batmamak için kendimizi gemlediğimiz yeter. Bırakalım kendimizi hayatın ritmine. Hayatın akışına doğrudan bakalım. Benim dememle, somut olalım, gerçekçi olalım ki gelişimden bahsedebilelim.
İşin edebiyat ayağını nasıl atmalı o zaman? Kendinizi sanattan anlayan biri olarak görmüyorsanız, bırakın sanatın değiştirici, dönüştürücü işlevine çomak sokmayı. Bırakın anlamadığınız alanlarda konuşmayı. Bırakın kitaplar geçmişte olduğu gibi kendi ritminde yayımlansınlar, bırakın heykeller dikilsin barış hudutlarında. Susun ki suçu sahiplenme gafletine ortak olmayın. Susun ki bu işlerin ehilleri olan sanat adamları konuşsun. Çünkü kendini adamakıllı yetiştirmiş sanatçılar, emin olun ki çok daha ileri zamanların insanlarıdır.

***
                                                                                               
Edebiyatla uğraşanlar gündelikçi değillerdir. Eserinin geleceğe kalmasını dilediğinden hiçbir sanatçı güncele hapsetmez sanatını. Güncelden, yerelden beslenir elbette; ama güncel sorunlar karşısında günü kurtarmaya yönelik işlerden, eserlerden kesinlikle kaçınır. Üstelik karşı durduğu sığlık, coğrafyası için de geçerlidir. Kendi düşüncesi ve insanlarda tutuşturmak istediği özgür düşüncenin gelişmesi adına tek kibritlik olsun ışık yakabilmektir amacı. Dolayısıyla sanat, yukarıda kara çaldığımız ucuz amaçlardan katbekat değerlidir ve sırf bu nedenden sanatçılar ölümsüzdür ya!
Yaşar Kemal’i kendimize örnek ve tanık göstererek yazımızı bağlamaya çalışalım.
Amerika’da düzenlenen bir konferansta Yaşar Kemal’e sormuşlar: “Niye sürekli Çukurova’yı yazıyorsun?” Şöyle cevaplamış: “Ben Çukurova’da doğdum büyüdüm. Çukurova’da yaşadım. Bütün yaşamım orada geçti. Şu anda İstanbul’dayım, İstanbul’da yazıyorum. Orada dedim ki Çukurova’yı yalnızca ben yazmıyorum ki, Tolstoy da Çukurova’yı yazdı, Cervantes de Çukurova’yı yazdı, Stendhal de Çukurova’yı yazdı. Dünyada ne kadar soylu yazar, soylu sanatçı varsa hepsi Çukurovalıdır dedim. Çünkü kendi koşullarından soyutlanmış bir insan sanatçı olamaz. Soyut bir sanatçı yoktur. Soyut bir insan düşünülemez. Her insan gibi, her sanatçı da koşullarla oluşmuştur.”
Başka da söz etmeye gerek olmadığı kanısındayım…

21.5.11

Yılanların şahı (Şahmeran)



           Geleneksel kültümüze ait efsaneler her zaman beni etkilemiştir. Günümüzde bu anlayış biraz aşınsa bile insanların efsanelere inandığı gerçektir. Çünkü efsanelerde toplumun yaşamından, çevresinden izler ve elbette toplumun düşünceleriyle inançları yer alırdı. Kısacası çocuklarımıza iyi insan, erdemli insan olmaları amacıyla anlattığımız mesajlarla yüklü masallardan daha farklıdırlar. Üstelik efsanelerde “ideal tip” vardır; yaptıkları ettikleriyle insanlara örnek olan, yol gösteren kişidir ideal tip.
Üniversitede halk edebiyatı derslerinden ayrı bir keyif alırdım. Anlatılanların kafamda masalsı bir dünya yaratmasının yanı sıra değerli hocamız Hasan ÖZDEMİR’in katkılarını da anmak gerek. Hocamın haberi olmasa da yaptığı akademik çalışmaları derslerden bağımsız olarak zaman zaman araştırırdım. “Geleneksel Kültürümüzde Şahmeran” adlı bildirisi akademik çalışmalarının en bilinenlerdendir.
Hasan Özdemir’in bilincimde uyandırdığı Şahmeran imgesi o denli etkili olmuştu ki kafamda tamamen bana özel Şahmeran kurguları bile dolanır olmuştu. Oysa bilirdim ki Şahmeran, belinden aşağısı yılan, yukarısı insan olan, hiç yaşlanmayan bu iyi huylu yılandı ve sözcük anlamına eş olarak yılanların şahıydı. Bu efsanevi varlık, kafamda dönüp dururken öykü yazdığımı bilen hocamın beni özendirmeye başlamasını tüm sınıf görmüş ve onun bu tavrı koltuklarımı kabartmıştı: “Belki bir gün Şahmeran’la ilgili bir öykü de yazarsın.” Birçok defa işittiğim benzer cümlelerini uzun süre aklımdan çıkaramadım. Böyle bir öykü yazmak hâlâ geçer aklımdan; ama ne yalan söyleyeyim, yeterli cesareti kendimde asla göremedim.
Peki neydi Şahmeran efsanesi ve neden insanlarımızı bu denli etkilemişti?
Tarsus civarında çokça anlatılan efsaneye, Adana, Cizre ve Mardin’de de rastlanır. Geleneksel kültürümüzde o denli sevilmiştir ki birçok varyantı oluşmuştur. Öyle ki bu çeşitlenmenin örneklerine ulaştığınızda kolaylıkla ortak özellikler görebileceğiniz gibi farklı özellikler de gözünüze çarpacaktır.
Ortaklaştırarak özetlemeye çalışalım: Şahmeran’la muhatap olacak kişi yanlışlıkla onun yeraltındaki dünyasına girer ve gördüğü dünya karşısında şaşkına döner. Şahmeran, ona kötülük yapmayacağını, buna karşın onu yeryüzüne bırakmayıp burada konuk edeceğini söyler. Çünkü yerini bilen bir insana güvenemez. Bu konuşmanın peşinden adamın konukluğu başlar ve uzadıkça uzar, birkaç yıl kadar sürer. Bir süre sonra adamın yeryüzündeki yaşamını, ailesini özlemesiyle Şahmeran’dan af dileyip kendisini özgür bırakmasını ister. Şahmeran, ona güvendiğini belirterek onu salar; ancak kendisini gördüğü için vücudunun pul pul olacağını söyler ve dolayısıyla vücudunu kimseye göstermemesini öğütler. Yeniden yeryüzüne çıkan adam, eski yaşamına geri döner ve hiç kimseye Şahmeran’ı gördüğünden bahsetmez. Uzunca bir zaman böyle geçer. Derken Tarsus varyantına göre hükümdarın kızı, Mardin varyantına göre hükümdarın kendisi ölümcül bir hastalığa yakalanır, tüm ülke hastalığa karşı seferber olur; ancak kimse, hastayı sağlığına kavuşturamaz. Tek tedavinin sihirle iç içe geçmiş bir yöntemle Şahmeran’ın bulunup öldürülmesi ve vücudundan alınacak bazı parçaların yenmesi (kaynatılıp içilmesinden de bahsedilir) durumunda hastanın iyileşeceği anlaşılır. Şahmeran’ın yeri bilinmediğinden Şahmeran’ı görmüş kişilere odaklanır, kötü kalpli vezir. Şahmeran’ın yerini bilmez; ama onu görenin belden aşağısının bir yılan gibi pulla kaplı olacağını pekala bilir ve bu yüzden tüm halkı hamama (ya da nehir kenarına) götürür. Şahmeran’ı gören kahramanımıza bu yöntemle ulaşır. Devamında zorla, işkenceyle onun ikna etmeye çalışır ve sonunda direnci kırılan adam, veziri Şahmeran’a götürür. Kimi anlatılarda sihirle Şahmeran mağarasından (hamamından) çıkarılır, kimisindeyse adam Şahmeran’ın ayağına gider. Sözünde duramayan insanların utancı yüzüne ve sözüne yansımıştır elbette. Utana sıkıla durumu anlatır. Şahmeran zaten vücudunun şifalı olduğunu bilir; ama uyarmadan da edemez: Sakın ola ki suyumdan ilk sen içme/yeme der. Bir diğer anlatıda Şahmeran’ın üçe bölüneceğini bilir ve kuyruğumun kaynatıldığı kazandan içme/yeme der. Giderler, vezir adamın üzüldüğünü, ağladığını görünce güler, bir yılan için ağlanır mı, der ve sarayda Şahmeran’ı öldürür. Üçe bölünür yılanların şahı. Her derde deva olduğunu bilen vezir anlatılara uygun olarak Şahmeran’ın öldürücü suyundan içer ya da öldürücü kuyruk etinden yer içer. Vezir oracıkta canından olur. Hasta olan hükümdar ya da hükümdarın güzel kızı iyileşir. Yine anlatıların çoğunda ihanetiyle Şahmeran’ı ölüme götüren kahramanımız, Şahmeran’ın yüceliğiyle, vefakarlığıyla, zekiliğiyle Şahmeran’ın kafasının kaynatıldığı sudan içer ya da kafasından bir parça yer ve diyar diyar dolaşıp şifa dağıtan Lokman Hekim’e dönüşür.
Şahmeran efsanesinde dikkatimi en çok çeken ve beni en çok etkileyen yan, yılanların insansız bir dünyada mutlu mesut, barış içinde yaşarlarken bir insanın ihanetiyle önderlerini kaybetmeleridir. Buna karşın yılanların şahı Şahmeran o denli ileri görüşlü, akıllı ve iyi yüreklidirler ki nankörlüğe, ihanete uğrayacağını, sonunda canından olacağını bile bile insanoğluna güvenir. Ölüme götürülürken dahi sağduyusunu yitirmez; kesinlikle hiçbir yılanın ölümünden haberdar olmamasını ister, yoksa dünyanın tüm yılanları insanlardan öç alacaklardır.
Şahmeran efsanesinin ideal tipi insan değil, yılanların şahı olan Şahmeran’dır. Üstelik bu ideal tip o kadar sevilmiştir ki bazı yerlerimize ad olmuş, ayrı bir sanat dalı gibi özel olarak tablolaştırılmıştır.
Efsanelerin günümüzde günübirlik değer taşıyan görsel kültür karşısında tutunma şansı giderek azalsa bile yukarıda anlatmaya çalıştığım Şahmeran efsanesinde görüldüğü gibi efsaneler boş değildir.

9.5.11

Yelkovan






Ağırlaşmış göz kapakları boşluğa açılıyor. Yelkovan aşağıya doğru bırakmış kendini. Kayıp gidiyor her şey. Acıyor, kanıyor içindekiler. Yapacakları yapılmayacak, yarım kalmışlık saracak ufkunu. Düşünmek istemiyor ancak aklına söz geçiremiyor.
Alışkanlık alçaklıkla bulanınca insan bahaneler uydurmaya başlıyor. Eskisi gibi değilim; çünkü… Gerekçeler ciltlenir, kitap olur, olur olmasına ya başta kendini ikna edemez. Aradadır hep, kimsenin erişemeyeceği yerde.
Önceleri farklıydı, sanki soluması bile böyle değilmiş gibi. Şimdi yaşanmışlıkların üzerinden bakınca değişik ayrıntıları seçebiliyor. Fakat uzun süreli değil, en önemli ayrıntıda siliniveriyor her şey, yoğunlaşmak olanaksız. Duvarlardan, kahrolası yalıtkanlıktan ölesiye korkuyor, korktuğunu kendinden bile gizleyemiyor. Üstelik zaman ilerliyor, yorgun yelkovan kendini atıveriyor sabaha.
Gözüm dalıyor ve aynı el yeniden boğazıma sarılıyor. Ayaklarım yerden kesilirken ağzımdan kendime yabancı hırıltılar çıkıyor. Aynı. İstemsiz ağlıyorum. “Ben sana ne yaptım Erkan abi” demek istiyorum, başaramıyorum. Lekelenmiş mavimsi duvara ayakkabılarımın taze izlerinden bırakıyorum, derken eller gevşiyor. Amcası yetişmese soluğum tükenecek. Tomruk gibi yere yuvarlanıyorum. Sesim bana yabancı.
Gülecek şeyler bulmanın sıkıntısı yanaklarını acıtıyor. Alfabenin tüm harflerinden hapishaneler… F? D? E? L? Gülmemek için zor tutuyor kendini. Beş harf, jokerli. Bir kelime, işlem yok!
 “Yılan kokusu alıyorum” diyordu Erkan abi. Yılan ne arasın, kuş uçar, konmaz, kervanın yolu bile düşmez! Yedi sekiz metre koca duvar,  jiletli, tel örgülü. Yatakların altına bakıyor sakına sakına. Dolapları çoktan dağıtmış. “Bile bile koydular buraya, amaçları…” Havalandırmaya atıyor kendini, bir gözü devamlı üzerimde.
Paketten bir sigara çekip yakıyor. Pencere ardına kadar açık, karşı apartmanın silueti zor seçiliyor. Herkes uykuda, rüzgâr dahil. Pencerenin yanına bir sandalye çekip oturuyor, gözü dışarıda. Savurduğu duman havada asılı kalıyor.
“Daha yatmadın mı oğlum?” “Uyuyamadım.” Aslında uyku aklından bile geçmedi, üzerinde sabah giydiği pantolon gömlekle duruyor. “Sen yatsana anne.” “Sancı tuttu gene.” Ameliyatın üzerinden beş altı ay geçti ama ağrıları dinmemişti. Fakat bu seferki sancıları ameliyatla filan ilgili değildi, sancısı oğluydu. Duruşma günü yaklaştıkça annesinin de düzeni kalmıyordu. “Çay yapayım mı?”
“Limon çekirdeği filizlenir mi hiç bununla?” Yanıtlasam mı acaba? Ben de tahmin edebiliyorum ama maksat çabalamak! “Bakalım…” Tepeden bana bakıyor, diğerleri yetmezmiş gibi Erkan abinin de durmadan gözetlemesi… Kül tablasına basıyorum sigarayı. “Niye söndürdün şimdi?” “Dibine gelmiş Erkan abi, plastiği eritiyordu.”
Ana kokusu… Ne zamandır unutmuş, oysa bu kokuyu nasıl özlerdi? Saçlarının arasında gezinen elleri ensesinden yanaklarına uzanıyor. “Dert etme evladım…” Nasıl bir cümle kuracağını kendi de bilemiyor, bodoslama gitmektense susmak en iyisi. Bilgiçlik taslayacak halde mi sanki? “Umursamıyorum anne. Bilsem ki sonunda ‘yat’ denecek, şimdi gider yatarım. Beni çıldırtan belirsizlik, eli kolu bağlı beklemek.” Durağanlığa ikisinin de tahammülü yok aslında. Parmakları yeniden saçlarına kayarken omuzları yüzüne değiyor. Ardı sıra öpücükler konuyor alnının orta yerine. “Deseler ki ‘sen gel oğlun kalsın’ koşa koşa giderim.” Sözler…
Ağaçlar kıpırtısız, suskun. Ötelerden köpek sesleri işitiyorlar, ciğerlerinden geliyormuşçasına derin, fazlasıyla dingin. Kimsenin bu düzeni bozmaya niyeti yok.
“Çay uzun sürer diye kahve yaptım.” Hangi ara gitti geldi? Yüzüne bakıyor, karşı çıkacak mı diye. “Sağ ol anne iyi düşünmüşsün.” Sessizlik uzayacak besbelli; ses can yakıyor; konuştukça kıyıya vurmaları kaçınılmaz, kıyıysa yanı başlarında. Eninde sonunda varacakları yer orası. Sessizlikse dayanılmaz.
Bir sigara daha, paketin içi gitgide boşalıyor. Çakmağın ateşi annesinin gözlerini açığa çıkarıyor. ‘Ağlama’ dese ağlayacağına emin.
“Kahveye süt katmışsın anne.”
“Bak Erkan abi fil çapraz gidiyor ve şahını tehdit ediyor. Şimdi  şahını başka bir kareye sürmelisin.” “O çay posasında ot büyür mü hiç?” Ne yanıt vereceğimi bilemediğim anlardan biri. “Bakalım…” Yüzü gene korkunçlaştı mı? Amcası revire gideli de fazla olmadı ki. “Şahı diyordum…” Boğazım kupkuru. “Önceden hiç fidan diktin mi?” “Mersin’deyken bahçemiz vardı, baklalarım vardı.” Çayını özellikle mi böyle içiyor. Radyonun cızırdayışına damağının sesi karışınca tüylerim ürperiyor. “Erkan abi bırakalım mı, acayip başım dönüyor. Lütfen!” Ellerim masadan kayıyor, taşlar kucağıma ve yerlere saçılırken uzaktan yankıları geliyor. Dizlerimde damar mı var? Davul var. Koyun çıngırakları, patlayan silahlar. Yaklaşan gürültüler. Erkan abi nerdesin?
Sütlü ve şekerli ama sıcak. “Eline sağlık anne.” “Bir sigara da bana ver hadi, şöyle ana oğul karşılıklı…”
Gece yatağıma uzandığım zaman yorgunluktan bitkin bir haldeydim. Sandalyeden düşünce başımı pencerenin kenarına vurmuşum. Arada hafif bir sızı yokluyor. Buradayım, bilincim de yerinde. Kendimden geçmişim ama uyuduğumu sanmıyorum. O kadar ayrıntılı ki rüya olamaz. Erkan abinin bahsettiği kokuyu aldım. Önce emin olamadım, saçmaladığımı düşündüm ama çok belirginleşmişti. Değişik, kesif bir koku. Sonra ay ışığında gördüm onu. Gözleri, hatta dili bile parlaktı. Dolaptan yüzüme doğru sarkmıştı. Çığlık mı attım, ne yaptım anımsamıyorum, Erkan abi ışığı açtığında gitmişti. Tuvaletten kaçtığı sonucuna varınca su dolu kovayla deliği kapadık.
Hiçliğin kokusu yok kaç zamandır, oysa korkusu buralarda. Birdenbire çıkar gelir tam unutmuşken ve süreç yeniden işlemeye başlar. Göz kapağı dayanıksız…
“Erkan abi toprağımı neden dağıttın?” Çaresizliğimi bu denli hissedeceğimi bilmezdim. Sesim ağlamaklı çıkıyordu ama ısrarcıydım. “Benden ne istiyorsun Erkan abi, ben sana ne yaptım?” Yinele dur, dilersen yırt kendini yanıt alamıyorsun. Çay posasıyla bulanan bir avuç toprak havalandırmaya dağılmış. Çekirdekler ortada yok, ayıklanmış. Diğer yoksunlukların acıtamayacağı kadar acıtıyor. Başardın Erkan abi, bitirdin beni!
“Anne buralarda limon olur mu?” diyor birdenbire. Kadın anlayamıyor, “Çok istersen olmaz mı oğlum?” demekle yetiniyor.
Aklında limon çekirdekleri… Yelkovan tırmanışını tamamlamış inmeye fırsat kolluyor.

8.5.11

Çamurla aydınlık




karardı bulutların gölgesinde dün
önü sıra kayıp giden adımların çamuru
ökçelerin kaldırıma yumrukları
ağızlardan taşan dumandı
gürültüden ıssız bir akşamüstü

pusulu kalabalık onlardan yanaydı
arabalarından sıçrayanı
yukarıdan yağanı da

topuğuna çarpacak ökçelerin
çoğul solukların nefretini değil
hepsini delen sesini duyuyordu

o zaman gök yağıyordu üstüne
hoyrat sıcak yakıyordu omuz başını
demirin soğuğunu duymuyordu

dizindeki kardeş diziydi
peki ya ensesindeki nefes
hangisi şiirli hangisi küfürlüydü
ter ve tütün kokuyordu onlar
paçaları çamurla aydınlık
görmese de anlıyordu
aracın tavanı başını deliyor

karartılmıştı bulutların gölgesinde
peşi sıra geçip giden uğultulu günler
sancıların göbeğinde solunan o rüzgâr
önce boşluğa sonra özürlü vekillere çarpıyor
sözcüklerin aşka değenleriyle bezeli yeminler
sıklıkla yüzüne çarpıyor bir el
göğün çatladığını duyuyor
biliyordu yerin kaydığını
elin şekli yanağından aklına kazınıyordu