11.12.11

Edebiyat dersleri


Edebiyat derslerinin çoğu zaman mükemmel vakit geçirme seansları olduğunu düşünmüşümdür. “Edebiyatçı olduğu için böyle konuşuyor,” diyenler olabilir ama gerçekte böyle düşünmemin altında birçok neden var. En basiti nedenlerinden biri hiç kuşkusuz edebiyat derslerinin başka konu alanlarına girmeden aktif molalar verebilme olanağı taşımasıdır. Zaman zaman dersin durağanlığını, sıradanlığını önlemek için güzel bir şiir okuyabilir, bir düşünürün herhangi bir sözünden çıkarımlarda bulunabilir, hatta bir edebiyatçının yaşamından ilginç kesitler sunabiliriz. Yani doğrudan dersin müfredatında bulunmayan edebiyat konularını, öğretmen, genel kültürü doğrultusunda dersin hizmetine sunabilir. Yalnız bu neden bile edebiyatı mükemmel bir ders konumuna sokar diye düşünüyorum.
Unutmam mümkün değil, lise sıralarındayken bir Sinan Hocamız vardı, edebiyat öğretmenimizdi. Haftada dört saat dersimize giren Sinan Hocamızın derslerini iple çekerdik. Yumuşak başlı olan ve bizi sevdiğini belli eden her hocamız gibi Sinan Hocamızı ama onun yeri hep bambaşkaydı. Öyle ki bizlere sanat sevgisini, dil sevgisini aşıladığından beri Türk Edebiyatı derslerini sabırsızlıkla bekler olmuştuk. Onun koridorda görünmesiyle içerdeki uğultu adeta bıçakla kesilirdi. Her şey bir anda hazırlanır, söz sevgili hocamıza kalırdı. Bizi nasıl bir anda derse bağladığını ancak bu günlerde anlayabiliyorum doğrusu. İşitmediğimiz, değişik soruları vardı Sinan Hocamızın ve her dersinin başında bizi bu sorularla şöyle bir sarsardı. Biz farkına bile varmazdık ki Sinan Hoca çoktan sınıfın düzenini sağlamış, dersi bir su gibi akıtmaya başlamıştır.
Neler öğretti bize Sinan Hoca? Bir kere hepimizde ciddi bir edebiyat ve sanat sevgisi yeşertmeyi başarmıştı ki her Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenine nasip olmaz bu başarı. Fuzuli’nin Su Kasidesi’ni ondan dinlemek bir metne aşkla bağlanmakla eşdeğerdi hep. Baki’yi, Nedim’i ondan dinlemek devrin toplumsal yapısını da kavramamız demekti. Hele ki en sevdiğim bölüm olan Yeni Türk Edebiyatı dersleri… Yahya Kemal’in o meşhur dizleri Sinan Hocanın dilinde sanki can bulurdu:
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Sinan Hoca üç yıl dersimize girdi ama asla bizi eğitmekten başka bir amaç gütmedi. Bize birçok şairden, yazardan eserler okuttu ve hiçbiri hakkında ileri geri konuştuğunu, kendi yorumunu dayattığını duymadık. “Şu sağcıdır, şu solcudur,” demedi. Zaten idealist bir öğretmenin böyle küçük hesaplar peşinde koşması yersiz olurdu. Neler okutmadı ki… Necip Fazıl’ın Otel Odaları şiirini ilk ondan işitmiş ve hayran olmuştum:
Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,
Tavan aralarında, tavan aralarında.
Ağlayın, aşinasız, sessiz can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında.

            
Şimdi tam sırasını hatırlayamıyorum ama Necip Fazıl’ın hemen önünde ya da hemen peşinde bambaşka bir anlayışa sahip olan Nazım Hikmet’le de yine Sinan Hoca sayesinde tanışmış ve Nazım’ın da hayranı olmuştum. Bize okuduğu ilk Nazım şiiri yanılmıyorsa Karıma Mektup’tu.
Ben,
alaca karanlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...
Sinan Hocanın bize bu şiiri okumasının ardından sınıfa derin bir sessizlik çökmüştü, sanki kıpırdasak büyü bozulacaktı. Bir süre sonra kımıldamaya cesaret edip sağa sola bakındığımızda kız arkadaşlarımızın kiminin gözlerinin dolduğunu, kiminin sessizce ağladığını hiç unutmam. Sinan Hoca şiirlerin hakkını öyle bir verirdi ki şiiri yalnızca dinlemez, yaşardık da.


Nereye varmaya çalışıyorum? İnsanın yaşamının kısalığı düşünülünce eline geçen olanakları iyi değerlendirmeli. Sinan Hoca hızlı geçen lise yıllarımızın mükemmel öncüsüydü. Öyle güçlü bir fenerdi ki o yıllarımızı aydınlattığı gibi bu günlerimizi de aydınlatmaya devam ediyor. İşine tutkuyla bağlı olması, öğrencilere beslediği olağanüstü güveni, sevgisi hep aklımdadır. Sinan Hoca gibi değerlerimizin her zaman var olduğunu bilmek, adı kadar unutamayacağım yüzünü aklıma getirmek öğretmenliğin kutsallığını gözümde hep yüce kılmıştır. 

19.11.11

Engelsiz sanat için


          Sanatsal gerçek bu kez farklı yansıyor fotoğraflardan. Çoğumuzun içinde şu ya da bu biçimde gizlenen bir gerçekten, engelli bireylerin dünyasından seslenilecek bu kez. Önce biraz düşünelim. Engelli insanlarla yaşamımızın farklı anlarında karşılaşınca neler geçer içimizden? Otobüste, dolmuşta, vapurda, merdivende, kitapçıda, lokantada… Acıma mı? Peki engelli birinin dünyaya geliş evresinde anne babanın hissettikleri nasıldır? Verilecek yanıtların kırıklığı, engellilerin yaşamımızda etkin rollere yeterince uygun görülmemelerinden mi kaynaklanmaktadır? O zaman sıkı durun. Toplumdaki rolleriyle öne çıkmış engelli insanları fotoğraf karelerinde görünce içimizden öyle şeyler havalanacak ki salt bu yüzden bile sergiyi kaçırmamalı.
          Serginin adı Yorgan, konusu Yorgan Altında Kimse Kalmasın olarak belirlenmiş. Peki neden “yorgan”, neden daha can alıcı adlar kullanılmamış? Serginin tanıtım yazısı düşüncelerimi değiştiriyor, kesinlikle iyi düşünülmüş her şey! Yeni doğan engelli bebeklerin en başta anne babası tarafından yadırganmayıp yorgan altına saklanmadığı, dışlanmadığı; aksine ortaya çıkarılıp toplumsal varlık olarak algılandığı ileti yüklü bir tümce, serginin konusu.
          Engelli insanlarımızı sanatsal temalarda pek görmeyişimiz de gerçeğin acıtan başka bir yüzüdür. Bugün var, yarın yok etkinliklerin kılıflarına girmeden, hep kanayan sorunlarımızdan da olsa çaresini kimsenin gözünü çıkarmadan işaret eden, son derece incelikle hazırlanmış, rengini sanatla sunmaya çalışan sergi İstanbul’da düzenleniyor. Daha doğrusu önce İstanbul’da sonra diğer kentlerde. Sergiyi Engelsiz Sanat Derneği düzenliyor. Engelsiz Sanat. Adı, girişimi ne kadar hoş! Yorgan altında kimse kalmasın diyen bu içli sesin yansımalarını alkışlamaktan öte geçip görmeli.
          Serginin İstanbul ayağı 26 Kasım Cumartesi günü Yeşilay Kültür Merkezi Sepetçiler Kasrı’nın büyülü ortamında saat 16’da başlıyor. 3-10 Aralık’taysa Cadde Bostan Kültür Merkezi’nde 20 saatlerinde. Verilen adreslerde görüşmek dileğiyle…

5.11.11

Yorgun sevda






Okurken dikkatli olmanız gereken eserlerden Yorgun Sevda. Gelişigüzel zamanların kitaplarından değil, can sıkıntısını yenmek ya da oyalanmak için okunanlarından hiç değil; aksine geniş zamanların derinlikli romanlarından. Kendinizi vererek, bazı yerlerini dönüp tekrar okuyarak ilerlemeniz gerekiyor.

Şiirsellik, roman gibi uzun soluklu metinlerde hep tedirginlik uyandırır bende. Devrik cümleler, bitmemiş cümleler, çok dizeli tek cümleler… Doğrudan işaret etmek yerine çoğu kez duyumsatan bu anlayış herhangi bir romanda ne kadar yakışıklı durabilir? İyi kotarılırsa yakışacağı kesin. Şiirleriyle kendine genişçe bir okur kitlesi yaratan bir şairimizin kaleme aldığı romanı okuduğumda yukarıda söylediklerimi yine düşünmüştüm. Bu şairimiz, fantastik dünyasında şiiriyle at koştururken zaman zaman roman yazdığını biraz unutuyordu sanki. Şairane cümleler başlarda keyif veriyorken ilerledikçe keyfiyetin sıkıntısına bırakıyordu yerini. Şiirin, şiirli dilin derinliği de gidiyor aslında romanda şairliğin tadını kaçırınca. Şiirin kucağına bırakılan bu eserin dili sayesinde düşünce ufuklarında büyümesi daha doğalken yazar bu ayarı tutturamamış Şairliğine yenilmiş. Oysa İrfan Yalçın’ın Yorgun Sevda’sı öyle mi? Küçük hacminden taşan büyüklüğü okuyucuyu sarıyor, yer yer sarsıyor. Şiirin, şiirli dilinin derinliğiyle kitabının hacmini kocamanlaştırıyor. Her şeyin hazırca sunulmadığı Yorgun Sevda’da, okurun romana kendini vermesini ve o bilinçle dikkatli okumasını bekliyor İrfan Yalçın. Romanın kıvrak cümle yapısına vurulup da biraz daldınız mı ipin ucunu kaçırıvermeniz çok olağan, yazar söylediğini ikinci kez söylemiyor.

Herkesten ve her şeyden uzakken lunaparkta çalışmaya başlamasıyla yeniden hayata tutunan genç kadının öyküsü sunuluyor Yorgun Sevda’da. 1954-1978 arasını kapsayan eser Ankara’da başlıyor, yazları kısacık kışları upuzun süren bir doğu kentinde sürüp İstanbul’a uzanıyor. Romanın baş kişisi Canım’ın (adını epey geç ama şaşırarak öğreniyoruz) iki metre yirmi dört santimetrelik “Afrika Canavarı” Hüseyin başta olmak üzere Baba Cemal, Çingene Nuri, Cüce Hamdi, Dede ile lunaparkta geçirdiği dostluk zamanlarına imrenerek bakarken işler karışacaktır. Bir gün Hüseyin lunaparkta olmayacak, buna karşın o Hüseyinsiz nasıl yapacaktır?

Yazarın anlattığı olayı görmezden gelsek bile onun insanı vuran ifadelerine kayıtsız kalmak olası değil. Öyle incelikli düşünülüp biçimlendirilmiş ki tek yapılabileceğiniz kitabı bir süre sonra yeniden okumak.

Çok beğendiğim birkaç yeri örnek olsun diye alıntılıyorum.

“Küçük kentten ayrılırken akşam, ellerimi seviyor yaklaşıp; az uzağımdaki sarışın kadını gösterip, “Allahaısmarladık de, git de,” diyor babam. “Demem,” diyorum, “onu gördüm mü, annem ağlıyor içimde.” (s.35)

“Bizi uzaklara, dağlara taşısalar; yalnız ikimiz olsak; çoban ateşleri yakıp türküler çağırsak, coşup coşup durulsak,; çimenleri, ağaçları, taşı toprağı öpsek; bize güneş verecek günleri beklesek!” Yüzüne yüzlerce söylesem mi? Hayır, söylemiyorum. Sessiz ve dalgın bakıyor. Uzun gölgesine sarılıp, “İçime gir,” diyorum sanki. “Olmaz,” diyor yüzü, “ben hayvanım!” (s.55)

Yorgun Sevda, yukarıdaki alıntılara benzer usta işi anlatımlarla sürerken romanın yapısı gereği de olsa ilginç durumlarla karşılaşıyoruz. Canım, çok sevdiği Hüseyin’i giderek hayvanı olarak kabul etmiş ama günün birinde onun lunaparktan götürüldüğünü öğrenmiştir. Daha sonra da içini bir cinayet, dolayısıyla ölüm duygusu kaplar. İşte tam da burada Canım’ın romana farklı hayvanlarla ilgili küçücük öyküler, değinmeler kattığına tanık oluruz: Ölmeye Gelen Kelebekler, Kesilmiş Tavuğun Ölüm Yürüyüşü, Köpekbalığının Koparılmış Yüreği, Yaşlı Ayı, Öldüren Güller. Hepsinde hayvanını bulmaktadır.

Giderek bu duyguyu kanıksayacağının öngörüsünü birkaç sayfa sonra kafamızda kesinleştiririz. Bu ilginç önerme Canım’ı romanın sonuna değin hayvanından koparmayacak, nereye gitse onunla olacaktır.

“Yitirmekten çok acı duyduklarımızı, sanki onlar hiç gitmemiş gibi yaşatamaz mıyız içimizde? Onlarla olan eski ilişkilerimizi, duygusal birlikteliğimizi sanal da olsa kurup yokluklarından gelen acıları söndüremez miyiz?” (s.90)

2.10.11

Zıt kutuplar birbirini çeker




Zıt kutupların birbirini çektiği doğrudur. Kutuplar zıt olmaları nedeniyle ya zaten iki tanedir ya da iki ana grup oluştururlar; ama asla üçü, dördü, beşi yoktur. Bakmayın siz insanların çeşitli yerlerde gelişigüzel üçlü, dörtlü, beşli zıtlıklar üretmelerine. Basit önermeler kolaylığındadır kutupların ikililiği. Önceki cümlelerin iddiasını beğenmeyip de büyüklük açısından, yani işin niceliği açısından konuşuyorsanız yüz tane, hatta bin tane bulabilirsiniz. Gelgelelim zıtlıklar açısından bakarsanız yalnız iki yön vardır ve onların yönleri de kuzey-güney kadar, beğenmediyseniz doğu-batı kadar birbirinden ayrılmıştır.
İki yönlüdür yaşam. Her şeyin başı ve sonu vardır. Beslenir, sonra da mecburen boşaltırsın içindekileri. Evin kapısından içeri girdin mi, ölü ya da diri –ki, buradaki zıtlık hayatımızın başını ve sonunu belirtiyor- bir şekilde kapıdan, kapıdan olmazsa pencereden, bacadan çıkarsın. Fark etmez, girdin mi çıkacaksındır.
Duyguların zıtlığı, yukarıda rahat rahat, çocuksu örneklerle anlattıklarımızdan daha farklı ve çetrefildir. Öyle ki girmek-çıkmak, doğmak-ölmek gibi somut örneklerle var olan zıtlığın hangi kanal üzerinden ilerleyip geliştiğini uzun uzadıya anlatmamıza gerek yok, çünkü herkesçe bilinen şeylerdir bu kanallar. Yemek yerken ağzımızı, yemek borumuzu kullanır, midemizde yediklerimizi sindirir, bağırsaklarımızda öğütür, boşaltım organlarımızca dışarı atarız. Böylece zıtlığı sıradan birkaç sözcükle, olmadı bir iki cümleyle ya da şemacıklarla somutlaştırırız: girdi-çıktı. Hepsi bu. Oysa duyguların zıtlığı söz konusu olunca, yani somutluk bitip de soyutluk başlayınca, işin içine insan ilişkileri girince işler değişir, formüller biter. Somut durumlarda tek kanallı ya da birkaç kanallı basit anlatım işini görürken soyut durumlar için çoklu kanalları nasıl anlatırsın? Burada duyguları somutlaştırmaya, nesneleştirmeye başlarsın ki karmaşıklık bitsin. “Örneğin,” der, başlarsın benzetmelere, eğretilemelere. Baktın olmuyor, olay içinde yaşatma tekniğini kullanarak hikâye anlatmaya koyulursun. Bilim şurada duradursun, işin ucu sanata varmıştır yüz milyonuncu kez.
Zıt kutupların birbirini ne denli çektikleri doğruysa benzer kutupların da birbirini ittiği o denli doğrudur. Bunu insan ilişkilerinde görmekse bizi devamlı şaşırtır. Yaşananlara bir türlü anlam veremez, olayın buralara varacağını hiç beklemediğimizden yarı travmatik ruh haline bürünürüz. Bu duruma en çok kişilik özellikleriyle diğerinin fotokopisi oldukları için beğenilen çiftlerde rastlarız. Nasıl olup da ayrıldıkları zihnimizde hep muamma kalır bu çiftlerin. Oysa benzerliğin sanıldığı ölçüde insani ilişkileri beslemediğini, geliştirmediğini aksine giderek daralttığını ve körelttiğini anlamak için birazcık konuya kafa yormak yeterlidir.
Benzerliğin, benzerliğin kadim ve abartılı sonucu olarak da aynılığın kaderidir, birbirini itmek. Son derece basittir. Paylaşılacak herhangi bir özgünlüğe hiçbir vakit gebe kalınamayacak ilişkilerin son durağına yolculuk başlamıştır artık. Başta her konuda aynı düşünen, tartışmadan anlaştıkları için övünen bireylerin sosyalliklerinde giderek bir farklılaşma gözlenir: Herkesin gıpta ettiği uyum, parçalanmış dokunun dağılması gibi dağılmıştır. Son durak gelmiştir artık ve yapılacak olan bellidir: itmek, ötelemek.

26.9.11

"Bir insanı sevmekle başlayacak her şey"




Yeryüzünde küçücük olmanın derdini tasasını asla ufacık omuzlarımızdan atamıyoruz. Dilimiz aşınıyor ah etmekten, gönlümüz usanıyor feryat etmekten. Kocaman dediğimiz göğsümüzü gere gere yürümenin özlemiyle tutuşuyoruz her seferinde. Yazıktır ki, yeniden eskiye dönmenin yorgunluğuyla yanıyoruz yine. Velhasıl hepi topu kısır bir döngü. Başladığımız yerde biten acılı hıçkırıklardan örülü bir havuz dünyamız. Yanıyoruz, bir vakit sonra sönüyoruz. Yanıyoruz, sonra yeniden sönüyoruz.
Yeryüzünde küçücük olmanın derdini tasasını omuzlarımızda taşıyamıyoruz. Omuzlarımıza bir pamukçuk da konsa, bir demir halat da yüklense bakışlarımız kararıyor. Bazılarımız sancıdan hareketsiz düşerken bazılarımız hangisinden şikayet edeceğini bilemiyor. Görecelidir deyip geçiştiriyoruz, zevkler gibi acı çekmenin de çeşitleri vardır diyoruz.
Gelgelelim ne aşkı, sevdayı ne derdi gamı biliyoruz. Ötede Leyla İle Mecnun okununca dalga geçiyor, Mesnevi okununca burun kıvırıyor, kavgaları için canlarını verenlerin hik­âyelerine kesinkes katlanamıyoruz.
Oysa etten ve kemikten bir varlığız. Altı üstü canlı bir varlık olmanın sıradan sığlığındayız. Düşüncemizle var olmamız gerekirken düşüncemizle kendimize yeni yeni tutsaklıklar inşa ediyoruz. Aklımızın enginlerini rastgele bir kementle bağlayıveriyoruz, daha ilk küskünlüğümüzde.


Aklımıza gem vurunca yüreğimizin sakat kalacağını hiç bilemiyoruz. Dolayısıyla aklımız yüreğimizin sevdalanışında ona özgürlük ufukları açmaktan, bedeni, yüreği uçabilmekten aciz kalıyor. Sınırlandırılmış bir haritanın dışını tanımayan gezgin, dünyayı ne denli tanımaktadır?
Sevmeye ayarlı yüreklerimiz ötekine nasıl sevgi besler? Özgürce kanatlanamadıktan sonra, onu adamakıllı tanıyamadıktan sonra nasıl bir olabilir? Bizden olmayanı, bize benzemeyeni, bizim gibi oturup kalkmayanı, konuşmayanı ya da sözcüklerini bizimle aynı telaffuz etmeyeni, ayrı türküler, şarkılar dinleyip söyleyeni, derisinin rengi farklı olanı, inanışını farklı yaşayanı, inanmayışını özgün yaşayanı nasıl seveceğiz?
Sait Faik’i anarak bitirelim: “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey!”

8.9.11

Mum ile pervane





Ufacık bir pervanedir o ve bir böceğin kanatları ne kadar büyük olabilirse onunkiler de o kadar büyüktür. Ufacık bir pervane o, gücü şuncacık; boyu posu ne ki tırnağımızın ucu kadar.
Öyle ufacık ve güçsüz ki püf desek şu duvardan karşı duvara çarpıverir. İki yanından da aynını gördüğümüz kanatları kırılır hemencecik. Hem de ne çelimsiz, gıkı bile çıkmaz, boğazında düğümleniverir.
Bizim pervane, biraz değişik bir pervane. Tüm benzerleri gibi o da mini mini, tırnağımızın ucu kadar var yok, kanatları ötekilerinki gibi şeffaf, şöylesine bir üfürüversek savrulup kırılır her yanı ve gram kanı yoktur aksın. Zavallı, sefil böceğin teki işte. Yine de değişiktir bizim pervane, dillere düşmüş, kimilerince kafayı yemiş kimilerince rüsva olmuştur. Şu kadar aldırmaz… Soylu tutkuların en birincisiyle hemhal olmuştur. Gönlünü zorlu bir dilbere kaptırmıştır ki olanaksız mı olanaksız.
Kanatlarını kısar da zor girer sevdiği mumun eşiğinden içeri… Her seferinde yepyeni heyecanlar ve en ateşli tutkularla gelmektedir. Diyar-ı askın içeri girene bin dert olacağını daha ilk kanat çırpmasından anlamıştır aslında; ama yol yakınken dönüp de gitmemiştir. Çıkarken ise… Çıkması her seferinde tazelenerek gerisingeri gelmek içindir. Aşık olmuş, aşk olmuştur. Muma aşık, muma aşktır.
Pervane sevdiğinin başında nice daireler çizerek uçarken mum, ince hastalığın pençesinde yandıkça erimekte, eridikçe tükenmektedir. İlk görüşte sevdalanmaktır onlarınkisi ve ölümü hiçleştiren sarhoşluk duygusundan hoşnutturlar. Karşılıksız ve bambaşka zamanların sevgisiyle beslenmektedir yürekleri. Ama bu nasıl aşktır ki ikisini de tüketmektedir? Hastalıktan eriyip gitmekte olan mumun ateşi, pervanenin rüzg­ârıyla delirmekte, ateş hep harlanmakta, sonunu hızlandırmaktadır. Mum ise kendine giderek daha fazla sokulan pervanenin kanatlarını ha kavurdu ha kavuracaktır.
Pervane giderek daha yakınına sokulur aşığının ve dört dönmeyi sürdürür başında. Mum da tıpkı pervane gibi arzularının sarmalında kıvranmaktadır. Hem pervane hem de mumun gözleri o değin körelmiştir ve birbirlerine temas etmek için öyle isteklidir ki… Pervane bir kanat vurur muma. Dayanılmaz bir azabın kanatlarından bedeninin her noktasına anında ulaşan acısından pervane neye uğradığını anlayamaz. Pervane bin sarsılır, mum bin titrer. Bu nasıl aşktır ya Rab? “Bu azap, doyumsuzluğun tadından yapılmış olsa gerek” diye düşünürler. Sonra bir kanat daha… Aşktan kör olmuş gözleri, güçsüz düşmüş kanatlarıyla eriyip tükenmesi an meselesi olan mumun ateşten kollarına bırakır bedenini. Bir daha onu göremeyeceğini düşünerek değil, tek olmanın doyulmaz hazzına ve huzuruna kavuşmanın bilinciyle sımsıkı sarılır mum sevdiğine. Pervane kollarında can verirken mumun ateşi de söner; fitili bitmiş, tükenmiştir artık. Dünyanın yokluğuna karşı aşkın varlığına göçmüşlerdir.

5.9.11

Sokağında


















senin ismin yalnızca benim ismim olsun
başındaki harf baş harfim olsun sonundaki de
sonuma bir dilek olsun isterim

geçerim o izbe sokaklarından hiçbir yer adımlanmamışken
kedilerin en karanlığıyla karşılaşırım her sana gelişimde
ama o tahta kapıya vurmaya korkarım hep
tıkırdatsam kırılacağından değil elbet gürültüden de
yanarım ki nasıl avucumda korlar tutarım sımsıkı
yanar içimin karanlığı ama vuramam gene de tak tak tak

o sokakta sabah geçmez ki öğle olsun
ancak o zaman gözlerine değer güneşin sarısı
çıkarsın merdivenleri sokağa inersin ki bir avuç gök
bir dilim peynir kestirirsin sevdiğimden bir ekmek
yoldan geçermiş gibi yere bozukluklarımı düşürmüş gibi
bakarım aşağıya aşağıdaki dünyanın ta derinine
yalnız beyazcamın solgun ışığını görür bu göz
lakin senin sesini duyarım: bir gün de rahat bırak

hiç gece olmaz mı derim bu çatıda
sanki yüksekte dengeleri farklı mı olur alemin
bir intihar boyu tüterken sigaram beklerim tıpırtını
çıkmasan gitmesen o yerlere iyi ama
az sonra gelir yankılanan kalbime ritimli sesin
bakmaktan başka elimden gelen yok ki
ben asıl buna yanarım senin her gece gidişine değil
terliklerin işler içime tap tıp tap tıp

senin ismin yalnızca benim ismim olsun
başındaki harf baş harfim olsun sonundaki de
sonuma bir dilek olsun isterim

22.8.11

Ruhumun yedi hecesi






yeni bir yüzüm var zamanda
boynumdaki zincir bu oyundan
yerde koyun pisliği mişli geçmiş
ellerinin kokusu dudaklarımı yakar

günlerin ömrü kanla yıllanırdı
bitsin derken kabusun yedi hecesi
mantar tutmuş ayaklarım nasırla ellenir
döşemenin boşluklarında bitler tepinirdi

ışılar yüzün pencerem beyazlar içinde
hangi tabloda vardı bu düzen
göksel umutlarla sürgün aşkım
gözlerin nar çiçekleri

bilindik bir masalın buğusu tüter
yağlı urgan sevişmelerin sonrası
adının uyağı geceden kurulu

14.7.11

İncir Reçeli




Metin ve Duygu korunaklı yaşamlarını aşk için geride bırakacaklardır; ama bu ilişkide gizemli taraf Duygu’dur.
Metin bir talk-show programına yazdığı skeçler dışında sinema sektöründe başarılı olabilmiş biri değildir. Senaryolar yazmakta ve bunları işin ehilleri yerine mecburen maddi yönlerini öne çıkaran kişilere götürmektedir. Aslında filmin gidiş yönünü etkileyen en önemli bölümlerinden biri de bu görüşmede yaşanır. Metin’in senaryosunu beğenmeyen adam, senaryonun üzerinde dürümünü sarar, ayranını içerken üstüne üstlük bir çuval da akıl verir. 80’li yılların kirlenmişliğinin günümüz çirkefiyle bulamaç edildiği o zekâ dolu laflar, iman edilenin yalnız ve yalnız paraya çıktığını işaret eder cinstendir.
“Aşk yok, aşk. Evet birbirini seven iki insan yazmışsın; ama soğuk, anladın mı soğuk. Gerçi aşkın kralını da yazsan bu devirde para etmez. Bak, eğer para edecek bir şey yazmak istiyorsan şöyle sulu bir komedi yaz. Belden aşağı olsun, boş ver. Akıllı ol oğlum, insanlar buna gülüyor. Eskidendi o fakir çocuk, zengin kız ayakları. İnsanların bin tane derdi var artık, ekmek derdinde millet ya, gülecek yer arıyor. Kimsenin aşkı kimsenin s.kinde değil. Bak televizyona elli tane skeç yazıyorsun. Seç aralarından bir tip, yaz şöyle g.tlü göbekli bir senaryo, çekelim ya.”
Piyasanın istediğini yapmalı, para kazanılacak işlerin adamı olmalı diyor. İvedik yaz, olmadı güzel hareketler bul ki çok güzel olsun diyor; ama sakın sanat kaygısına kapılma, karşıma da böyle işler getirme diyor.
Oysa sanatçı doğasına sahiptir Metin. Duygu’yla yeni tanıştıkları günlerde “Çekilmiş bir senaryon var mı?” diye sorunca Metin’in yanıtı durumun hem gerçek hem içler acısı halini ortaya koyar: “Var, hepsi.” Senaryo, yönetmene gitmeden önce senaristin kafasında çekilir.

Yukarıda andığımız yapımcı cinsinden pişkin adamın söylediği “Aşk yok,” cümlesini de zamanın aşklarıyla bağlantısızlığında aramak gerekli. Aşkın kralının bile para etmediği günümüzde para edecek öykülerin salt belden aşağıyı göstermesi yaygın bir anlayış durumuna gelmektedir. Bu gerçeklik, filmle öyle bir tezat oluşturur ki doğrusu ilginçtir. Aşkın gücünü ve değerini yücelten filmimizin cinsellikten mümkün oldukça uzak kalan, öykü gereğince uzak kalmak zorunda duran bir yapısı var. Yani birilerine yaranma, birilerine yalanma derdi olmadan salt düzgün bir iş yapılabileceğinin ince bir esprisidir aynı zamanda, İncir Reçeli.
Film giderayak içli bir aşk öyküsüne evirilirken kendinizi farkında olmadan bırakıveriyorsunuz sessiz ve dingin akıntıya. Zaman geçiyor, hüzünleniyorsunuz. Filmin sonlarına doğru Duygu o haliyle “Ben sana karıştım aşkım,” dediğinde kendinizi daha fazla tutamıyor, çaresizliğin acısını acınız biliyorsunuz. “Karşıtım” demiyor yaşadıkları sıkıntılı günlere rağmen, “karıştım” diyor. Bir olmanın, ayrı gayrı olmamanın en özgün ifadelerinden birini kullanıyor.
Duyarlı sözler peşi sıra kullanılırken duygusal hava bizi şefkatle sarmalıyor. Şiir dünyasının doğal ritmiyle soluklanıyor, Metin’le Duygu oluveriyorsunuz.
Sonra sen geldin. Saklandığım yatağın altına başını uzattın.
Sana dokunmak tüm kelimeleri yakmak gibi.
Sana dokunmak tüm insanları affetmek gibi.

Öyküsü gereği aşkın olumsuz koşullardaki yaşanabilirliğini sorguluyorsunuz. Hiv virüsü taşıyan birini sevmenin ağırlığını Metin’in omuzlarından indiremesek de “Bu çok zor, bu çok zor aşkım” diye yakarmasıyla beraber acılanıyoruz.
İşinde umduğu başarıya o güne değin kavuşamamış Metin’in kendilerini yazdığı son senaryoyla başarıyı yakalaması elbette boşuna değildir. Sevginin değerine ilişkin senaryosu filmin sonlarında çözüm bekleyen bir başka sorunu alt edebilmesini sağlar: Yeteneğini ve aşkının gücünü Duygu dışında herkese kanıtlamıştır artık. Ama sevdiği kadın ortada yoktur, bu yüzden Duygu’nun yerini öğrenmesiyle ona koşması bir olur. Filmin en hüzünlü konuşmasını tam da burada Duygu yapar. Duygu’nun sözleri hem Metin’in işine hem de Metin’in geleceğine yöneliktir.
“Dışarıda hikâyelerini anlatmanı bekleyen binlerce hayat var.  Hepsi de anlaşılmayı bekliyor, benim gibi. Yaz, aşkım. Hiç durmadan yaz. Birbirlerini anlat onlara. Birbirlerine değerek, dokunarak yaşayabilmenin güzelliklerini anlat. Birbirlerine karışmayı anlat. Yaşam savaşı içinde yaşamayı, yaşatmayı unuttuklarını anlat. Sevişmeyi anlat onlara, en zor anlarda bile hiç ayrılmamacasına tek vücut olabilmeyi anlat. Yalnızca ölmek zor, kolayını anlat. Şimdi aç gözlerini aşkım. Söz veriyorum her şey çok güzel olacak. Ben sana karıştım aşkım. Artık daha güçlüsün. Bir gün şoförün aniden camı açabileceğini anlat.”

7.7.11

Bombacı






Kapı tıslayarak açılıyor, önümdeki teyzenin yetişeceği bir yer yok anlaşılan ama benim var; sabah otogarda olmam gereken saatte orada değildim ve şimdi bakanlığa kırk beş dakikada varmam gerekiyor. Dış yüzeyi incelmiş, grimsi boyası çoğunluk dökülerek kirli sarıları ortaya çıkmış bavul o denli ağır ki teyzeye usta işi çalımlarımdan birini atamıyorum. Yanındaki ufaklığın gözü ise bavulla benim aramda gidip geliyor.
Can sıkıntısı şu günler üzerime öyle yapıştı ki, sanırım bundan Sedat’ın teklifine hayır diyemedim. Dostluk, arkadaşlık bir yana elbette; ama bu bavulun böylesi ağır olacağını nereden bilebilirdim.
Burcu’yla atışmalarımız –yok yok, düpedüz kavgalarımız- bıkıp usandırıyor artık. Her büyük kavgayı tatillerle, eğlencelerle hasıraltı etmek az çok işe yarıyor ama deşilen sorunların tortusunu hep geç fark ediyoruz. İki kez Amasra, birer kez de Balıkesir, Kapadokya ve İstanbul tatilleri bile ilişkimizi ayaklandırmaya yetmedi. Yaralıyız anlaşılan ve çareyi her seferinde dışarıda arıyoruz.
Bu çocuk ne doldurdu bunun içine, aceleden açıp bakamadım da. Ürküyorum artık, bilmediğim yerlere gitmekten, tanımadığım insanlardan, gizemli paketlerden. Bavulu bir elimden ötekine aktarıp yolun karşısına geçiyorum. Güneş en tepede ve sırtımdaki gömlek şimdiden ıslandı.
Sedat evinin kapılarını bize açınca tatili epey ucuza getirdik. İki oda bir salonun salonunu bize ayırınca, ne yalan söyleyeyim, dünyalar benim oldu. Gündüzleri geçmişimin ayak izlerinden Burcu’yu habersizce sürükleyebilecek, geceleri ona sarılıp uyuyabilecektim.
İki, üç ayda bir insan on altı kilo alır mı? Burcu, iyi ki nicedir görüşmüyoruz.
Yoksa Sedat yanlış mı biliyor, bakanlığın yerini cehenneme yakın tarif etmişti; iyi ama işte tabela, Kültür Bakanlığı yazıyor, burası da bakanlık. Bavulun kulpuyla ıslak birlikteliğimi bırakıp girişteki kulübeye yanaşıyorum. Kapı, pencere rüzgâra teslim edilmiş. Artık her yerde güvenlik var.
“O çantayı kaldır oradan.”
“Ben bakanlığı… Yani bakanlığa evrak teslim edecektim.”
“Merkez binaya gideceksin.”
“Hani hali geçince…”
“Hali geç, sonra birine sor. Zaten uzaktan tanırsın, taş bina…”
Sedat’la arkadaşlığımızın ne zamana dayandığı bazen düşündürmüştür beni. Geçen yıl askerden döndüğünde ona da sormuştum da, “Kadim dostum benim,” diyerek sırtımı sıvazlayınca yine yanıtsız kalmıştım. Amacım pohpohlamak değildi hâlbuki.
İlk gün merkezden başlayalım, sonraki günler dalga dalga çevreye yayılalım diye düşündük ve Taksim’e çıktık. Görkemli binalardan, kiliselerden anında etkilenmişti Burcu, sanırım kafasında sonucu belli karşılaştırmalar yapıyordu: İstanbul’un binaları, Ankara’nın binaları… İstanbul’un tarihi, çekici, ince işçilikli binaları; Ankara’nın eskiyecek taş binaları… Elini Güneş’e siper etmiş şaşkın şaşkın bakmaya devam ediyordu, sanki tek başınaydı; ama ben çoktan elimi beline dolamıştım.
Oldum olası sanat eserlerinin gücüne inanmışımdır, en başta da heykellerinkine. Halka yönelik yapılan, yani mesajının açık olması dolayısıyla ilk bakışta herkeste benzer duyguları uyandıran heykellerin etki alanı kuşkusuz çok geniştir. Atatürk’ün at üzerindeki o kararlı ifadesini destekleyen halktan kişilerin de ardında yer alması Kurtuluş Savaşı’nın formülü gibidir. Arkamda kalan eski meclis, ilerideki Sümerbank, yanından geçtiğim Zafer Anıtı Cumhuriyet yönetiminin estetik zevkini yansıtması bakımından olduğu kadar, kendini halka kabul ettirmesinde de rol oynamış olsa gerek. Oysa zaman ilerledikçe ülkenin en göz önünde olan bu semti yeni yapılarla çılgınca sıkışacak, sıkıştıkça daralacak, kirlenecek, kirletilecek, gözden düşecekti.
Ara sokaklara girmeyi öneriyorum. “Çay içilecek güzel bir yer biliyorum, kaçak çayı vardır, sen de seversin.” Açıklama üstüne açıklama, neden durmadan ikna edici konuşuyorum? İstanbul’un yabancısı Burcu, benim aklımdan geçenleri ne bilecek; böyle davranarak kızı kuşkulandırıyorum. Ancak gökyüzüne değen, bazı bazı öpüşen binaların sütunlarına, kemerlerine bakıyor, aralarda sıkışıp kalmış, çirkince eskimiş, çoğu yerleri dökülmüş apartmanların karanlık pencereleriyle ilgilenmiyor, benim gözüm ise oralarda, oralardan uzanacak herhangi bir tanıdık yüzde.
Bu kadar mı hantallaştım? Son bir gayretle yolun karşısına geçiyorum. Arkası dönük simitçinin tezgâhına yanaşıp, gelip geçenlere aldırmadan çarşının merdivenine oturuyorum. Oturmamla bavul önümden kayıp iki üç basamak aşağıya gürültüyle yuvarlanıyor. O sesle simitçi korkuyla yüzünü dönüyor. Gözleri devrilen bavuldan bana kayıyor ve sanki neden hâlâ bavulu yerden kaldırmadığımı anlamaya çalışıyor. Aklından geçenleri dile dökmesini uzattığım sigarayla engelliyorum. Sığınaklı yaşamıma zarar gelmesini istemem.
Çayın tadı, duvarların rengi aynı, tablolar bile değişmemiş, yalnız sandalyeler yerini havalı, etli koltuklara, çaya katık yaptığımız kederli şarkılarsa yerlerini bilgisayar tınılarına bırakmış. Kasadaki adam bile aynı; uzunca kıvırcık saçları hâlâ gözlüklerine dökülüyor, sigara paketi ve naneli şekerleri elinin altında… Fakat bakışlarımız mı karşılaştı?
“Çaylarınız.”
Garson kız çayları masaya bırakırken neden ayakkabılarımı bağlıyorum? Çayımızdan daha tek yudum almadan neden Burcu’ya illa fotoğrafımı çekmesi için baskı yapıyorum ve neden arka fona başkalarını sokmaya uğraşıyorum?
Sedatlara on, on iki yaşlarımdayken gittiğimiz bir günü anımsıyorum. Yemeğe oturmuştuk, yer sofrasına. Çok geçmeden ağırlığımı bir bacağımdan ötekine vermeye başlamış ve giderek bu uyuşukluktan usanmıştım. Sofraya konan kuru fasulyeden pilavıma biraz aktarmış, ağzımla böldüğüm ekmeği fasulyenin suyuna bandırarak yerken, Sedat beni uyarmış ama koyu gözlü bakışlarıyla “görgüsüz” demek istemişti. Ha diliyle “ekmek bandırma” ha içinden “görgüsüz”, ikisi de bir. Şimdi Sedat’ı arayıp bana yıllar önce böyle demiştin ama bak, ben senin yirmi tonluk bavulunu taşıyorum desem…
İlk günün yorucu gündüzü bitip de hava biraz serinleyince Burcu İstanbul’un birçok ara sokağıyla tanışmıştı. Korktuğum gibi olmamış “Nasıl oluyor da tüm bu izbe sokakları avucunun içi gibi biliyorsun?” dememişti. Gerçi bahanemi daha Ankara’dan getirmiştim ve sıradanlığının dışında üstüne laf edilecek türden değildi: “İstanbul’da okudum ya!” Kaldırım taşları, bordürler değişmiş –malum, üzerinden iki yerel bir de genel seçim atlatılmıştı- arabalar kaldırımlara daha bir sokulmuş, hatta kaldırımları bazı bazı altlarına almışlardı. İnsanlarla nesnelerin bu kadar dip dibe, iç içe, üst üste olmasına karşın Sedat’ın evine yaklaştıkça Burcu’ya fazla sokulmuyor, insanlara, hareketli tüm nesnelere, elbette araçlara ve özellikle de seslere odaklanıyordum.
Simitçinin “Bomba mı koydun onun içine?” şakasıyla ürperiyorum. Karşımda dişlerini göstere göstere gülerken, “Ne varsa var artık, söz verdim, hem bomba olmadığını bilmiyor değilim,” diye düşünüyor, sonra yanıtından emin olduğum tek soru kafamda dolanmaya başlıyordu: “Kendinden başka ne biliyorsun ki?” Geçmişin tramvay duraklarında alınan kimi kalıcı kimi üstünkörü ve geçici yaraları, izleri saymazsam geriye sıradan bir ben kalıyor. “Bomba mı koydun onun içine?” Yargılaması ne kadar kolay! Simitçi, tezgâhına sokulanlara istediklerini fazla fazla vermek için güleç bir yüzle dil dökerken ayaklanıyorum. Acaba insanların düşünce biçimleri ne kadar ortaktır, tamamı böyle mi düşünür? Derken aradan kafasını uzatan yapıyı görünce sorumu geri çekiyorum. Nasıl da unutmuşum… Daha birkaç gün önce Anafartalar Çarşısı’na bombalı saldırı, tahta bavul, bomba ve elbette ben… Gizemi çözüp de rahatlamak varken sanki yüküm iyice ağırlaşıyor. Belki bir kırılma anı yaşıyorum, emin değilim. Gömlek sırtıma yapışmış, kollarım gergin, parmaklarım bavulun kulpunda, alnımdan terler akıyor ve mecburen Anafartalar Çarşısı’nın önünden geçmeliyim.
Sedat’la sıkı dostluğumuz biraz rekabet duygusuyla gelişmiş olabilir. Kitaplar okurken, okuyup yazarken, sınavlara hazırlanırken belli belirsiz yarışmaya, ailelerimiz tarafından yarıştırılmaya başlamıştık. Fakat geçti o dönemler, sivilcelerimizle beraber unutuldu gitti. Ben İstanbul’a gittim, o burada kaldı. O İstanbul’a gittiğinde ise ben dönmüştüm. Aramızdaki mesafelere ve yakamızı hiç bırakmayan maddi sıkıntılara karşın kimi zaman burada kimi zaman İstanbul’da görüşmemizi sürdürdük. İstanbul’a her giden orayı benimserken zaman içerisinde burası hep yaban olmaya başladı. İstanbul’a ilk gittiğim zamanlarda Ankara benim kimliğim demekken, ne tuhaf, Ankara’ya yeniden döndüğümden, dönmek zorunda kaldığımdan beri bu kent artık bende hiçbir çağrışım yapmıyor. Uzun süredir etkilenmiyorum bu kentten, sahi neden burası?
Sarılıp uyuyamadım. Hani tek taraflı olarak sarılamaz insan, diğeri istemezse. Tüm tepkisini bir iki kırık tümceye döktü: “Sen nedenini çok iyi biliyorsun.” Açıklama yapmadı, açıklama yapmak zorunda hissetmiyormuş kendini. Koca çekyatı terk edince, rahatsız koltukta gecelemek gözümde büyüdü. Eşyaları çıkınca sekiz adıma beş adım salonda dolaştım durdum, karşı bina manzaralı balkonda birkaç sigara içtim; ezberimdeki bütün sıkıntı giderici çözümleri denedim, yine de uykumu getiremedim. Çözümsüzlük içinde düşündüm durdum, acaba anlamış mıydı? Zannetmiyordum, olamazdı; peki ama bu çıkışını neye yormalıydım? Sonra koca bir günü yeniden tükettim; nerede, ne yapmış, çok mu tedirgin, kuşku uyandırıcı davranmıştım? Emin olamıyordum.
Bavulu ayaklarımın dibine bırakıp büfeye yöneldim. Bir su verin bana, serinletici, bu kuruluktan arındırıcı. Simitçiye dönüp baksam… Şapkasının altındaki delici bakışlarıyla karşılaşmaktan, saçma sapan kuşkular uyandırmaktan çekiniyorum. Büfeci para üstünü uzatırken şişeyi yarılıyorum. Alnımdan terler akıyor, ellerim sızılı. Gözlerimi yakıcı terden kurtarmak için gözlerimi kapatıyorum, nefes nefese şişe yarılanıyor. Büfeci havada asılı kalmış elinin hoyratlığıyla “Para üstü,” diye çıkışınca büfeyi, çarşının yamacına kurulmuş eğreti büfeyi, kömür karası içinde kalmış çarşıya yaslı büfeyi, bomba patlatılmış zavallı çarşının önündeki büfeyi görüyorum. Bozuk paralar büfeciden avucuma, avucumdan asfalt kaldırıma düşerken…
Filmleri, filmlerdeki değişik öyküleri hep sevmişti Sedat, yine de bir gün sinema okumak isteyeceğini hiç düşünmemiştim. Daha yazılı çizili olan edebiyattı, tarihti, coğrafyaydı, bilemedin gazetecilikti benim ona yakıştırdığım bölümler; ama kimsenin onu bu yoldan döndüremeyeceği o kadar belliydi ki yalnızca sustuk. Zaman içerisinde bir sinemacının kök saldığını görmek hoşumuza bile gitmeye başladı; sinema üzerine yapılan tartışmalardan, akımların sektöre olan etkilerinden, dizilerde yakaladığı hatalardan konuşunca zevkle dinler hale geldik. Sinemanın üzerine bol gelmediği kısa zamanda anlaşılmış ve okulun daha ilk döneminde kısa filmler çekmeye başlamıştı. Genç bir yönetmen boy atıyordu yanı başımızda ve filmler üzerine daha bilgili olmak, daha temkinli konuşmak zorundaydık.
Suç ne, suçlu kim? İnsan nasıl suçlu olur, insandan suç olur mu? Polisin sigarasını içmek, sigara içmek kadar bir suç değil mi? Kötü polislerin iri ellerinden şamarları yedikten sonra, ağlamayayım diye bedenini kasmışken ve içine demir bir kütle kaya gibi çöreklenmişken bir sigara içmenin suçu nerede?
Pierre Loti sinirlerimizi biraz yatıştırdı. Gecenin tüm yorgunluğunun yüzüme yansıdığını, belimin eprimiş ve sallantılı bir sandalye bacağı gibi ne yapsam doğrulmak istemediğini benim kadar Burcu da görüyor olmalıydı; üstelik o sakinleştirici rüzgâr birbirimize karşı daha yumuşak davranmamız gerektiğini söylüyordu. Tepeye çıkarken neredeyse hiç konuşmamıştık, Burcu’nun her an “Ankara’ya dönelim,” demesini engellemek için sessiz kalmayı uygun buluyordum. Gerçi hiçbir fırsatı da kaçırmıyordum, örneğin yol boyu mezar taşlarının arasındaki tanıdık simalarla onun ilgisini çekmeye, ağzından bir iki sözcük koparmaya çalışıyordum. “Bak canım Necip Fazıl’ın mezarı da buradaymış,” diyordum, şaşkınca mırıldanıyor ya da garip bir ünlemle tepkisini ortaya koyuyordu. Benimki biraz saçmalamaydı aslında, “Çare bulamayınca ölülerden mi medet umuyorsun?” dese oracıkta bozulup kalırdım. Mezar taşları ne kadar ünlü olsa bile kararmış içimizi ısıtıp aydınlatamazdı. Bir yumağın çözülüp çözülüp yeniden düğümlenmesine benzeyen bir alacakaranlık güneşimizi örtmüştü. Yukarıya varıp çaylarımızı yudumlayınca sis perdesi hafiften aralanmaya başladı. Burcu’ya baktım uzun uzun, ses çıkarmadı, yüzüne bulutların gölgesi düşmüştü. İstanbul’un kadınsı hüznünü acılanmış çiçeklercesine gözlerinde taşıyordu. O an anladım ki, İstanbul’da değil de başka bir yerde olsaydık çoktan geri dönüş biletlerini cebimize tıkmıştık, oysa İstanbul’un her yanından taşan gizler karşı koyamadığımız bir etkiyle bizi durmadan kendine bağlıyordu. Gözlerim Burcu’yla mezar taşlarının arasında oynayan çocukların küçük, yumuk ve göğe açılan beyazlıkları arasında gidip geliyordu. Yorgundum, bir o kadar da umutlu.
Şakaklarım ıslak ıslak kaşınıyor, kulaklarım uğulduyor. Gözlerimi açmaya çalışıyorum, açtım mı emin olamıyorum, eğer görüyorsam kapkara bir duman lekesi görüyorum. İs kokusu duymuyorum, etkili bir limon kolonyası geliyor burnuma. Uğultu azalınca sesler çalınmaya başlıyor kulağıma ve giderek belirginleşiyorlar. “Kendine geliyor,” dediğini işitiyorum birinin. Başımı çevirince önce kokunun kaynağını, kolonya şişesi tutan adamı, sonra arkasına toplaşmış birçok adam daha görüyorum.  
Önceleri gülüyordum, hatta hep güldüm. Dövüldükçe bağırıyor, çağırıyor ama gülüyordum. Dayağın şiddeti artmış, vurmaktan onların da canı acımaya başlamıştı; işte ancak o zaman, gülmeye gücümün kalmadığını ve içte içe tükendiğimi anladım. Gülemiyorsan ağlamaya hakkın yoktur ve iyi polis kötü polis demeden karşılıklı sigara içebilirsin. Fotoğraflar gösterdiler, hepsi bana ait. Yüzümde acınası bir gülücüğün peyda olduğuna eminim, çok iyi anımsıyorum, tek yapabildiğim sigarayı küllüğe basıp “Çok yakışıklı çıkmışım, arkadaşlar da öyle,” demek oldu. Bildikleri şeylerden başladıklarını, bile bile konuşmamı istediklerini anladığımda artık çok geçti.
İnsanları birbirine yaklaştıran, yaklaştırdıkça sıkıştıran bu koca kent, sıkıştırdığı insanlarını bir süre sonra ayrıştırmaya başlıyordu. Epeydir yüzümüz gülmüyordu, rol yapmayı ise çoktan bırakmıştık. Kafalarımız yanıt bekleyen sorularla dolmuştu, hiçbir zaman bilinmeyecek, ucu hep açık; işin aslı bizim bilemeyeceğimiz yanıtı olan sorulardı bunlar. Giderek unutuldu sanısı verilecek sorunların kaynağıydı, yanıtsız sorularımız. Yüzünden anlıyorum, kötümser bakışlarından, kaçamak bakışlarından. Asla giderilemeyecek eksikler üretiyoruz, unutulmayacak anlar. Hiç durmadan aynı kısır döngü. Var olanları hasıraltı etmeye çalışırken İstanbul’da öyle bir baş başa kaldık ki savrulduk; en iyisi çantalarımızı sırtlayıp dönmek.
Sedat zor zamanlarımda beni hiç kendi başıma bırakmadı. Eğer o da diğerleri gibi davransaydı –umursamaz, yok sayan- aklımdaki gizli örümcek çoktan beni ağına düşürmüştü. Öyle ki ilk üç hafta kimse nerede, ne halde olduğumu bilmediğinden, bir kuyuya bakarcasına hep içime yöneldiğimden aklımın örümceği etkinleşmişti. Bir baştan diğerine ustaca ağını örüyor, ağın aralıklarını sıklaştırıyor, onarıp sağlamlaştırıyordu. “O sigarayı içmeseydin ne olacaktı, ne değişecekti?” diye diye uyuşturuyor, rahatlatıyor ve işini görüyordu. Ne kadar kemirdi, beni ne kadar ufaltıp azalttı bildiğim yok; ama henüz çok geç olmamıştı, olsaydı Sedat yetişmezdi. Bir gün parmaklığın arkasından “Mektubun var,” diyen ses, Sedat’ı muştuluyordu.
“Yat aşağı, yat!” Yatmamaya olanak yoktu zaten, üç kişi üzerime çullanmış, hemen o saniye yüzükoyun yere yatırılmıştım. Bağırmakla bağırmamak arasında bocalarken cesaretimi toplayıp yüzümü kaldırmamla acımasız bir dipçiğin enseme inmesi aynı anda gerçekleşti. Amerikan filmlerinde olduğu gibi bayılacağım diye düşündüm ama bayılmadım, aksine dehşetli bir sancıyla baş başa kaldım. Çok geçmedi -sen misin konuşmaya çalışan- küfürler eşliğinde ağzımı yapış yapış bantlarla bağladılar. Dudaklarımı bile kıpırdatamıyordum. Sonra rüzgârdan hızlı aşağıya indirildik, bütün dairelerin kapılarına, korkuluklarına çarpa çarpa… Duramadık bir türlü, azıcık yavaşlayınca yeni bir tekmeyle hız kazanıyor, sekiz dokuz basamağı birden iniyorduk.
Sonunda yolun ikiye ayrılmışlığında göründü bakanlık. Yolun sağında. Bankalara omuzları dayalı, ama hâlâ alımlı, güzel. Koyu gri-kırmızı bir gülümsemesi var tıpkı Ankaralılar gibi ve elbette Ankaralılar gibi somurtkan biraz. Adımlarımı açıp, ağırlığı bir elimden öbürüne aktarıp kapıya doğru sokuluyorum.
“Çok sağ ol dostum, inan sana çok zahmet verdim.”
“Önemli değil Sedatçığım,” diyorum telefona diğer kulağımı vererek.
“Nasıl, kolay buldun mu bari?”
“Kolay sayılır ama uzadı biraz.”
“Sesin yorgun geliyor, kusura bak-”
“Bombacı sandılar beni.”
“Gene mi?” Sedat’ın dost sesi telefonda titremeye başlıyor.
Ankara’ya döner dönmez tüm öykümü anlattım Burcu’ya. Sözümü kesmeden sonuna dek dinledi beni, yalnız bir iki yerde açıklatıcı sorular sordu. Korkuyordum doğrusu, onu o kadar seviyordum ki, benden korkmasından korkuyordum. Öyle olmadı. Anlattıkça değişti, kötüleşti, Ankara’nın karamsarlığına benzedi yüzü. Öykümün bitmesiyle birlikte gözlerini gözlerimden ayırmadan ağlamaya başladı. Tertemiz damlacıkları elmacık kemiklerinden dudaklarına doğru süzülürken göğsü inip kalkıyor, hıçkırıyordu. Dizginlenemez bir taşkına dönüşmüştü Burcu ve sanırım uzun zaman sonra birkaç damla gözyaşı da ben akıttım. Onun bu kadar etkileneceğini beklemediğimi kendi kendime itiraf ederken Burcu’nun kötü giden ilişkimizi sonlandırması için uygun bir bahane yarattığımı düşünüyordum. Başını göğsüme yasladı, biraz soluklandı. Bir süre sonra sesi düzelmişti. Konuşacaktı ama sesinin titremesinden korkuyor gibiydi. Umduğum başıma geliyordu, yüzüm yerdeki mozaiklere kaymıştı. Derken kısık ama açık bir sesle konuştu: “Neden bu kadar bekledin?” Bu soruya bir yanıt gerekmediğini az sonra o da anladı.
Evrakları memura teslim etmiş çıkıyordum ki güvenliğin arkamdan seslenmesiyle irkildim. Kaçamazdım, çok iyi öğrenmiştim ki ya halk anında üniformalının tarafına geçecek ve beni yakalayacaktı ya da arkamdan koşturan asalak bir kurşun yolumu çizecekti. Göze alamadım. Başımı çevirmeden bekledim. Betonu ökçeleriyle döverek yanaştı, az sonra elini omzuma attı. “Baksana hemşerim.” Dönünce kırmızı, sert yüzüyle karşılaştım. Kızgın bakıyordu. Hep konuşsun yeter ki hiç soru sormasın diye susuyordum. Anladı mı bilmiyorum ama suskunluğu yine o bozdu: “Çanta mı ne, bir şeyler unutmuşsun yukarıda.” Hafifledim, sanki “Kalsın,” diyecektim ama üniformanın pazarlık yapmadığını biliyordum. Uslu uslu yukarı çıkıp aldım tahta bavulu, demek ki ben nereye gidersem bunu da yanımda götürecektim. Dışardan biçilmiş rolüme uygun bir görüntü çizsem de en az içimdeki boşluk kadar boştu bavul. Kocaman adımlarla yürümeye, bakanlıktan uzaklaşmaya başlayınca bütün engelleri tükettiğimin bilincindeydim. Yürüdükçe dükkânların fiyakası düşüyor, buna karşın insanların sayısı artıyordu. İnadına kalabalığa doğru sokuldum, insanların arasına karışınca da adımlarımı küçülttüm. Gündüz vakti koyu gölgeli sokaklar bile insan kaynıyordu. Sanırım iki fahişe gördüm ve kumral olanı bana el etti gibi geldi, durmadım. Seyyar satıcıları görünce kimsenin asla aç kalmayacağını yeniden anladım. Sonra bir gereksiz eşya dükkânının önünden geçiyordum ki birden içeri girmiş bulundum. Hepsi döküntü ve birbiriyle ilişkilendirilmesi zor eşyalarla doluydu içerisi. Eski bir radyonun yanında bir çaydanlık, onun yanındaki askıda yetmişlerin modasına göre dikilmiş birkaç parça elbise duruyordu. Dükkândan çıktığımda bavulun aşınmış yerlerindeki renge yakın fötr bir şapkam vardı, ellerim ise boştu. Az sonra yağmur başladı -Ankara’nın kırkikindileri, ah!- ama başımdaki şapkam beni koruyordu. Arınıyor gibiydim hatta az sonra parkın yanından geçerken toprak kokusu da gelmeye başladı. Sanırım gülüyor; gülüyor ve yürüyordum, üstelik şapkam yağmur geçirmiyordu.

20.6.11

Şiir insanları sevmeye yarar




“Evet, gözümüz var
toprağında bu vatanın.
Gözümüz var ama koparıp
Götürmek için değil,
en dibine gömülmek için…”
Hrant Dink




            İstenmeyen anılardan kurtulmak mümkün mü?

Ne zamandır istiyordum, Metin Altıok’un şiirini daha yakından tanımayı. Bir süredir şiirlerini okuyorum, yüksek sesle ve tekrar ederek. Şairliğini de yazmak istiyorum ama içimi dağlayan o ezgili, duyarlı mısralarını “burada acıları şu bakış açısıyla ele almıştır, şurada şöyle bir yöntemi izlemiştir” gibi ‘katı ve sözüm ona tarafsız’ bir gözle yapamayacağım.
Kitaplar karıştırıyorum, yazılar okuyorum fakat ne yapsam, hangi kaynağı okusam olmuyor, aklım Sivas’a kayıyor; televizyon ekranlarından izlediğimiz alevler içindeki Madımak gözlerimin önünden gitmiyor. Ateşler içinde Madımak. Kapkara bir duman göğü sarmış ve ortada nerden bittikleri apaçık belli olan bir yığın şalvarlı, sarıklı… Seyrettiğim belgeseller düşüyor aklımın bir kenarından gözlerime, iki temmuz mitingleri canlanıyor içimde. Ama yetmiyor, bir yan hep acılı, hep kırık kalıyor.
            Kaynak araştırması yaparken eski gazete kesiklerini yeniden okudum, dergileri tekrar gözden geçirdim. Hatta yetmedi ‘yanma, yakılma’ hakkında daha fazla bilgi edinebilmek için ansiklopedilere de göz attım. Derken dergilerin birinde bir yazı gördüm: “İstenmeyen anılardan kurtulmak mümkün mü?” “Ya mümkünse” diyerek okumaya başladım:

Harvard Tıp Fakültesi ruhbilim uzmanlarından Roger Pitman, beynin duygusal açıdan derin etkiler yaratan ve insanı zedeleyen anıları, doğal olaylardan farklı bir biçimde ele aldığını, bunların beyne kazınarak daha uzun süre anımsandıklarını belirtiyor. Evrimsel açıdan bakıldığında, duygu yüklü olaylara özel önem verilmesi, yeniden benzer bir olay yaşandığında ona daha sağlıklı bir tepki vermemize olanak tanıyor.
Ne var ki kimi zaman insanlar bunun karşılığında bir bedel ödemek zorunda kalıyorlar. Bu türlü duygusal bir olayla yüz yüze gelenlerin yaklaşık üçte birinde travma sonrası stres bozukluğuna –TSSB- tanık olunuyor.
(…)
TSSB belirtileri taşıyan insanlar sürekli olarak geri dönüşlerle aynı korkuları yeniden yaşadıklarından sağlıklı bir yaşam sürdüremiyorlar. Bu rahatsızlığa çözüm getirmek amacıyla uygulanan yöntemlerin tümü kimi sakıncaları da beraberinde getiriyor. Geleneksel tedavilerde hastaların yarıdan çoğunda birtakım olumlu gelişmeler olmakla birlikte, çok azı tümden iyileşiyor ve çoğunda yöntemlerin hiçbir işe yaramıyor.
(…)
İşte Pitman bir süredir anıların oluşum sürecine doğrudan müdahale etmek suretiyle bu rahatsızlığa çözüm getirmeye çalışıyor. Beta- önleyici propranolol denilen ilacın korku önleyici etkisinin ortaya çıkması anıların engellenmesi, hatta silinmesi olasılığını gündeme getirdi. Ayrıca başka bir çalışmada septik şok hastalarına verilen hidrokortizonun da hastalarda TSSB’nin olasılığını azalttığı gözlendi. Üstelik beta-önleyiciler yalnızca TSSB’nun önüne geçmekle kalmayıp, hastalığın ortaya çıkmasından sonra bile soruna çözüm getirebiliyor. (1)
            Ama bu mümkünlük yazının sonunda uçuverdi ve yine Madımak’ın belleğimden çıkmayan görüntüleri gözlerimin önüne oturuverdi:
Ne var ki propranolol, duygu yüklü anıları duygudan yoksun, sıradan anılara dönüştürebiliyor. Bu da ciddi bir tehlike oluşturabiliyor. Kaliforniya’daki Bilişsel Özgürlük ve Etik Merkezi uzmanlarından Richard Glen Boire, insanların kendi anılarını denetleme hakkına sahip olmaları gerektiğine inandığı için anılarla oynanması fikrine sıcak bakmıyor. Bunlardan biri de Nobel ödüllü bilim adamı Eric Kendel: “Geçmişi yeniden yazmaya kesinlikle karşıyım. Bir insanın yaşadığı karabasanlar onun daha iyi bir birey olmasına katkıda bulunur. Bu tür ilaçların bizleri daha kötü yapacağına inanıyorum. (2)

            Böyle bir olaydan sonra bile istenilen duyarlık bütün topluma yayılamamışken ben belleğimden Sivas’ı silsem ne işe yarayacak? Onun yerine istenmeyen zulümlerden kurtulabilsek…

            Gözlerin çapaklarla kapalıysa, kulaklarınla göreceksin demektir, burnunla duyacaksın. Eğit kendini, alıştır yeni koşullara. Her şey ses bundan sonra, yalnızca ses. Her yer karanlık aynı zamanda, isli ve ılık bir karanlık: ansızın parlamaya gürültüyle patlamaya, sonra da cayır cayır yanmaya hazır. Duyduğun acılar, sızılar, yaşadığının belirtisi; katlanmalısın. (3)

            Karanlığın Zebanileri’nde; palalar, pompalı tüfekler, geniş ağızlı kasap bıçakları, uzun ve dar dönerci bıçakları, şişler, mızraklar, kasaturalar, mızraklı ilmihaller, dinamit lokumları, benzin tenekeleri, zift bidonları, kaldırım taşları ve mancınıklar vardı.
            Kuğularda; kalemler, dolmakalemler, divit uçları, resimler, notalar, renkler, sazlar, ağız mızıkaları, resim fırçaları, dizeler, şiir kitapları, öyküler, romanlar, sevgi sözcükleri, tümceler, yazılar, düşler, izlenimler, anılar, tarihe bırakılacak notlar, yaratıcılık düşünceleri bulunuyordu. (4)

            Bir yanda Karanlığın Zebanileri öteki yanda kuğular. Hep mi böyle olur? Hiç beklemediğimiz anlarda mı yitiririz en değerlilerimizi? Sivas’ta yakılan o aydınlarımızın değerini yaşarken bilemedik ama yitirdikten sonra bilebildik mi? Onların boşluğunu ne derece doldurabildik? Dahası bu boşluğu doldurmak olası mı?

            Şair Metin, merdiven basamaklarından birine oturmuş, elindeki ince değnekle bekliyordu barbarları. Karikatürist Asaf’ın ağız mızıkası karanlığın içinde ışımaktaydı. Telefon başında telaşlı insanlar görülüyordu. Ankara’ya ulaşmaya çalışıyorlardı. Yaşama sevincinin üzerine benzin tenekeleriyle, çıralarla, kibritlerle, dinamitlerle, ateşli silahlarla yürüyen zebanilerin yakımı, yıkımı ağırdı, daha da ağırlaşacağı anlaşılmaktaydı. Eskiden de yaşanmıştı. Zebani her defasında sürülerle saldırmıştı, işte yine öyle yapmaktaydı. Kapıya doğru korkuyla bakan Tanrıça duruşlu bir genç kız ağlamaktaydı. Dudakları kıpır kıpır oynarken, karabatakların saldırısını durdurup sürüyü dağıtması için sessizce yakarmaktaydı. (5)

            Olmadı, başaramadık. Onları yaşatamadık, yitirdikten sonra da değerlerini bilemedik. Birileri bizim belleğimizle oynadı sanki, durmadan unutuyoruz. Bir topaç gibi artık reflekslerimiz. Anlık tepkilerimiz sel sularıyla dağılırken pis dereler paçalarımızdan hiç gitmiyor.

            Sonunda televizyonlar yangına ve kurbanlara ilişkin haberleri kesti. Spor karşılaşmaları, diziler, gece filmleri, televoleler yeniden izletilmeye başladı. Ülkenin herhangi bir yerinde hiçbir kötülük yaşanmamıştı ve beyazlara bürünmüş yanık kuğuların sessizliği birdenbire her yana egemen olmuştu… (6)

Acısı ve hüznüyle şair Metin Altok’un şiiri

            Kemal Bek, Metin Altıok’un şairliği hakkında şöyle bir sonuca varmış:

1.      Metin Altıok, ayrıksı şiirleri dışında, “acı”nın ve “hüzün”ün şairidir.
2.      Metin Altıok, şiir yaşamı boyunca, biçimsel denemelere yönelerek, sürekli kendisine en uygun “ses”i arayan şairdir.
3.      Metin Altıok, duyarlığını okura yansıtma ustalığına ermiş bir şairdir.
4.      Metin Altıok, “acıdan başka paylaşacak” şeyi olan bir şairdir: şiiri…” (7)

Şairlik etmeye lise yıllarında başlayan Metin Altıok (1941-1993) ilk kitabı “Gezgin” (1976) ile adını duyurur. Bu kitaptaki oturmuşluk, neyi ne şekilde söyleyeceğini bilir hali belli bir yetkinliğe eriştiğini belgeler aynı zamanda.

Kitabın temel izleği, “gitmek”tir; giden de, “gezgin”. Örneğin, “Yol” başlıklı şiirinin ilk kıtasında,
Benim için bir rüzgâr
-Artık buradan gitmeli-
Geçirmiş üzgün ipliğini
Acının iğnesinden,
İşlemiş göğsüne
İsminin baş harflerini.
Benim için bir rüzgâr
-Artık buradan gitmeli-
derken, hemen bütün şiirinin de izleği olacak olan (“Geçirmiş üzgün ipliğini / Acının iğnesinden”) ipucunu da veriyor. (8)

Peki şair hangi zamanın “acı” ve hüzün”ünün şiirini yazmaktadır? Bu sorunun cevabını yine şairden almaktayız: “Her ne kadar şair duygu ve düşüncelerini genel ve evrensel bir konumda dışa vuruyorsa da, bu onun bugünden kopuk olduğunu göstermez. Tersine şairin şiirsel duyarlığını besleyen kaynak güncelden doğar. Şair içinde yaşadığı dönemi iyi okuyan ve değerlendiren kişidir. Çünkü şair duyarlı bir insan olarak yaşadığı dönemin çalkantılarından daha çok etkilenir. İşte onun bu yeteneği trajik mutsuzluğunun temelinde yer alır. Şairin mutsuzluğu insanın yüceliğine olan inancıyla, dönemindeki insan erozyonu arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Çünkü şair ne insana olan sevgisinden ve inancından vazgeçebilir ne de somut durumun kötülüğünü görmezden gelebilir. İçinde yaşadığı insan kirlenmesinin yine insanla aşılacağını ve çarenin insanın iç değerlerinde olduğunu bilir. Ama o canı tez biridir. Kaybolan zamandan sorumlu olduğu duygusuna kapılır. Tarihsel akışın yalpalamaları onda derin yaralar açar ve şair ancak bu yaraları kanatarak bir ölçüde teselli bulur. Denilebilir ki mutlu şair yoktur. Çünkü o çağdaş bir Mesih gibi olanın bitenin kefaretini ödemek isteğiyle herkes adına acı çeker. Şairin çektiği acılar elbette şu ya da bu şekilde şiirine yansıyacaktır.” (9)

            Şairin Gezgin kitabında yer alan “Sis” şiirini okurken ürpermemek neredeyse olanaksız. Şair, varlığından bilgi sahibi olduğu ancak tam olarak tanımlayamadığı aşkı anlatırken sanki gelecekten kesitler de sunar:

Özenle boyadım ipliğini sevginin,
Gidip de bulamamanın incinmiş rengine.
Sisi gümüş bir rüzgârla tepelerden eğirdim,
Dokudum yalnızlığın bu serin kumaşını,
Sesime ayrılıklardan bir gömlek diktim.
Ölümü tastamam ezberledim de geldim,
Dilimde bu buruk türkü tadıyla
Bilmem ki buradan nereye giderim.

Sonunda kendime bir top yangın edindim,
Soluğumla besledim dudağımın ucunda.
Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda,
Örterek yavaş yavaş bıraktığım izleri
Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.
Koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla,
Adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya.(10)

Şiirdeki bu önsezi okurun tüylerini kaldırmaya yeter. Ama onun şair duyarlığı düşünülürse elbette şiirde anlatılanın bizim beynimizin ürettiği biçimde olamayacağı daha akla yakındır. Öyle ki bir yazısında şunları söyler: “Şiir insanların duygu dünyaları arasında bağ kurarak bu öznel dünyaların ortak bir duygu acununda birleşmesine yarar. Şiir insanın sınırlı yaşam boyutlarını aşarak yücelmesine ve enginleşmesine yarar. Şiir insanın hayatla olan tarihsel savaşımının ürünü olan duygu birikimine sahip çıkmasına yarar. Şiir insan soyunun evrensel tınısı olarak kişinin her türlü yabancılaşmadan kurtulmasına yarar. Şiir insanda atavik bir kalıntı olan kötülüklerden arınmaya yarar ve son olarak şunu da söyleyeyim ki, şiir insanları sevmeye yarar.”(11)

            Şairin ikinci kitabı “Yerleşik Yabancı” 1978’de yayımlanır.
Kitabın adı, “dramatik bir karşıtlık” içeriyor; “yerleşik olmak tanış olmayı, yabancı olmamayı” ya da “yabancı olmak, yerleşik olmayı” gerektirir; o zaman, daha adından, bu kitabın da ana izlek olarak “dramatik bir tedirginliği” işleyeceği anlaşılıyor…  (12)

            “Kendinin Avcısı” 1979’da, “Küçük Tragedyalar” ise 1982’de yayımlanır. Tragedya yapısındaki bu kitabın ilk şiiri “Öndeyiş” şöyledir:

Bedenim üşür, yüreğim sızlar.
Ah kavaklar, kavaklar!

Beni hoyrat bir makasla
Eski bir fotoğraftan oydular.

Orda kaldı yanağımın bir yarısı,
Kendini boşlukla tamamlar.

Omuzumda bir kesik el,
Ki hâlâ durmadan kanar.

Ah kavaklar, kavaklar!
Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.(13)

            “Kendi(si)ni boşlukta tamamlayan” şairin kendisidir aslında ve “Küçük Tragedyalar” kitabının içeriği de, yine şairin kendi kendisiyle konuşmalarıdır. Kitaptaki, umutla soran “kişi” de, umutsuz yanıtlar veren “bilici” de, şairdir. Tüm kitap, daha önceki kitaplarında olduğu gibi, “acı” ve “hüzün” temelinden kaynaklanan bir hava taşır.(14)

            “İpek ve Kılabtan” 1987’de basılır.
            En güzel, en dokunaklı şiirlerinin yer aldığı kitaplarından biriydi İpek ve Kılaptan. Gerçekten şiirinin ipeğini eğiriyordu artık Metin. Şairliğinin olgun  çağında yol alıyordu. Şiir üzerine düşünen, yazan; şiirlerindeki insani kazanımlarını topluma aktarmayı önemseyen bilinçli bir duruşu örnekliyordu. (15)

“Gerçeğin Öteyakası” 1990’da çıkar. Yine 1990’da çıkan “Dörtlükler ve Desenler” de Altıok kendi  desenlerini de kitabına katar.
            12 numaralı dörtlük şöyledir:

Hapishaneler insan dolu kum gibi.
Dışarda bir buruk özgürlük zakkum gibi.
İçerde de dışarda da zor iş yaşamak
Hem varım hem yokum gibi. (16)

Dörtlükler arasında konu bakımlarından organik bir birlik olmamakla birlikte, bunları birbirlerine yine imge düzeni ve “hüzün”le, artık şiirlerinde ara sıra da görülen “alaysılama” bağlamaktadır. Alaysılama, öyle olmaması gerektiği halde, garip bir biçimde “hüznü” yaratır. (17)

            Şair, okurunun karşısına 1991’de “Süveydâ” ile 1992’de ise “Alaturka Şiirler”le çıkar. Şairin son kitabı1993’te çıkan “Hesap İşi Şiirler”dir. Son kitabındaki 1 numaralı sone şöyledir:

Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman;
Aşındırarak bütün güzel duyguları.
Bir yarım umuttur elimizde kalan,
Göğüslemek için karanlık yarınları.
Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı,
Damağımda kösnüyle gezinirken;
Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı,
Dışarda rüzgâr acıyla inilderken.
Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri,
Seninle bir döşekte sevişirken bile.
Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri,
Çarşılarda pazarlarda, ellerinde file.
                        Bu kekre dünyada yazık ki geçit yok aşka;
                        Bir şey yok paylaşacak acıdan başka. (18)

Son yıllarında yayımladığı kitaplarına baktığımızda üretkenliğinin doruğunda olduğunu da görürüz. “Üretkenlik” ve “yazma” hakkında şunları söyler: “Ne var ki olanı biteni düzeltecek sihirli değneği yoktur şairin. Onun yapabileceği tek şey ancak yazmaktır. Çünkü o ancak yazarak insanı sarsalayacağını, böylece insana kendi değerlerini ve yüceliğini anımsatacağını bilir. Bunun için yazmak eylemi şairin vazgeçemeyeceği bir boyun borcudur. Şiirin insanın kendi özüne dönmesinde etkili olduğu göz önünde tutulursa, yazma eylemi daha da önem kazanır. Çünkü insanın duyarlığı ile düşünce yapısı arasında sıkı bir bağ vardır. İşte bu bağ nedeniyledir ki, şiir dolaylı olarak insana bir dünya görüşü ve bu görüşe ilişkin bir eylem biçimi önermeye elverişlidir. Önemli olan bu olanağın yok edilmemesidir.” (19)

Ama neden her seferinde “acı”yı “hüzün”ü kullanır şair? Başka çıkar yolu yok mudur şiirinin ya da başka türlü dile getiremez mi şiirini? Bu soruya tutarlı bir cevap almadan onun şiirini ne kadar anlayabiliriz?
“Neden bu kadar çok acı var şiirlerinde?” diye soruyorlar bana. Bu sorudan da anlaşılacağı gibi fazla ve gereksiz buluyorlar şiirlerimdeki acıyı. Bense acının yurdumuzda var olan somutlaşmış acıyla tam olarak örtüşmediğine inanıyorum. Çünkü bırakın insan olmayı, şair olarak bile yetişemiyorum bütün acılara. Eğer yetişseydim belki de yaşayamazdım. Dostoyevski “Acı, insanı olgunlaştırır” diyor. Üstat dalından düşmeyi de düşündü mü acaba bunu söylerken! Yani ne kadar acı, ne kadar olgunluk? Galiba bir dozaj söz konusu burada. İşte bunun için bendeki, herkesin fazla bulduğu acı aslında küçültülmüş bir acıdır. İyi ki böyledir. Kaldırabileceğim kadardır yani. Zaman zaman bunun böyle olmasında bir savunma işlerliğinin rol oynadığını sezmişimdir kendimde. Eh, her şeye karşın yaşamak bir ödev olduğuna göre doğal karşılanmalıdır bu da.
(…) Acı, duyarlı insan için çağdaş bir gereklilik olarak çıkmaktadır karşımıza. Sorumlu ve duyarlı insan, içinde yaşadığı olumsuzlukları bir başına ortadan kaldırmak elinden gelmediğine göre, olup biten karşısında hiç olmazsa acı duymak zorundadır. Bu onun payına düşen bir kefaret ödemedir.Yeterli değildir ama gereklidir. Hem bunca olumsuzluk içinde iyimser ve umutlu olarak da aslında temelsiz ve metafizik bir konudur. Dahası bir çeşit kirliliktir. Ne yazık ki acının namus olduğu günlere gelinmiştir.
(…) Aslolan, acıyı bir sıçrama tahtasına; bir eylem zembereğine dönüştürebilmektir. Yani kişi kendisine acı veren olumsuzluklara başkaldırabilmelidir. İçinde duyduğu acı ancak böyle anlamlanır ve bir değer kazanır. İşte bu noktada örgütlü ve bilinçli bir mücadele sorunu çıkmaktadır ortaya. (20)

            Günün dünyasında duyarlığını yitirmekten kaçınan Altıok, şiirin ve sanatın para etmediğini bilse de aydın tavrını korumayı bilir.
            …siyasi iktidarların gittikçe ağırlaşan yaşam standartlarına karşın takındıkları umursamaz tavırdır. Bu tavır karşısında insanlar, tek çıkar yol olarak yaşamlarındaki bazı bölmeleri kapatmak zorunda kalmışlardır. Kapatılan bu bölmeler sadece ekonomik kısıtlamalarla kalmamış, kültürel küçülme de insan için kaçınılmaz olmuştur. Bugün dünyanın en az kâğıt tüketen ülkelerinden biri olmamız, yurdumuzdaki kültürel küçülmenin en belirgin kanıtıdır. Kültürel küçülmenin bir başka nedeni de, kültüre karşı takınılan düşmanca tavırdır. Düşüncenin suç sayıldığı bir ülkede, kültürel etkinliğin gelişmesi düşünülemez. Böyle bir ortamda kültürsüzler, doğal olarak kültürsüzlüklerine şükredeceklerdir.
            (…) Şiir bugün rahatsız edici bir konuma getirilmiştir. Yaşamı sığlaştırmak zorunda kalan insanın karşısına neredeyse bir hasım gibi konulmuştur. Artık şiir çıldırtıcı sesler çıkaran sirenler gibi insanları enginlere çağırıp boğmaya çalışan yarı insan yarı balık bir yaratık olmuştur. Mitologyada dendiği gibi bu yaratığa kim yaklaşırsa ve onu kim dinlerse yok olup gidecektir. Bütün bu koşullar içerisinde insanlarımızdan mutsuzluklarının, acılarının derinleşmesi pahasına şiiri sevmelerini, şiir okumalarını nasıl isteyebiliriz! Özgürlük ve refahın olmadığı, yarın endişesinin kol gezdiği bir ülkede şiir kendi yalnızlığında, kendi sesiyle avunacaktır elbet.
            Ey şiir okumayan, şiire kulak tıkayan okur, haklı olan sensin. Sana saygıyla karışık bir öfke duymaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Ama şunu iyi bil ki, şiirle zıtlaşman yarar sağlamayacak sana. Çünkü şiirin yalnızlığı senin de yalnızlığındır ve bu yalnızlık şiirin değil senin sonun olacaktır. İnanıyorum ki sen günün birinde Anka gibi kendi külünden yeniden doğacaksın. İşte o gün gelene kadar benim sana diyeceğim; ateşin bol, tükenişin çabuk olsun. (21)
           
            şiir insanları sevmeye yarar

Bir yanı kırık bugün okurun “acı”yla ve “hüzün”le ama öteki yanı  “dördüncü maymun” olmamanın avuntusunda.
Ankara’daki değişik zamanlarda buluşmalarımızın, karşılaşmalarımızın görüntüleri gözümün önünden gitmiyor o gün bugündür. Duruşu, bakışı, sesi, davranışları… Sonra, otel merdivenlerindeki hali… Şiirleri dökülüyor belleğimden. Gerçek ipeği ayırt edebilen şairlerden birisi.
Heybesinde yılan işaretleri
baldıran zehri yüzüğünün içinde
ve yanda kav taşıyan ben
tekinsizim size göre
ibret için yakılması gereken
demişti bir şiirinde. Yalnızca bu şiir nedeniyle bile yakabilirlerdi onu. Yakıldı ama sönmedi asla; hâlâ yapıtıyla aydınlanıyor dünya. Yakıldıkça sivrilmişti aydın bilinci. Bir daha hiçbir insan, hiçbir zaman, hiçbir canlıyı yakamasın diye. “Ilımlısı” değil, ılımsızı ve vicdansızı bile yakamasın diye insanı. Şiirlerini Anadolu halkına okumak için gittiği yerde benzinle tutuşturuldu gövdesi, dumanla dolduruldu ciğerleri ama kararmadı beyin ışığı; pırıltılı bir yıldız olduğu bozkır göğünde. Hâlâ yanıyor elindeki mum. Yetiştirdiği karanfiller kanıyor. Ölüm kadar uzakta, bilinç kadar yakında, varlığımızın mayasında. Öldüğü hiç inandırıcı gelmiyor: Varlığı, söze ve görüntüye dönüşüyor, ışığa, çiçeğe, belleğimizde. Başını ellerin arasına almış, bir karanlıkta ışıyıp dururken Jan Dark’ı, Bruno’yu düşünüyor. Bir yandan da şiirleri ışıldıyor başının üzerinde:
            Birini bulurum mutlaka,
            Yangınımı körükleyen birini.
            Biri mutlaka vardır.
            Zonguldak’ta, Sivas’ta… (22)

Akıp giden yıllar, iyi bir şairi unutturmaz, aksine şiirini daha da besler. Onun güçlü sesinin dünden, bugünden, gelecekten alacakları elbette olacaktır.
Şair Metin Altıok, yarım bıraksa da acının ipliğinden ördüğü şiir dilini okuru yetişiyor, sevenleri, sırdaşları, dostları, arkadaşları. Tamlanıyor herkesin belleğinde kendine göre yarım kalan şiir atlasının dizeleri. Bu kırık ve kırgın tamlanma duruyorken baş köşesinde acının ve hüznün, bizlere de bir teselli kalıyor: aynı koridorları adımlamak, aynı afişlerin gölgesinde çay içmek, aynı dersliklere girmek, aynı bahçenin ağaçları altında oturmak, şiirden ve insanlıktan bahsetmek.
Bazıları bilmese de biz iyi biliyoruz: “Şiir insanları sevmeye yarar.”



KAYNAKÇA:

(1) “İstenmeyen Anılardan Kurtulmak Mümkün!”, Özetleyen: Reyhan Oksay, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 26 Mayıs 2006, sf: 12
(2) Agy, s. 12
(3) Burhan Günel, Ateş ve Kuğu, Alkım Yayınları, Mayıs 2004, sf: 64
(4) Burhan Günel, Ateş ve Kuğu, Alkım Yayınları, Mayıs 2004, sf: 50
(5) Burhan Günel, Ateş ve Kuğu, Alkım Yayınları, Mayıs 2004, sf: 51
(6) Burhan Günel, Ateş ve Kuğu, Alkım Yayınları, Mayıs 2004, sf: 58
(7) Kemal Bek, “Metin Altıok Şiirlerinde Konu Ve Biçim Özellikleri”, Şiirden Eleştiriye, Bordo Siyah Yayınları, Nisan 2004, sf: 178
(8) Kemal Bek, “Metin Altıok Şiirlerinde Konu Ve Biçim Özellikleri”, Şiirden Eleştiriye, Bordo Siyah Yayınları, Nisan 2004, sf: 160-161
(9) Metin Altıok, “Şair ve Güncel Yaşam”, Şiirin İlk Atlası, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2004, sf: 67
(10) Metin Altıok, Bir Acıya Kiracı, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2006, sf: 41
(11) Metin Altıok, “Şiirin İşlevi”, Şiirin İlk Atlası, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2004, sf: 40
(12) Kemal Bek, “Metin Altıok Şiirlerinde Konu Ve Biçim Özellikleri”, Şiirden Eleştiriye, Bordo Siyah Yayınları, Nisan 2004, sf: 163
(13) Metin Altıok, Bir Acıya Kiracı, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2006, sf: 133
(14) Kemal Bek, “Metin Altıok Şiirlerinde Konu Ve Biçim Özellikleri”, Şiirden Eleştiriye, Bordo Siyah Yayınları, Nisan 2004, sf: 171
(15) Burhan Günel, Ateş ve Kuğu, Alkım Yayınları, Mayıs 2004, sf: 213-214
(16) Metin Altıok, Bir Acıya Kiracı, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2006, sf: 249
(17) Kemal Bek, “Metin Altıok Şiirlerinde Konu Ve Biçim Özellikleri”, Şiirden Eleştiriye, Bordo Siyah Yayınları, Nisan 2004, sf: 174
(18) Metin Altıok, Bir Acıya Kiracı, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2006, sf: 401
(19) Metin Altıok, “Şair ve Güncel Yaşam”, Şiirin İlk Atlası, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2004, sf: 68
(20) Metin Altok, “Acı ve Eylem”, Şiirin İlk Atlası, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2004, sf: 103-105
(21) Metin Altıok, “Şiir ve Okur”, Şiirin İlk Atlası, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2004, sf: 51-52
(22) Burhan Günel, Ateş ve Kuğu, Alkım Yayınları, Mayıs 2004, sf: 214-215

                                                                       TOPLAM DERGİSİ, İLE DERGİSİ, KORİDOR DERGİSİ