13.3.11

İçeriden dışarıya taşan karanlık: Tecrit (1. bölüm)

“Bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düşer.”

T.S. Eliot


           


            “Bu satırları okumakta olan canım kardeşim,
Bazen en uzak halk kendimizinkidir bize. Okyanus aşırı bir memlekettir bazen Türkiye. Bu toprağın yeniden bizim toprağımız olmasını istiyorsak eğer, yeniden birleştirmemiz gerekiyor tepelerimizin hikâyelerini. Söküldüğümüz yerlerden, “çilemizi” çözüp çözüp yeniden örmemiz gerekiyor kendimizi. Yoksulluğun vahşetiyle sertleşen hikâyeleri neresinde bıraktıysak o sahneye dönüp yeniden takip etmemiz gerekiyor film şeridini. Korkup gözümüzü kapattığımız sahnelere bu kez gözlerimizi dört açıp bakmamız gerekiyor.” 1
            “Bütün bunlar olurken Kürtler Kürdistan’a, İslamcılar Arabistan’a, “Moskovasız” kalanlar evlerinin en karanlık odasına, memleketin tek günahkarları olan kapkaççılar cehennemin dibine gitsin isteniyor. “Kanında boğulması gereken vatan hainleri” için mezarlar hayal ediliyor.” 2

            tecrit nedir

         Arapça kökenli sözcüğün üç karşılığı bulunuyor. İlki ayırma, ayrı tarafta tutma, ikincisi (fel.) soyutlama, sonuncusu ise yalıtım; tecrit etmek ise herkesten ve her şeyden ayırma ile (fiz.) yalıtmak. 3          

            ders kitaplarımız tecrit için ne diyor
           
            “Acaba insan yetersiz uyarım içerisinde bırakılırsa ne olur?
            Sanki hiçbir uyarıcı almazsak dinlenecekmişiz, çok rahatlayacakmışız gibi gelir. Oysa durum bunun tersidir. Kutup araştırmacılarının, batan gemilerin günlerce denizde kalan tayfalarının, savaş esirlerinin duygu, algı ve düşüncelerinde türlü değişmeler gözlenmiştir. Uyarım gereksinimi artmış; gerçekle gerçek olmayanı karıştırma, sonucunda da ruhsal çöküntü ortaya çıkmıştır. 1954’te Mc Gill Üniversitesi’nde Hebb’a Laboratuvarlarında Bexton, Heron ve Scott tarafından gerçekleştirilen algı yoksunluğu deneyleriyle uzun süreli monotonluk ve yetersiz uyarılmanın insanlarda normal fonksiyonlarının bozulmasına yol açtığı kanıtlanmıştır.
            Yetersiz uyarım deneyi hiçbir dış uyarıcının gelmediği ve iç uyarıcıların gerektirdiği etkinliklere elverişli olmayan odalarda yapılır. Deney sonucunda öğrencilerin;
-          Yapılan zeka testlerinde zekalarının düştüğü
-          Algılama bozuklukları olduğu
-          Sanı görmeye başladıkları
-          Davranışlarında düzensizlik olduğu saptanmıştır.

İnsan etkin olmak zorundadır. Sağlıklı bir insanı etkin olmaktan alıkoymak ona
verilecek en büyük cezadır….” (Milli Eğitim Bakanlığı Açık Öğretim Lisesi Psikoloji Ders Kitabı 1, Sayfa: 17) 4

tecrit topluma model olarak dayatılan bir şey midir


Çoğu zaman kendi özgürlüğümüzden yakınır, her şeyin anlamsız ve boş geldiği durumlarla karşı karşıya bırakıldığımızı düşünürüz. Elimizdeki olanaklar bir türlü isteklerimizi karşılamaya yetmez. Yetmemesi belki doğaldır, ancak beğenmediğimiz bu olanaklara sahip olamayanları nedense hiç düşünmeyiz.
            ‘İnsanoğlunun suça eğiliminin olup olmadığı’ ayrı bir konu, yine suçun karşılığı yahut bedeli olan ceza da. Bu kavramlar, çeşitli anlayışlara göre hâlâ esnekliğini korumakta. Buna karşın insanlığın yarattığı her sistem, uygulama aşamasında içeriye tıktığını (yargılayarak ya da yargılamayarak) “suçlu” görmekte. Ya da “hasta”. Öyle ki ‘Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkında Kanun’da şöyle der: “Hürriyeti kısıtlayıcı ve diğer tedbirlerin öncelikli amacı hükümlünün iyileştirilmesidir.” 5
            Bugün Türkiye hapishanelerinde bir araştırma yapılsa ortaya içler acısı sonuçlar çıkacaktır. Enikonu bir araştırmaya da gerek yok; eldeki veriler kamuya sunulsa bu tezin haklılığı kanıtlanacaktır. Öyle ki ülkemizde 25 yıldır hüküm giymeden hapishanelerde tutulan insanlar var. Tutuklularımızın sayısı hükümlülerimizden fazla. Fakat içeri giren biri için ‘vardır elbet bir sebebi’ diyen yaklaşımla dolu bilinçlerimiz. Hapishanedeki herkesi ta başından suçlu görüyoruz ve bu bilinçsizlik hali artık iyice kökleşmiş, dallanıp budaklanmış konumda. Gözaltıyla başlayan, Emniyet’te zorla alınan ifadelerle devam eden, mahkemelerde hükme dönüşen süreç, hapishanelerle tamamlanır.
            Türkiye hapishanelerinde yaşananların bir kısmı kitaplaştı, belgeselleşti, filmleşti; kimi olaylar bize ait olmayan kurumlara (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) sevk edildi. Yaşanan bu gelişmelere kulaklarını tıkayan, gözelerini yuman, dilini bağlayan insanlar topluluğu olmamızın sonucunda içerdekiler adamakıllı yalıtıldı. Uygulamalar günden güne ağırlaştı. Koğuş tipinden hücreye geçildi, tecrit hiç olmadığı denli ağırlaştırıldı, mahkûmların insani dayanışmasına bile izin verilmez hale getirildi.
            Doğal olarak, tecrit iddiasıyla iç içe geçen F tiplerinden bahsedeceğiz. Gerçekten tecrit var mıydı peki buralarda?
- Yargının verdiği hapis cezası özgürlüğün kısıtlanmasından ibarettir. İktidar bu cezayı sınırsız ağırlaştırma olanağına sahip tecrit (izolasyon) koşullarında infaz etmek istemektedir. Hapsetme ile tecrit (izolasyon) aynı şey değildir. Hapsetme dışarıdaki toplumdan fiziken ayrılarak hareket özgürlüğünün kısıtlanmasıdır. Tecrit (izolasyon), insanı sadece canlı kalması gerekli asgari ölçü gözetilerek ruhsal ve fiziksel açıdan sakatlayacak ya da zamana yayarak öldürecek derinlikte ruhsal ve insani ihtiyaçlardan yoksun bırakmaktadır. Tasarının amacı zaten var olan tecridi (izolasyonu) daha vahşi boyutta uygulamaktır (Md. 32 ve devamı). Bilimsel tesbitlere göre, tecrit (izolasyon) sayılamayacak asgari sayı 15’tir. Mahpus gün içinde en az 15 kişi ile sosyal ilişiki içinde olmalı ve bu hak hiçbir şarta bağlı olmamalıdır. İzolasyon ağır bir kişilik hakkı ihlali ve insanlık suçudur. 6
“Yaşayan bilir türünden bir şey. Tek kelimelik ifadeler var. Bence uzun sürece yayılmış bir işkence. Düşünsene, tüm o sevdiğin şeylerden, arkadaşlarından, kitaplarından ya da başka şeylerden, en önemlisi toplumdan izole ediliyorsun. Tecritte insani uyarıların demire, duyguların betona gömülmeye çalışılıyor. Yani tecrit asıl olarak insanlıktan soyutlanmaktır. Sosyal olanı en aza indirgeyerek izole etmeyi amaçlıyor. Yalnız insanlara biz bunu burada yaşadığımızı anlatıyoruz. Yani en koyusunu. Kimileri tecridi, yalnızca bizim kapatıldığımız bu hücrelerden ibaret sanıyor. Oysaki salt bizimle sınırlı değil. Tecrit, demire, betona hapsedilmeye çalışılan ama özünde toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir politika. İnsanların çoğu bunu görmüyor. Kimi de görmek istemiyor. Gençliğe, işçilere, sanatçılara, aydınlara uygulanan bu tecrit, sokak aralarına, Mc Donaldslar’a vb. yerlere gizlenmiş. Biz bu tecridin farkındayız. Ve en koyusunu biz yaşıyoruz. Bunu sökecek olanda biziz.
Tecrit; asık suratlar, gülmeyen dudaklarda. Canhıraş savrulan küfürde. Yani üç kişiye sığdırılan kahkahada. Böyle bakınca burada tecrit bu. Bunun dışında anlattığım gibi demiri, betonu aşan, buralardan çıkan bir şey tecrit.
İçinde yaşaması da, anlatması da güç…” 7

            F tipleri eski bakan Hikmet Sami Türk’e göre “otel”, son bakan Cemil Çiçek’e göre “misafirhane, konukevi” oldu. Türk ve Çiçek arasında kısa bir dönem Adalet Bakanlığı yapan Aysel Çelikel bu yaklaşımlara katılmadığını belirtse de soruna bir çözüm getirmedi, yahut getiremedi. Çelikel kamuoyunda “onur”, “ikna”, “sohbet” adı verilen genelgeleriyle çözüm bulmaya çalıştı. F tipleri cezaevleriyle birlikte İnfaz Hakimliği de göreve başladı. (…) Tutuklu ve hükümlülerin tepkisini çeken bir başka konuda içinde sivil bulunmayan “İzleme Kurulları” idi. Örneğin Hakkari Cezaevleri izleme Kurulu Başkanlığı’na emniyet müdürü seçildi. Adalet Bakanlığının “cezaevlerini sivillere açıyoruz” demesine karşın kurula üye olmak için 10 yıl kamuda çalışmak gerekiyordu. 8
“F” tipi cezaevlerine sevk amacıyla yapılan Aralık 2000 operasyonundan sonra, infaz rejiminin denetimi amacıyla getirilen “İNFAZ HAKİMLİĞİ” ve CEZAEVLERİ İZLEME KURULLARI” gibi kurumlar ise uygulamada bir iyileştirme getirmemiştir.              Mahkum hakları hukuksal güvence altına alınmadan yaratılan bu kurumların; mevcut uygulamaları meşrulaştırma ötesinde bir işlev yüklenmediği açıkça görülmediği gibi, ülkemizde bugüne kadar uygulanan Ceza infaz rejiminin suçluya yaklaşımında; insana ve insan onuruna saygıyı esas alan, uluslararası standartların getirdiği ölçütler içerisinde, suçluluğu önleyici mekanizmaların yaratıldığı, suçluyu toplumdan soyutlayan değil onu toplumun bir parçası olarak gören çağcıl bir felsefe hiçbir zaman hakim olmamıştır.
12.5.2003 tarihinde meclise sevk edilen ve “DÖNMEZER Tasarısı” olarak bilinen TCK tasarısının bir etki olarak Meclise sevk edilen ve halen Adalet Komisyonu incelemesinde bulunan CEZA VE TEDBİRLERİN İNFAZI HAKKINDAKİ KANUN tasarısında da, ceza infaz rejiminin suç ve suçluya olan geleneksel yaklaşımı değişmemiştir. 9
            İnfaz Hakimlikleri, cezaevleri yönetimlerinin ve disiplin kurullarının her türlü uygulama ve kararlarını onaylama, bu kararlara gerekçe bulma makamı gibi çalışmaktadırlar. Bu amaçla yazılan ve demagojik gerekçelerle süslenen kararlar azımsanmayacak sayıdadır. Adalet Bakanlığının basın açıklaması ya da cezaevi müdürünün talimatnamesiyle yargı karar metni arsındaki üslup farkı dahi İnfaz Hakimliklerinin birçok kararında ortadan kalkar. İnfaz Hakimi, hastaneye gitmek için beş aramadan geçen hücredeki mahpusun “apış arasının” dahi aranmasını görevlilere mecbur kılarken bir de mahpustan anlayış ve hoşgörü talep eder:
            “…şapka, ayakkabı, çorap içleri, apış araları, elbise araları gibi kısımlar dahil ciddi detaylı arama yapılır. Görevliler bunu yapmaya mecburdur. İşte böyle zamanlarda arama yapanlarla yapılanların karşılıklı anlayışlı ve hoşgörülü olmaları… bu işin kendi menfaatleri ve görev icabı yapıldığını takdir etmeleri gerekir.”
                “Apış arasının” ya da makatının aranmasına izin vermeyerek “kendi menfaatini” düşünemeyen “aptal” mahpusun başına neler geleceği – özellikle hücre tipi cezaevlerinde – bellidir. Başına geleceklerin İnfaz Hakimliği tarafından onaylanacağı da! 10                                  İnfaz Hakimliklerinin mahpusların şikayetlerini red gerekçeleri her zaman tek cümleden ibarettir; “…delil yokluğundan…” 100 şikayetten 99’u reddedilmektedir. 11
(…) F tipi cezaevleri çerçevesinde yürütülen tartışmalar bir bina sorunu olarak görülemez. Bugün İnsan unsuru gözardı edilerek sadece güvenlik sorunu olarak algılanmaktadır. Tutukluların fiziksel, sosyal ve psikolojik insani gereksinimlerini yok sayan izolasyon yaklaşımıdır. 12

            Kandıra F tipi hapishanesinden tahliye edilen İlhan Pirgaip ve Salim Özdemir, “F tipi cezaevi, Nazi kamplarından daha kötüydü. Adalet Bakanı cezaevinin 5 yıldızlı otel gibi olduğunu söylerken bir bakıma haklıydı. Çünkü hücremizdeki göğe bakan küçücük pencereden sadece yan yana beş yıldız görülebiliyordu.” 13 diyor.
            Peki ‘bilinen’ F tipi yasaklar nelerdir?
-          Gazete arşivi tutmak.
-          Siyah üzüm istemek.
-          Sabun ve deterjanı pencere kenarına koymak.
-          Kantin günü dışında alışveriş talep etmek.
-          Kantinden hücre arkadaşın için alışveriş yapmak.
-          Ziyaretçilerin getirdiği giysileri anında giymek.
-          Ajanda ve spiralli defter kullanmak
-          Voleybol oynarken konuşmak
-          Spor yaparken boyun altına gazete koymak (gazete amacı dışında kullanılamaz)
-          Mektuplara moral verici cümleler yerleştirmek, fotoğraf yahut çiçek iliştirmek
-          Walkman ile müzik dinlemek
-          Protesto amacıyla idarece verilen yemeği topluca almama eylemine katılmak
-          Cezaevi yönetimine karşı toplu olarak sessiz direnişte bulunmak
-          Sineklere ve kokuya sebebiyet vereceği gerekçesiyle çay posaları ve sebze saplarını birbirine katarak elde edilen toprakla çiçek yetiştirmeye çalışmak
-          Bisküvilerden yaş pasta yapmak (Bisküvi amacı dışında kullanılamaz)
-          Kalp pili kullananlar güvenlik cihazından geçemez, dolayısıyla görüşe gelmeleri hem yasak hem de saçmadır
-          Genel yönetmeliğe aykırı olduğundan havalandırmaya kardan adam yapmak
-          Ortalığı kirleteceğinden kuşlara ekmek atmak
-          4 sayfadan uzun mektup yazmak
-          Leman, LeManyak, Yeni Harman, Penguen gibi mizah dergilerini sıkça istemek
-          Merkezi televizyon yayınında yer alan tek yabancı kanal (24 saat Hıristiyanlık propagandası yapan) GOD (Tanrı) TV dışında haber, bilim, kültür, sanat kanalı istemek. 14
Listeyi uzatmak olası. Bu uygulamalar genel bir politikanın, uzlaşının varlığını ortaya
çıkarmıyor mu? Bu genel politika: TECRİT.
Peki tecrit bugüne dek nasıl adlandırıldı?
-          Beyaz ölüm
-          Sessiz ölüm
-          Ölü bölüm
-          Sessiz bölüm
-          Disiplin bölümü
-          Mitar (çukur)
-          Tabutluk
-          Kör hücre
-          Boxcar Hücreleri
-          Cehennem çukuru
-          Kaplan kafesleri
-          Kontrol üniteleri
-          Yüksek güvenlikli süper cezaevleri 15
Listeyi uzatmak yine olası.
Tecridin mahkumda yol açtığı hasarları şöyle sınıflandırmak mümkün:
1.      Fiziksel etkiler
1. kas-iskelet ağrıları
2. göz bozukluğu
3. psikosomatik rahatsızlıklar
                        a) kulak çınlaması
                        b) kalp çarpıntısı ve ritim bozukluğu
                        c) hipertansiyon
                        d) nefes darlığı
                        e) cilt hastalıkları
                        f) baş ağrısı
                        g) mide rahatsızlıkları
                        h) kol ve parmaklarda uyuşukluk
            2. Psikolojik etkiler 16 (Bu grubu sınıflandırmak, aşağıda görüleceği gibi neredeyse olanaksız - Ü.K.)
           
            Tecrit, bir diğer adıyla duygusal mahrum bırakma (deprivasyon) araştırmalarıyla hapishanelerin dönüşümü genellikle iç içe olmuştur. Tecridin gözlemlenebileceği ve uygulanabileceği başlıca alan hapishaneler çünkü. 17
            1596’da bilinen ilk hapishanenin Amsterdam’da yapılmasının ardından 1600’lü yıllarla beraber çok sayıda tutsağın emeğinin karın tokluğuna sömürülebileceği “zorunlu iş evleri” inşa edilmeye başlandı. Atölyesiyle beraber inşa edilen bu tür hapishaneler ilk olarak 1855 yılında Londra ve Amsterdam’da yapıldılar. Bunu daha sonra Prusya’da inşa edilen ve sayıları gittikçe artan hapishaneler izledi. Bu hapishanelerde tutuklulara ağırlıklı olarak yün eğirme işi yaptırıldı. 18
            1791’de Filozof (aynı zamanda iktisatçı - Ü.K.) Jenemy Bentham tarafından, sürekli gözetim ve denetimin mümkün olacağı, PANOPTICON adı verilen bir sistemin önerildiği “Panopticon veya kontrol evi” adı verilen kitap yayınlandı. Panopticon Hapishaneler’de sürekli gözetim ve denetimin olanaklı olacağı tecridi ve bu yolla iyileştirmeyi içerir. Bu nedenle tecridi öneren bir zihniyet dönüşümünün başlangıcı sayılabilir. Zira kısa bir süre sonra hücre hapishaneler gündeme gelecektir. 19
            Filozof Jenemy Bentham’a (1748-1852) göre, Panopticon, hapishanelerin kalabalık, sıkışık ortamlarını düzeltecek, komplo, toplu kaçış girişimi, yeni suç işleme tasarısı, karşılıklı kötü etkileşim tehditleri olmayacaktı. 20
            Bu model o günün koşullarında yaşama geçirilemedi.
            Koğuşların yerini hücrelerin aldığı ilk hapishane 1797’de ABD’de inşa edildi. 1800’lü yılların başlarında ABD’de Pensilvanya Sistemi adı verilen sistem oluşturuldu. Bu sistem, tutukluları; a) disipline etme b) baskı altına alma c) gözetleme öğelerini içeriyordu. Bu sistemin uygulandığı ilk hapishane 1829’da Cherry Hill’de yapıldı. Ortada bir gözetim kulesi, kulenin çevresinde ise üst üste sıralanmış hücreler olan bir mimarisi vardı. (…) Pensilvanya Sistemi kısa süre içinde Avrupa’da da yaygınlaştı. 1842’de İngiltere’de Pentonville Hapishanesi inşa edildi ve bu tip hapishanelerin sayısı 1848’de 54’e çıktı. Almanya’da ise Mebcist Hapishanesi yapıldı. Fransa ise yine hücre sistemine dayalı, ama Pensilvanya Sistemi ile farkları olan Telefon Pol Sistemi adı verilen sisteme uygun hapishaneler inşa etmiştir. Paris’teki Fienges Hapishanesi bu sisteme dayalı ilk hapishanedir. 21
                                             DOSTLUK YARDIMLAŞMA VAKFI İNSAN HAKLARI VE ADALET SEMPOZYUMU BİLDİRİSİ      
                                             YOĞUNLUK DERGİSİ

6.3.11

Kırılmış bir hikâye



1. Ayşe’nin evliliği

            Böyle soğuk hatırlamıyordu. Çatıdan inen kar suları kesilmiş, saçaklar sivri dişleriyle gülümserken ışık, saçağın yalancı beyazını hafifçe parlatıyor, Ayşe hanımın içini acıtıyor; geçmiş her seferinde kendini duyumsatmayı başarıyordu.
            İki katlı gecekondunun alt katında oturuyor, ailesiyle. Aile? Kocası ve kızı. Birlikte… Kızının gözü kör, boyalı düşlerinden başka ilgilendiği yok, eve nerdeyse uğramıyor. Kocası… Yıllardır nasıl dayandı bir kendi biliyor bir Allah, ama niye dayandığını kimse bilmiyor. Şayet bu soruyu yıllar evvel de böyle cesurca sorabilse ve diyebilseydi ki “Ben bu herife niye katlanıyorum?”, gerçekten bugün ki gibi eli kolu bağlı kalır mıydı? ‘Çaresizlik’ ne demektir, işte bunu Ayşe hanım gayet iyi bilir. Ne yazık ki artık çok geç. Hayatını anlamsızlaştıran bu sorunu vaktiyle sorgulasaydı belki… Ama yok, yine de öyle işlere kalkışamazdı. Rıza’yı hiç sevmedi, doğru, ama Rıza hiçbir zaman saygıda kusur etmedi. İyi kötü kocalık yaptığından o da karılık ediverdi. Alışveriş. Hesap. Kızının tüm aksiliklerine, aşırılıklarına göz yumduğu gibi üniversiteye girmesine de önce Rıza destek oldu. İnsan evladıdır, hakkını ödeyemez ama sevgi? O hiç olmadı, bulunamadı, yeri saygıyla, sabırla, bağlılıkla doldurulmaya çalışıldı. Fakat bu kadim boşluk asla doldurulamadı, tamtakır bir varil gibi her rüzgârda yalpaladı. Kocası da bilir ya elinden de gelmez daha fazlası. Bir çift ince laf  bilmez, okşaması bile başka türlüdür. Sıradan, çoğu kez kaba. Bir ağaç nasıl durduk yere çiçeklemezse… Önceleri kudurur, el kaldırır, döver, söver, odalara kilitleyip yemek vermezdi. İnkâr etmez; ne yaptıysa karısının onu beğenmeyişindendi. Gelgelelim kendini sevdiremedi asla, çuval değil ki içine onu bunu tıkıp gerekmeyeni çıkarsın.
Bir çocukları olunca fırtına biraz olsun yatıştı. Kocasına verebileceği en güzel armağan; daha fazla sürgün veremeyecek evliliklerinin tek meyvesi: Filiz. Bir evlat kocasının hakkıydı, daha fazlası değil. Ondan sonrakilere Ayşe hanım her zaman engel oldu.
Aklında, yılların yıpratamadığı yirmilik adam fotoğrafı. Ayşe hep Ali’ye tutkun kaldı. Öldü mü kaldı mı bildiği yok ama onu düşlemekten vazgeçemedi. Korkak! Ciğeri beş para etmez herif! Ailesi istemedi diye kaçtı ondan, dönüp de sormadı bile.
            Kapalı tutulduğu odalarda dine sığındı Ayşe hanım meşgale olsun diye, kocası ilişmesin diye. Gündelik hayattan kopuşu bu günlerde başladı. İçten içe eriyip tükenir, inleten yakarışlarına çare bulamazken kimsenin onu duymaya, görmeye niyeti yoktu, sanki hiç var olmamış gibiydi. Ondaki ısrarlı kayıtsızlığı gören Rıza’da ibadetten geri duramadı; öyle ki karısına söz geçiremeyen değersiz koca için de iyi bir sığınaktı.
Kocasının inmeli sesi her yandan duyulurken o işitmemeyi başarıyor. Güneşten bile kaçarken hâlâ dualarının sonuna kendinden bir şeyler gizliyor.

2. Ali Beyin Sancıları

O sabah binaların kuytularında vınlayan rüzgârın sesiyle uyanmıştı, sokağın sakinleri. Ortalık beyaza kesmişti. Belediye otobüslerinin dimdik yokuşları zincirlerle bile çıkamadığı, güvercinlerin gagalarının donduğu bir gündü. Soğuk hava pervazlardan sinsice sızıyor, girdiği her yeri buza kesiyordu. Pencere altlarına gelişigüzel sıkıştırılmış onca bez parçası, gazete kağıdı fayda etmiyordu. Mevsim, bir yolunu bulup insanın içini üşütüyor, kanını donduruyordu. Akşama epeyce vakit olmasına karşın gökyüzü devamlı pusluydu; Güneş, bulutların ardında bir yerlerde unutturmuştu kendini.
Uğur Mumcu cinayetinin üzerinden koskoca bir hafta geçmişti ama ortada süpürülen deliller dışında yeni bir gelişme yoktu. Cinayetin şeriatçı bağlantıları konuşuluyor ama ilerleme kaydedilemiyordu. Soruşturma çok yönlü ve anında başlatılmıştı; kimin neyi soruşturduğu belirsiz olmasına karşın.
Ankara: dayanılmaz kent, başkent. Ankara kışı yine çekilmez, sert ve uzlaşmazken ayın son günü de hayatın son günüymüşçesine hoşnutsuzlukla yüklüydü.
Naciye hanımın sabahki boz bulanık çayından mı, peş peşe yaktığı sigaraların ağzında bıraktığı o tarifi zor, tortulu, keskin tadından mı bilinmez, ölesiye keyifsizdi. Her gösteride, her basın açıklamasında, her konserde, her toplantıda, aylardır her haber bülteninde, her gazete fotoğrafında onu görmüş, işin garibi “benzettim” de diyememişti. Yıllar beleğini bu denli yormuş olabilir mi? Hayır yanılmıyordu, keşke yanılsa. Almayacağı gazeteleri bile alır oldu. Çalışma masasına yaydığı sayfalar onun yüzüyle renkleniyordu. Böyle benzerlik mi olur? Acıyla ve hınçla büzülen yanaklarındaki pembelik, elinden düşürmediği kırmızı karanfil gibi yüklü bakışlar… Aradan otuz yıl geçti fakat…
Boyun eğmekten başka tutar yolu kalmayıncaya dek inanmadı. Kendini tutamıyor Ali bey ve iki gündür kapalı kapılar ardında gözyaşı döküyor. Tozlu geçmiş içine batıyor. Hıçkıramıyor, kim bilir belki de bu yüzden rahatlayamıyor. Ne aradan geçen onca yıl, ne boy boy çocukları, ne Naciye hanım… Aklı söz dinlemiyor.
Yaşanmışlıkları silip atması olanaksız. Oysa bu acılı yükü biraz olsun hafifletebilmek uğruna nelerle uğraşmadı! Huzurevleri, kimsesiz çocuklar… Bir gün, iki gün rahatladı, yalnızca iki gün yüreği daralmadı, ruhu sıkılmadı. Gelgelelim çok geçmeden Ayşe’nin melek yüzü, dalgalı açık kestane saçları, boyu posu yeniden gözünde belirmeye başladı. Doyamadığı. Teninin kokusu burnuna ulaştığı anda gülüşü kulaklarında çınlamaya başlıyordu. Ağladı, dövündü, etini çimdikledi ama faydasız.
Elleri, o zamanlar biçimli olan elleri… Yumruğunu balyoz gibi masaya indiriveriyor. Ali beyin parmakları donuyor, acımıyor. Bir unutabilse…
“Ali kapıya bakar mısın?” Naciye’nin sesi bu.
“Kapı değil hayatım, yanlışlıkla kalemliği devirdim de…”
Hayatım? Sallanan kalemliği sabitlerken içini kemirmeye devam ediyor. Hayatım, şekerim, tatlım, cicim… Naciye iyi kadın, çocuklarının anası, hoş da, üstelik sadık ama bu nitelikleri ona aşık olmadığı, olamadığı gerçeğini  değiştirir mi? Değiştirmiyor.
Gece düşünde, gündüz düşündeydi. Davarın peşine gittiği günlerde Ayşe defterine karaladığı şiirler, söylediği türkülerdi. Dizeleri, kavalı, sesi, coşkusu, her şey ama her şey. Nedeni.
Kapı usulca tıkırdıyor ve Naciye hanım aradan kafasını uzatıyor. Bu kadının da böyle acayip huyları var, her zaman tetikte. ‘Kapıyı kim çalmış, kocası?’ Pek kibardır, doğrusu tam da bir hanımefendidir. “Kalemliği devirdim canım, kapı zili zannetmişsin.” Hemen gitmeye niyeti yok. Konuşmak, birtakım kötü durumlara karşı uyarmak istiyor ama besbelli Ali beyden çekiniyor. Sorgulayan bakışlarına daha fazla dayanamıyor Ali bey: “Hayır, hasta filan değilim, bir sıkıntım da yok. Olursa ben sana söylerim, tatlım.” Al işte, bu sefer de ‘tatlım’.
“Bir kahve yapsam, karşılıklı içer miyiz?”
“İçeriz.” Elini verdin mi kolunu unut.
En sonunda anasına açılmıştı. Anası umuduydu Ali’nin, babasını ikna etse etse o ederdi. Ağlaya sızlaya anlatmaya çalıştı fakat dinletemedi derdini. Öfkeli anasının dişlerini sıkarak savurduğu küfürler tüm hayallerini ezdi geçti. Gerçek kıyametse akşamleyin koptu, babası evvela bağırdı çağırdı, hırsını alamayınca dövüp sokağa attı. ‘Onun sevdasından daha uğursuz bir sevda henüz dünyaya gelmemiş, yer yarılaymış da onun gibi bir it yok olaymış.’
Bu denli benzerlik olası mı? Gazeteyi arayıp muhabirin numarasını istesem…
Ayşe’de benzer durumlarla karşılaşmış, yine de bir çıkış yolu bulmuştu: “Kaçalım Ali.”
Peki şimdi emekli memur Ali bey? Kimsenin sezemediği bir mal varlığının sahibi. Naciye hanım bile anlamayamadı bu bereketi ama kocasına kara çalmaktan kaçındı her vakit. Kooperatifin kurucularındandı ve tüm hak sahiplerinin yatırdığı paralar, ödenecek tutarlar, gelir-gider hesapları onun elinden geçerdi. Başta bir yanlışlık sonucu yüklü bir para kaldı kasada ama  kimse kuşkulanmayınca o da düzeltmedi. Sonra işi kitabına uydurarak büyükçe bir servetin adımlarını atmaya koyuldu. Bankada parası, evleri, lüks arabası… Ancak bütün varsıllığı onu bambaşka şeylerden mahrum etti; bu bolluğu anlatamadığı karısından, evlatlarından, dostlarından, arkadaşlarından uzaklaştı. Kişiliği bile silinmeye başlıyor gibiydi, en azından Ali bey böyle düşünüyordu. Biliyordu kalan ömrü yitirdiği duyguları - mutluluk diyemiyordu - aramakla geçecekti ama bu öyle dipten, öyle sessiz ve de tek başınaydı ki kimsesizlikle kıvranırdı. Tüm yoksunluklarında yatıştırıcı gibi ‘Ayşe’yi düşündü, onunla rahatlayabildi. Kaybedilene yüklenen abartılı bir değer, kavuşulamayan kafasında dolanıp duran tek amaç, bir efsane, bir masal kahramanı, belleğinden silinmediği düş. Yıllarca ağlamamıştı oysa bugün her şeyi sil baştan yaşamaya hazır sıcak yaşlar süzülüyor yanaklarından.
Korkusunu yenemedi. Koca cevizin ardından çıkıp da “Buradayım” diyememiş - kımıldasa toprağa dağılan kurumuş yapraklar onu ele vermeye hazır - bir an evvel direncinin kırılmasını beklemişti. Umudu zedelenen Ayşe gün ağarana kadar sabırla yolunu gözlemişti.
Bir hafta sonra evdekiler Ali’yi Ankara’ya dayısının yanına gönderdiler. Çalışıp para kazanacak, biriktirdiklerini dayısına verecek, dayısı da eve yollayacaktı. ‘Sadece işiyle ilgilenecek, olmayacak hayaller kurmayacaktı.’
Ayşe’yi koca cevizin arkasında bırakırken geçmişi içine gömdüğünü sanıyordu. Ama o toprağı çalı çırpı bürümedi. Aradan bir yıl geçti geçmedi, dayısı memlekete gitti. Ali’yi kimse çağırmıyordu, dayısı döndüğünde Ayşe’nin düğünü olacağını söyledi. ‘Uzak birine varıyormuş.’
Fakat o kız kim? Elinde değil, bu benzerlikten ürperiyor. ‘Ya kızıysa’ demekten kendini almıyor. Neden olmasın halbuki, aradan otuz koca sene geçti. Küllenmiş aşkları herkesin belleklerinden silindiği gibi, o yabancıdan bir kız çocuğu da olmuştur. Ayşe’nin kızı? Adı ne kim bilir; Sevda, Gamze, Gonca, Sevil?
Naciye kahve getirecek ama canı ne kahve içmek, ne karısıyla konuşmak istiyor. Sessizce dışarı atıyor kendini, soğuk havayı ciğerlerinde hissetmek kafasındaki uğultuyu biraz dindirmeli. Islak kaldırımlarda dolaşmaya koyuluyor Ali bey, aklındaki takıntıyla huzursuz derin derin soluyor.


3. Filiz’in yakarışları

Bu denli acımasızken sessizlik, insanlar da aynı ölçüde umarsız. Bir denge ki eli kolu bağlı oturmak, gıkını çıkarmamak doğallaşmış. Aklım almıyor. Tüm perişanlıklara bu kadar seyirci kalmanın neresi doğal?
‘Boş işler’le, ‘bana kalan işler’le uğraşıyorum. Yargılaması kolay elbette. Fakat içim hiç bu kadar rahat olmamıştı ki. Bazılarının tiksinerek iğrenç bulduğu, bazılarının acımayla karışık gülünç bulduğu ama benim huzur bulduğum...
Eski bir söz var yahut ben eski sanıyorum: ‘Hayat kitaplardaki gibi değildir.’ Kim söylediyse önünde eğilmeye hazırım. Eğer tersi olsaydı ilk desteği en yakınımdakilerden, yani ailemden alırdım. Öyle olmadı, benden ilk kaçanlar, beni ilk reddedenler onlardı. Eleştiren, hızını almayınca karalayan. Yazıldığı gibi. Yine de tuhaf, yakınındakiler kaçacak delik ararken tanımadığın kişiler sana omuz veriyor.
Babam benden nefret eder hale geldiğinden beri - annemin hiçbir olaydan haberi olmaz zaten - eski köprülerimi de yıktım ama sınırsızlığından da bir sonu var. Bu cendere boğazımı sıkmaya başladığından beri tüm gücümün çekildiğini görüyorum. Dahası elime babamla düşman olmaktan başka ne geçiyor? Düpedüz kanlı bıçaklı olmanın eşiğindeyiz. Öğüt diye savurduğu küfürler, bakışlar… tanık olmayanlar inanmaz. Ya annem? Zavallı kadın. Sessizliğinde boğuluyor, haberi yok. Çabucak işlerini bitirip odasına kapanıyor, ne zaman çıktığını Allah bilir. Nasıl bu kadar pervasız anlamıyorum. Dünyadan bu denli elini eteğini çekmesine şaşıyorum. Halimi hatırımı sormamasına alıştım ama babamın düşmanlık beslediğini de mi görmüyor? Görmezden mi geliyor yoksa?
Babamla baş başa kalınca dakikalar uzadıkça uzuyor, katlanılmaz laflarını söylesin de kendimi bir an önce dışarı atayım diye bekliyorum. Zaten fırsat kolladığı belli, rahatlaması gerek ve sonra annem gibi odanın birine kapanıp saatlerce... İşte hazırlanıyor, hissedebiliyorum. Boynundaki damarlar şiş şiş, biri ritimsiz atıyor. Sinirden. Gözleri köpüreceğini müjdeliyor. Çok fazla uzatmıyor:
“Ne bekliyorsun, çık git hadi, o her şeyden değerli arkadaşlarının yanına git. Seni yalan hikâyeleriyle aldatmaya devam etsinler.”
Durgunluk. ‘Ne desem için rahatlar baba?’ Lütfen çabucak sövüp sayar mısın?
“Koş hadi, durma, bizi de boş ver ama sakın başın derde girince kapımı çalma.”
Gülmek istiyorum fakat o kadar ciddi anlatıyor ki çekiniyorum. ‘Avut kendini baba, hiçbir ayrıntıyı atlama.’
“Hiçbir şey istemiyorum.”
Susacak, düşünecek diye beklerken hemen atılıyor:
“Eğer bu sefer de gidersen bir daha bu eve giremezsin. Anladın mı? İyi düşün, ona göre...”
Sözcüklerin boğazını yakmıyor mu? Nasıl benden bu kadar tiksinir hale gelebildin? ‘Gidiyorum baba.’
Bu adama öyle şiddetli acılar çektirmek istiyorum ki inim inim inlesin ama hemen peşinden vicdanım devreye giriyor. ‘Kalpsiz misin kızım?’ O zaman kendime zarar vereyim de değerimi anlasın, hiç yoktan evladı olduğumu hatırlasın diye düşünüyorum; ateş düştüğü yeri yakar mı emin olamıyorum. ‘Ben senin kızınım’ diyeceğim, sözcükler yine dilimin ucunda, yüzüme bakmayınca gerisingeri yutuyorum. Acaba hapse düşsem sahiplenir misin beni, arayıp sorar mısın? ‘Kendi düşen ağlamaz, ben defalarca uyardım’ der geçersen…
Yavaşça ayağa kalkınca birden ayaklanıyor. Hazırlıklıymışsın, prova mı ettin baba? Demek sonsuza dek açılmayacak kapın yüzüme? Ben de bacadan girerim baba, ha ha ha. Evden çıkarken düşüncelerimden ödün vermediğim için huzurluydum ki, sertçe kapanan kapının metalik gürültüsü anında huzurumu tepetakla etmeye yetti. Söylenenler yavaşça bütün uğultusuyla kafamda yankılanmaya koyulmuştu. Sinirlerimi biraz olsun dengelemeyi başaracak havasız, tozlu ve kalabalık belediye otobüsü uzakta beliriyor.
Yolcuların çoğu benimle birlikte iniyor. Yolun karşı tarafı polis araçlarıyla işgal edilmiş, savaş filan mı çıktı memur bey? Sağdan soldan telsiz sesleri işitiliyor. Sizi cümbüşünüzle baş başa bırakayım, işlerim var. Oyalanmak anlamsız. Gümüşçüler çarşısına giriyorum, aynalar arkamı kolluyor. Vitrinlerin buğulu ışıkları takılara büyülü, mistik bir hava katıyor. Süs, boya, göz boyama. İşçiliği güzel bir kolye gözümü alıyor. Küçük, hafifçe yuvarlatılmış, ortasında gök mavisi bir taş. Alsam? Evden kovulmuş kız çocuğu için yeterince param var. “Buyrun, aynanın önünde deneyin.” Yüz hatlarımı mı belirginleştirdi, omuzlarımı mı? Yanaklarımdaki pembelik… ‘Gözlerimi açığa çıkarmış.’ Sırıtıyorum? Halbuki sırt çantama bir avuç gerginlik, bir tutam da tehdit ve gözdağı koymadım mı? “Hediye paketi yaparsanız…” İnsan kendine hediye alır mı, nerden çıktı bu Filiz hanım? ‘Bir yerde oturup bizimkilere ulaşmam  gerek artık.’
Tabureleri sokağa taşmış çayevlerinin sokağa uzak bir köşesine oturuyorum. Sormadan çayım geliyor. Sıcak ama ferahlatıcı. İlk yudumun peşine sigaramda tütmeye başlıyor. Çiğleşen kahkahalar, telefon melodileri, kolonlardan yayılan müzik yayını; hepsi bir olunca içerisi dışarıdan daha kalabalık duygusu uyandırıyor. Fakat bizimkiler de burada. Şaşkınlıkla karışık bir sevinç dalgası içimi kaplıyor.
“Filiz herkesi tutukluyorlar, ona göre sen de ortalarda dolaşmasan iyi edersin. Evine git, bir süre kimse yüzünü görmesin. Ortalık durulunca…”
“Ama daha biraz önce evden kovuldum, gidemem.”
 “Başka çaremiz yok Filiz, herkes evine gidecek ya da tutuklanacak. Evine git, kendini affettirmenin bir yolunu bul. Onlar senin ailen, affedeceklerdir.”
“Yapamam, babamı tanımıyorsunuz, düşman gibi.”
Daha fazla oturmanın, lafı uzatmanın anlamı yok. Eve gidemem, imkansız! Başka birinde, herhangi bir akrabanın yanında kalsam… Kimseyle de merhabam kalmadı ki.
Sonra ne oldu tam bilmiyorum, karnım parçalanırcasına ağrımaya başladı. Rastgele bir yere oturmak zorunda kaldım, sancılı bir hafta beni bekliyordu. Sonra birdenbire telsiz seslerinin her tarafı sardığının farkına varmamla nefes dahi alamadığım, ter kokan kalabalığın ortasında buldum kendimi. Herkesin, her şeyin ortasındayken çekiştirmeye başladılar yaka paça. Ardından kalabalık açılıp merkez yırtılınca siyah camlı bir minibüsün içine tıkılıverdim. Ne yardım isteyebildim, ne bağırabildim. Bacaklarımda ıslaklık duyuyordum. Ellerim kelepçelenmiş, ağzım çoktan bantlanmıştı. Aracın koridorunda yüzükoyun yatıyordum, kafamı yukarıya kaldırmama izin vermeyen bir ayak sırtıma basıyordu. Motorun gürültüsüyle yola koyulduğumuzu anladım. Birdenbire babamla son konuşmamız geldi aklıma. Tutuklanırsam beni sahiplenir miydi?
Araç gidiyor, geleceğimin virajlarında sert dönüşler yapıyordu.