8.9.12

Erdal Öz'ün saçma adamı-2



Evliliklerinin yedinci gününde çingene mahallesinden geçerken çingene çocuklarından adamakıllı bir dayak yer, kendinden geçer. Ayıldığında evindedir ve karısı ona “iki günlerinin kaldığını” söyler; bu iki günün ne olduğunu, nereden çıktığını anlayamaz ve içi korkulu bir sevinçle dolar. Dokuzuncu günün bitimindeyse işler iyice değişmiştir. Artık odasında yatacaktır, öyle ki karısı yataklarının iki kişilik olmadığını söyler. Kadını haklı bulur, yatak gerçekten dardır; üstelik cinselliğe de biraz doymuştur. Bir ay sonlandığında kadın ona hiç yaklaşmayacak, hatta ona acıyacak, kızacaktır. Zaten karısını tanımakta başarısız olan koca, böylece daha yalnız ve çaresiz kalacak, ne kadar yalvarsa da fayda etmeyecek, mutlu geçen dokuz günün anılarıyla bir süre avunacaktır. Etinin rahatlığı ve doygunluğu tattığı dokuz gün…   “Karım benim” dediği kadının her yerini, her köşesini yeni baştan öğrenmek istediği mutluluk günleri… Aynı aynayı, özellikle aynı yatağı paylaşmanın coşkun arzusunu unutması olası değildir. Karısının güzelliği, örneğin koltukaltlarının, görülmeye değerdir. Ah, bu mutluluk günleri geride kalmıştır!
Karısı onu yatağına almayalı, kiracısı olacak arsız adam ona saygı gösterilerinde bulunmaya, evin içinde pijamayla dolaşmaya, yemek tahtasının başına hayvanca kurulup yemeğini tıkınmaya, geğirmeye, yataklarına teklifsizce uzanıp uyumaya, hatta eşek gibi horlamaya başlamıştır. Yaz başlangıcındaki aşırı sıcaklarda pijamalarını da bırakıp don atletle dolaşmaya başlar; fakat o aileden biri değildir ve bu kabahatlerinin bir özrü, karşılığı olmalıdır. Olmalıdır da karısı bir şey demedikten sonra, hatta karısı da eski titizliğini yitirdikten sonra elinden ne gelir ki? Beterin beteri vardır, ya o dayanılmaz sıcaklar geldiğinde sofraya çırılçıplak oturursa… Yapar mı? Öldürürdü onu; hayır, bunu düşünmek bile iğrençtir. Öldüremez. Arsızlaşan kiracısı, onun korkulu düşüne bir adım daha sokulur, karısının odasına girince adamı üstü çıplaklaşmış bulur. Kan tepesine sıçramıştır; ama karşısındaki adam utanmadan yüzüne gülmekte ve “benim de karnım acıktı beyefendi” gibi sözler söylemektedir. Fakat o… Bu adama iki laf edebilse… Yapamaz, tek yapabildiği odasına dönünce anahtarı olanca gücüyle kapıya fırlatmaktır.
Yemeğin ardından bir bahaneyle odasına çekilir ve anında uyur. Uyandığında henüz güneş doğmamıştır. Az sonra karşı kapı açıldığını, yukarı çıkan ayak seslerini işitince hiç yapmadığı bir şeyi yaparak karısının odasına kapıyı çalmadan girer. Uyuyan karısının göğüsleri açık, bir bacağı yorganın dışında ve bir iki yerinde morluklar vardır. Görüntü, odaya neden girdiğini unutturur ve karısının koltukaltlarına doğru burnunu dokundurmak amacıyla sokulurken karısının yatağın kenarında yattığını, yatağın öbür yarısının çukurlaştığını, ikinci bir yastık olduğunu, bu yastığa bir iki kısa saç yapıştığını fark eder. Titrer. Hiçbir söz edemeden, kapıyı hızla çarpıp sığınağına kaçar ve ağlamaya başlar.
Aldatılmaya bile derli toplu bir tepki veremeyen adam, kiracısıyla karısının şiddetlenen ilişkisini uzaktan izlemeye başlar. Kiracının usta yalanlarını, güzel özürlerini hayranlıkla karşılar ve aynı durumda kendi olsa işin içinden sıyrılamayacağını düşünür ve bu adamdan korkmakta haklı olduğuna kendini bir kere daha inandırır. Çaresiz, yalnız ve suskundur. Bu durumu değiştirmeye, eşiğin bir adım ötesine bile geçmeye çalışmaz. Elinden bir şey gelmeyeceğine olan derin inancı içerisinde yepyeni kurgular yapar. İkisini sevişirken ne kadar çok görmek istediğini anlar; ikisini aynı yatakta çırılçıplak, bildiği birleşme durumlarında… Fakat böyle anların birinde aniden yatağından doğrulup dışarı fırlar, gürültü çıkarır, yerden yarım bir tuğla parçası kapıp beklemeye başlar. Karısı taşlıkta görünür, ona bakar. Oysa karısının bir şeyler demesini beklemiştir; umduğunu bulamayınca çıkar, gider, kimse “dön” demez. Gecenin serinliğine bırakır kendini, öylece, hiçbir tasası olmadığını düşünerek yürür. Gerisingeri eve dönünce gürültü çıkarmadan odasına girer ve yüzüne yerleştirdiği taze gülücüğüyle uykuya dalar.
Odasında karısı, arkadaşı ve elbette kendisince yalıtılan adamın günleri birbirine benzerken bir sabah bu kısır döngü işletilmez. Karısının yemeğe daveti, Kiracının evde olmadığı bir gün karısı onu yemeğe çağırır. Koca, bu daveti kazanç hanesine katmaya dünden niyetlidir. Kadının ilk yemeği onun tabağına koyması, “yeşil salatadan da alsana” deyişi belirgin bir farklılığın yaşanmakta olduğunu gösterir; ancak insan ilişkileri iyice zayıf, sorgulama yeteneği ya da düşüncesi hiç gelişmemiş biri için kaçan bir fırsat olarak kabul edilebilir. Eksik, mutsuz, kötü, pis olduğunu düşünen adamın, aldatılmışlığı tüm yönleriyle sineye çektiğini görürüz: “Sinemaya gitmek ister misiniz?” Mantosunu alırsa üşümeyecektir; ama kadının “mantom yok” yanıtı bizimkini yine savunmaya iter. Karısıyla hiç ilgilenmeyen, düşüncesiz ve kısa bir süre önce sarf ettiği tüm kötücül sıfatlar onda mevcuttur. Karısına karşı tutumuyla sürüden kopamamıştır; ama bu gerçeği ona bir manto alarak değiştirmek ister. Kocalığı henüz öğrenemediğini, onun evlilik konusunda kendisinden daha deneyimli olduğunu belirtir ve bu sözünden anında pişman olur. Yeniden patavatsızlık yaptığını düşünerek özür dilemeye, kendisine yeni sıfatlar yakıştırmaya, konuştukça konuşmaya, saçmalamaya devam eder. Bu seyri koyulaştırmak için ilginç bir yol dener: “Dün kendimi öldürecektim.” Geceki başarısız tasarısını unutturan ve kendine uygun bir manevra alanı yaratan yalanını açık vermeden sürdürür. Kendini öldürecek kadar kederli ve aklı başındadır ama yapmaz; çünkü ölümü en kolay çözüm yolu olarak görmüştür. Sonuçta kolaya kaçmadan karısına dönmeyi seçmiş ve ondan öz dilemeye gelmiştir. “Her şeye yeni baştan…” diye söze girer, bir yandan da hıçkırmaktadır. Bunun üzerine kadın gebe olduğunu söyler.
Karısının gebeliği, taze bir umut ve heyecandır. Mutluluktan sarhoşça dolaşmakta, o güne değin şarkı söylememesine karşın sokaklarda şarkılar söylemektedir. Baba olmak, kendine ait yeni bir şeylere sahip olmak demektir. Derken kiracısıyla karşılaşır; onu özlediğini, ona ihtiyacı duyduğunu anlar. Kiracının dün gece onu aradığını söylemesi bir önceki bölümde kadının uydurma ölüm planına olan ilgisinin nereden kaynaklandığını da açık etse de adam bunu algılayamaz. Kiracının ucu açık laflar etmesi bile onu yeterince kuşkulandırmaz. “Çocuğunuz var mı?” sorusuna “yok ama olabilir” ,”çocuk yapmak enayiliktir” sözleriyle yanıt verir kiracısı. Karısının hamile olduğunu müjdeleyince kiracıyı önlenemez bir kahkaha tutar, diğeriyse duruma yalnızca sinirlenir. Kiracının gülmeye ara verip “ne çabuk gebe kaldı?” iğnelemesi de etki göstermez. Kafasında dolaşan tek tilki, bu haberi ilk kendinden duymamış olma olasılığıdır ki yalnız bu durum kiracının hep yenen, onunsa hep yenilen olmasına yeterlidir. Kızı olması istediğini söyler; kiracı “kime benzeyecek” diye sorunca “annesine” der. Karısı gibi güzel bir kızı olacaktır, öteki bu söze “kızımız” der ve sarılırlar.
Yanlarına kattıkları bekçiyle beraber bekçinin oğlunun dükkânına bu haberi kutlamaya giderler. Yolda iki kafadar basit bir sözleşme yapar: “Bekçiye para verdirtmek yok, ne harcarsak yarı yarıya.” Kiracı “doğacak kızımızın şerefine,” diyerek kadehleri devirmeye koyulur, bu konuda son derece deneyimsiz olan baba adayıysa öksürür, tıksırır, gözlerinden yaşlar boşaltır. Yanan sigaradan kendi sigarasını yakmayı bile beceremez.
Fasıl bitip hesap gelince arkadaşı kâğıdı ona uzatır ve baba adayı arkadaşına ilk diklenmesini burada gerçekleştirir: “Ben mi ödeyeceğim?” Yoldaki sözleşmeyi hatırlatır, bunun üzerine kiracı üstelemez ve çıkardıkları beşliklerden masanın üzerine bırakırlar. Dükkân sahibi geri dönüp paranın eksik olduğunu söyleyince gözler ona çevrilir. Tamamı, onun beş lira eksik verdiğinde hemfikirdir. İçkinin de etkisiyle ikinci diklenme dalgası gerçekleşir: “Yetti artık, ben hırsız mıyım?” Bir yandan da budala yerine konulduğu için ağlamaklıdır. Sonunda kiracı bir beşlik çıkarır ve sorun çözülür. Böylece kutlama biter. Eve, odasına vardığındaysa gerçekle karşılaşır, parayı eksik veren kendisidir. Cebindeki parayı birçok kez sayar ama sonuç değişmez: Demek ki hepsi haklıymış!



Arkadaşına ilk kez güçlü sayılabilecek bir tavırla –o da içki masasında sarhoş denebilecekken- karşı koyan adam, eksik verdiği paradan dolayı suçluluk duymaktadır. Birdenbire karısının kapısının önünde bitiverir, çekinerek içeri girdiğinde karısını ateşler içinde, hasta bulur. Ne yapacağını bilememenin tedirginliğiyle korkup en basit çözüme, tavan arasına koşturur. Bulduğu çözüm, karısını kiracısına bırakmak, sorumluluk almamaktır. “Karıma yardım et” derken avucunda sıktığı beş lirayı kiracının ayaklarının dibine –yüzüne değil- fırlatması geceki soruna bulduğu çözüm yoludur. “Haklıymışsınız özür dilerim.”
Sorumluluktan kaçan adamın kiracısına duyduğu hayranlık hastalık süresince iyice pekişir; öyle ki karısına doktor getirmiş, ilaç almış, karısının başından ayrılmamış, bir kocanın yapması gereken her şeyi yapmıştır. Bütün süreç boyunca izleyici rolünü üstlenen kendisi ise kadının düzelmesiyle havalara uçar. Alımlı karısını avluda görünce geçmiş olsun dileklerinde bulunur, yanına oturur, dizini dizine değdirir, kızlarını sorar. Kadının yüzündeki acımsı gülümsemeyi ise sorgulamaz, yalnızca güzel bakışına, dudaklarını güzel ısırışına takılmıştır.
Yorgun kadını yatağına yatırırken çocuğun yakında doğacağına ilişkin kendi tümcesi olan “Daha evleneli altı ay bile olmadı”yı neden kullandığı belirsizleşir. Bu silik ifade karısını hafiften titremeye yeter, kadın duygularını gizleyememektedir ama o, üsteleyip de onu üzmekten çekinir ve kadının yerine kendisi konuşur: “Elbette erken doğum diye bir şey olduğunu biliyorum.” (Öz 1999: 148) Sonra karışık duygularla onu sevmeye başlar, elleri saçlarına gider. Kadın sessizce ağlamaya, devamında sesli sesli hıçkırmaya başlar. Karısının hüznünü engellemek için avutucu sözler söyler. Saçlarından bileklerine kayan elleri, kollarına oradan bilinçsizce koltukaltlarına gitmeye, koltukaltlarını ovalamaya, okşamaya dönüşür. Elleri memelerine, oradan meme uçlarına gider, uzanıp dizkapağını öper, dizinin alt kuytusuna sokulup dilini sürter. Güzel karısını avutmak için başlayan eylemleri başka bir hedefe yönelmiştir ki kadın fısıltıyla “Ne iyisin!” der. Altı aylık evliliklerinde aldığı tek olumlu karşılık bu sözdür ve bu yüzden hem hüzünlendirmeye hem rahatlatmaya yeterlidir.
Kitabın son iki bölümü, düğümlerin çözülmesinin yanı sıra yazarın romanı yazma amacını açık eder. Kiracı, yanan ışığını görüp adamın odasına gelir ve başından beri en uzun ikinci konuşmalarını (ilki kahvedeki tanışmalarındaydı) yaparlar. O sıra adam, Gogol’un Palto’sunu okumaktadır. “Sevgili güzel karımız” der kiracı, adamın “Karımız mı dediniz?” şeklindeki düzeltme sorusu kiracıyı püskürtmeye yetmez: “Evet, ‘karımız’ dedim. Bir şey mi oldu?” Bu denli doğrudan bir saldırı karşısında ne yapacağını bilemeyen ev sahibi –ki bu konumda kimin kime sahip olduğu tartışılır- hep yaptığı gibi savunmaya çekilir ve garip teşekkür tümcesiyle konuşmayı sürdürür: “Onu siz iyileştirdiniz.” Karısına doğru dürüst kocalık yapamayan adamın doğacak çocuğu sahiplenmeye çalışmasına da karşılık gecikmez: “Kızımız.” Burada, yine adamın “Ama evleneli altı ay bile olmadı” ifadesi, onda sorgulama, çözümleme yeteneğinin hiç mi hiç gelişmediğini gösterir. Arkadaşının karşısında gülünç duruma düştüğünün ayırtına bile varamaz. Arkadaşının mantığı ise açıktır; bunu kurcalamamalı ve dahası buna alışmalıdır. Alışmak, adamın en iyi bildiği iştir ve bu açıdan bakıldığında kiracı verebileceği en yerinde yanıtı vermiştir. Karısıyla bu altı ay sorununu konuştuğunda erken doğum sığınağına koşturan adam, arkadaşının “babası sen olacaksın”  ifadesindeki gerçeğini anlayamaz; oysa arkadaşı bu gece, onu bütün gizemlerden kurtarmaya niyetlidir: “O bizim karımız,” der, “ikimizin kadını.” Eklemeyi de unutmaz: “Ama sen sıranı savdın, artık ona dokunmak yok.” Bu sözler ardından gelen yeni saldırı, kahramanımızı perişan edecek niteliktedir. Palto öyküsünden yola çıkarak, onu bir roman kahramanına benzetir; elbette bu kahramanı var eden de kendisidir. Öyle bir kahraman ki gerçek hayatta yaşaması olanaksız, düpedüz yaratılmış biri: “Dostum bilmem farkında mısın, seni yavaş yavaş değiştiriyorum ben. Seni baştan yoğurmak, sana bir kişilik kazandırmak gerek. Her şey olabilir senden. Senden istenilen her tipte insan yaratılabilir.” (Öz 1999: 153) İlk başta arkadaşının bu sözleriyle övünmesi, onun özgünleşmesinin ne kadar uzak ve zor olduğunu ortaya koyar. Öteki ısrarla devam eder. Onun hamuru, testi çamuru gibi şekil almaya o kadar uygundur ki ondan istediği her kimliği yaratabilir; bir işkenceci, bir ajan, bir cellât hatta. Konuşma bu doğrultuda sürerken hayranlıkla arkadaşını izleyen adam yine kendini rahatlatacak savunma mekanizmasına sığınır ve ondan korkmakta ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anlar. Burada söz yeniden kadına dönünce, arkadaşının en doğrudan saldırısı gelir: “Bak şimdi kalkıp odadan çıkacağım, onun odasına geçeceğim. Gözlerinle göreceksin bunu. Soyunup koynuna gireceğim. Doğum bu kadar yakın olmasa, onunla sabaha kadar sevişirdim. Yani senin karınla.” (Öz 1999: 155)
“Sen de burada bizim sevişme seslerimizi dinleyip o şahane otuzbirini çekerdin.” (Öz 1999: 155)
Arkadaşının “Biliyor musun, iyi bir adamsın sen” nitelemesi kadını anımsatır.
Kitabın son bölümünde odasına sıkışmıştır artık. Başından beri kendisinden üstün gördüğü kişilerin ağzıyla konuşan, benzer davranışlarda bulunan kahramanımız burada kendiyle hesaplaşır. Hatta yer yer derin çözümlemelere girişen adam, kendisine ilk kez acımaz. “Zavallıyım,” der ve yaşadığı odanın yeni kovuğu olduğunu anlamıştır. Yeniden başlamaya gücü yoktur, öyle ya zaten korkaktır. Bu kötücül ama gerçekçi değerlendirmenin herhangi bir sonuca bağlanıp bağlanmayacağı okuyucuyu merak ettirse de bu beklentiyi yine kahramanımız giderir: Daha da yalnız kalmıştım. Yaşamamda delik deşik bir şeyler vardı. Hep bir şeyler eksik olmuştu bende. Bunu daha önce de sezer gibi olmuştum, ama hep örtmüştüm üstünü, anlamazlığa, bilmezliğe vurmuştum kendimi. Ah, insanın kendine düşkünlüğü, kendine toz kondurmayışı ne yanlış bir şey. Şimdi bunun cezasını çekiyorum. Çünkü bütün yanlışlarım artık yüzüme vuruluyor. Yüzüme vurulduğu anda yadırgıyorum, ürperiyorum, haksızlığa uğramış buluyorum kendimi, ama üzerinden biraz zaman geçince asıl haksız olanın ben olduğumu anlıyorum. Ah, nasıl zavallı, nasıl ilkel, nasıl aşağılık buluyorum. (Öz 1999: 157)
            Karısıyla arkadaşının yaklaşık altı aylık süre içerisinde kendisine sözleşmişlercesine ettikleri tek iyimser sözün anlamını da sorguladığını görürüz: “İyi biri miyim?” İyiliğin ne olduğuna ilişkin felsefi çıkarımlar önem kazanır; ama kahramanımızın aklını ilk kez öne çıkardığı bu bölüm roman içerisinde pek bir yer kaplamaz ve bu çıkarımların peşi sıra birdenbire müdür aklına düşer. “Yeni bir başlangıca mı soyunuyor?” diye düşünebilecekken yeniden karısını özlemesiyle bu seçenek de geçersizleşir.
Arkadaşıyla yaptığı konuşmanın üzerinden dört gün geçmiştir ve yemeğe bile çağırmamaktadırlar onu. Sonra “Biraz dolaşsam…” diye düşünür ama bu düşünce de aynı sona yazgılıdır. Kafasından bu ve benzeri düşünceler geçerken son görünümüyle karşımıza çıkar: Birden odanın ortasında, yerde çırılçıplak olduğumu fark edip kendimden utandım. Dört gündür bu odada çırılçıplak mıydım ben? Ama niye? Niçin çırılçıplaktım? Kalktım, hızla giyindim. Ortası karanlık sırları dökük aynada sakalları uzamış çökük yüzümü gördüm, hiç sevmedim. Ayakkabılarımın bağlarını bağlarken niye giyindiğimi düşündüm birden. Çıkaramadım. Giyindiğime göre çıkmalıydım odamdan. Sokaklara çıkmalıydım. (Öz 1999: 160)
Kitap, kendi iç değerlendirmesini yapan adamın dışsal değerlendirmesini yapmasıyla son bulur. Adam evden sessiz, tıpkı bir hayaletmişçesine çıkar gider.