2.5.13

Bekir Yıldız'ın eserlerinde namus sorunu







Toplumların herhangi bir bölgesinin bile diğer bölgelerinden farklı ahlak kuralları vardır ve bu kurallara, insanlar genellikle içlerinden gelerek bağlanırlar. Namus da insanların uzlaşılarının yansımalarından yalnızca biridir ve biz nasıl öğrenmiş olursak olalım, salt cinselliğin yasak biçimlerde yaşanması demek değildir.
Bekir Yıldız’ın kadın-erkek ilişkilerini çeşitli boyutlarıyla işlediği eserlerinde, sözün cinselliğe gelip dayandığı çok olur. Böyle durumlarda zamana, yere, insanlara ve toplumsal gerçeklere bağlı anlayışlar kendini duyumsatır ve işin rengini anında değiştirecek güce erişiverirler. İster aile ya da evlilik kurumlarında, isterse yasalara bağlanmamış ilişkilerin herhangi bir boyutunda kadının karşısına kocası, sevgilisi, babası, ağabeyi, anası… birtakım genel değerlerden bahsederler. Bu değerlerden önemli biri ise yasak cinsellikle doldurulmuş namus kavramıdır.
            Bekir Yıldız’ın ‘namus’ sorununa bakışında çerçeveyi yalnızca yasak ilişki oluşturmaz. Yazar, toplumcu gerçekçiliğinin de etkisiyle sorunu tek boyutlu işlemez, sorunu oluşturan toplumsal yansımaları da çeşitli boyutlarıyla ele alır. ‘Namus’ ne zaman, neden ve nasıl ortaya çıkar, neden sorun oluşturur  ve hangi yöntemlerle nasıl çözümlenir? Yazar tüm bu soruların üzerinde titizlikle durur ve eserin sonunda okuruyla uzlaşıya varır. Bekir Yıldız’ın gücü biraz da burada saklıdır aslında. Görürüz ki gerek namus, gerek genel anlamda kadın sorunu, asla sosyo-ekonomik nedenlerden bağımsız değildir. Çözüm diye sunulan ilkel yöntemler ve cezalarsa sorunu çözmek şöyle dursun, aksine sorunu daha da derinleştirir.
Yazarın ilk eseri olan Türkler Almanya’da (1966) romanında, trende Ayşe hanımla Sevim hanımın konuşmaları yeni dünyaya ve yaşama biçimine ne ölçüde uyum sağlayacaklarını gösterir. İki kadının trendeki bir erkek üzerinden başladıkları konuşma, namusu ne şekilde algıladıklarını ve Almanya’da nasıl algılayacaklarını göstermesi bakımından önemlidir.
Ayşe hanım kızgın:
- O maksatla söylemedim. İyiden kötüden bana ne? Benim yolum değişmez artık, mahalleme namuslu dönmeliyim. Kocam namusuna çok düşkün bir insandır.
- Beni kocam fâlan yok. Ben hayatın tadını çıkarmağa bakarım.
- Kardeşim, senin fikirlerin çok acayip doğrusu. Bizde bu işlerin tadına bakılmaz. Adını kötüye çıkarıverirler insanın…
- Ben artık, Avrupalı bir kadın gibi yaşıyacağım. Orada her kadının evlenmeden evvel, beş-on tane sevgilisi olurmuş. Üstelik, kimse, kimseye kötü gözle bakmazmış…
- Kardeş, sen Almanya’ya acayip fikirlerle gideceğine, orada çeyizini düzmeye, istikbalini kurtarmaya bak. Avrupa usullerinden bize ne. Bizim için orası nasıl olsa geçici olacak.
- Bir daha geriye dönmek mi!... Allah göstermesin. Ben gönlümce yaşayacağım artık. Dedikodu, fesatlık, saman altından su yürütmek sıkıyor beni. Zaten Almanya’nın yolunu tutarken akla-karayı seçtim. Annem, babam para hatırı için beni,dazlak kafalı bir mahalle bakkalıyla evlendiriyorlardı az daha… Almanya’daki eski bir flörtümün yardımıyla, evraklarım çabuk geldi. Bavulumu kaptığım gibi evden kaçtım…[1]
Ayşe hanım Almanya’ya çalışmaya giden sıradan bir kadın işçi tipi, Sevim ise Tanzimat döneminden beri işlemekten usanmadığımız Avrupalılaşmayı yanlış algılayan kadın tipidir. Bir çeşit “Felâtun Bey İle Râkım Efendi” zıtlıkları içeren romanda algıların odağında sürekli ‘namus’ ya da ‘cinsel özgürlük’ olması, yazarın ilk kitabına özgü ahlakçı tutumuyla ilgili.
Türkler Almanya’da romanı, iki kültürü daha çok kadın-erkek ilişkileri temelinde karşılaştırır. Fakat büyük bölümü Almanya’ya çalışmaya giden eğitimsiz Türk işçilerince yapılan bu karşılaştırmalar okura ne derece fikir verebilir? Batı’yı Doğu’nun ahlak değerleriyle, namus kalıbıyla yargılamak çokça başvurulmuş bir yöntem olsa bile yansızlığa aykırı bir tutumdur. Gerçi edebiyat eseri, konuya felsefi açıdan yaklaşıp kavram sorgulaması yapmak zorunda değildir, ama sözü konusu yargıların çok olması okuyucuyu yönlendirmez mi?
Romanda sıkça rastlanan karşılaştırmaların yönlendiriciliği, Osman Babanın söz arasında “Bizim zamanımızda, bir kadın evlendiği zaman, donunu bile indirmeğe utanırdı.”[2] demesi gibi benzer örneklerde gizlenir ve iki toplumun ahlak değerlerinin karşılaştırmasını değil, kendi toplumumuzun değer yargılarının zamana göre değişimini vurgular. Fakat yönlendiriciliği olan örnekler daha yoğundur. Örneğin Doğulu Türk toplumu temsilcisi Yüce’nin Batılı Alman toplumunun temsilcileri Erika’ya “Bana göre, bir kadın dudağını, benden evvel öpmüşlerse, benden sonra da öpebilirler”[3] ya da Hening’e “Sizde nasıl, el değmedik kadın azsa, bizde de hile yapmıyan müteahhit azdır”[4] demesi namus kavramına verilen önemi vurgular.
Yazarın ahlaki değerler ve yargılarımıza yoğunlaşması asıl ikinci kitabıyla başlar. Bunlardan ‘durağanlaşmış namus’un sorun oluşturmasını Reşo Ağa öyküsünde görürüz. Hesaba vurulmayacak kadar soylu ve iktidar sahibi Reşo Ağanın kızı devecisi tarafından kaçırılır. Üstüne üstlük kızının namus zayıflığı, birdenbire anasına da geçer.
- Bu düşman işi, dedi. El kadar kız… Benim devecim, zürriyetimin bokuna bile el uzatamaz. Ulan avrat, savuş karşımdan… Kızın kahpeliğine sen de bulaştın gayrı… Südün mundarmış… [5]
Ağanın soyunu, onurunu ve iktidarını lekeleyen bu namussuzluk onu insan içine çıkamaz duruma getirir. Bir süre sonra kızla deveci gerisingeri köye döner. Ağa, kızının namusunun lekelenmediğini bilmesine karşın, kızını öldürmek zorundadır. Namusun yitirilme olasılığı bile ölümle eşdeğerdir ve töre, kimseyi dinlemez. Ağa onurunu pekiştirmek, iktidarını eski görkemine kavuşturmak için elindeki tek seçeneği kullanır ve namussuz kızını öldürür. Aynı kitaptaki Kesik El’de de namusunun lekelendiğine inanılan Fadime’nin öyküsü vardır. Ağabeyi bacısını bıçağıyla öldürür ve dostuna kapıyı açan elini keser. İki öykünün diğer ortak yanı, namusu temizlenen evlerin uğur, şan kazanmasıdır.



Kara Vagon’daki Şark Çıbanı öyküsünde Ayşo kızın şark çıbanından ötürü burnunun ucu düşer. Anası, kızının kalıcı bir özür sahibi olduğunun bilinciyle dertlidir. Kocası eve dönünce, içini döken kadın bir çıkış yolu aramaktadır.
- Hee… Ayşo’nun burnu tirnik oldu.. Tirnik Ayşo…
Adam dürümünden ağzına bir lokma soktu. Sonra güldü:
- Bunda yakınacak ne var ki, asalatlı evlatmış, bana çekti. Babası da tirnik değil mi ulan avrat? Hıı?.. Tirnik babanın, tirnik kızı…
- Sen herifsin emme…
- Eee… N’olacakmış?..
- Kız kısmı ne kadar özürsüz olursa o kadar eyidir.
- Vay… Kızın özürsüzü, namuslu olanıdır.
- Hemin namuslu, hemin özürsüz.
- Asileşme ulan… Allahın nakışına dil mi uzatacağsan yanı…[6]
Kaçakçı Şahan kitabındaki Güzel Parmaklar öyküsünde yeni gelin Elif cıgara sarmayı bilmez. Ayşe Bacı kocasına cıgara saramayan Elif’i ayıplasa da sardığı bir tabaka cıgarayla gönderir. Akşam kocasına Elif’i yerip kendini övmek amacıyla konuyu açınca adam çıldırır.
“Suçunu ha… Al… Al imansız kahpe… Yarın ne olacak, bilmez misin? O pezevenk kahveye gidecek… Ah ulan… Yaktın beni… Kahveye gidecek. Eşine dostuna cıgara ikram edecek. O pezevenkler de alıp yakacaklar. Duman iyi gelecek. Duman üstüne duman. Cıgaraya bakıp ne güzel sarılmış diyecekler. Ya herif, o zaman derse…”
“Kemiklerim kırıldı uy anam. Vurma yeter gayrı, elini, ayağını öptüğüm vurma.”
“Vurma ha!.. Ulan seni kurşunlamalı. Nerde benim mavzerim? Nerde?.. Al… Dinsiz orospu… Ya herif, o zaman derse, Kuyumcu Osman’ın karısı sarmış diye…”
Ayşe Bacının etleri kabardı, canı çözüldü. Sesi sızılıydı:
“Öldüüüüüüüm… Öldüüüüüüüüüüüm…”
Adamın eli, hâlâ hınçla inip kalkıyordu:
“Öldüm ha!.. Sen mi öldün yoksa ben mi ulan. Cilveli Ayşe… Kuyumcu Osman’ın karısı sarmış ha!.. O zaman ne olacak? Pezevenkler gözlerini yumup senin parmaklarını düşünmiyecekler mi? Nasıl önüne geçilir bunun, a fermanlı kahpe… Demiyecekler mi, ne güzel parmaklar böyle. Ve de düşünmiyecekler mi, Kuyumcu Osman’ın karısı, kırkından sonra, karısı olan heriflere cıgarayı ne demeye sardı?...”[7]
Sahipsizler kitabındaki Bedrana öyküsünde Naif lekelenen karısı Bedrana’yı öldürmek zorundadır. Karısına zorla tecavüz edildiğini bilir bilmesine ama bu ayrıntı, namusunu temizlemeye Bedrana’nın yaşamını uzatan tek sorun ise devletin eline düşüp hapis yatmayı göze alamamasıdır. Öykünün sonunda Naif işin içinden kurnazca sıyrılır; hem namusunu temizler, hem de elini kana bulamaz. Fakat karısını öldüren adam için namus ne anlam ifade eder?
“He… Bize göz ışığı vermediler gevvatlar. Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım. Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atılır, emme, işin içine namussuzluk karışınca, atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni, ben bağışlasam baban, kardaşın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden.”[8]



Evlilik Şirketi’nde karı kocanın dokuzuncu evlilik yıldönümlerinde birbirlerine dürüstlük sözü vermeleriyle başlayan konuşmalarının yönü ummadıkları yerlere varır. Geçmişlerine dair itirafları aralarındaki saygıyı da tüketmeye başlar. Kadının nasıl hiçlendiğini anlatması erkeği adamakıllı sarsar. Karısı kirlenmiştir ve yıllar yılı onu kandırmıştır. Aldatılmış erkeğin karısının bekaretine ‘mühür’, vajinası dışındaki bedenine de ‘ambalaj’ benzetmesiyle yaklaşması düşündürücüdür. Mühür evlenme umuduyla korurken ambalajın kullanılabilirliliğini erkek çelişki bulur. Ona göre karşılıklı zevk adına ve sınırsızca yapılacak seks, evlenme vaadinden daha dürüstçedir.
“Hiçlenmek… Ne var sanki bunda utanacak? Her genç kız umutsuzluğa düşebilir. Düşle gerçek arası yaşanırsa, aldanmak, aldatılmak mümkündür her zaman.”
“Şaşırıyorum,” dedi kadın, herşeyi anlatmaya kararlı bir çırpınışla. “İlk kez anlatacaklarımdan değil, beni anlamamış olduğun için utandım kendimden. Bir genç kız için, hiçlenmenin anlamı başka da olabilir. Ruh aldanırken, beden de ceremesini çekiyor.”
“Yoksa?..”
“Evet.”
“Ama, bana geldiğin zaman, örselenmiş bir tarafı yoktu bedeninin. Hele mühür…”
“Ambalaja dokundular biraz.”
“Yapma!” diye, âdeta bağırdı adam. “Ambalaj!..”
Karısını saran kolu, kendiliğinden gevşedi. Sıcaktan soğuğa, aydınlıktan karanlığa girip çıkıyor gibiydi. Ürpertiler geçirdi. Uzun bir süre hiç bir şey konuşamadı. İyice şaşırmıştı. Nerdeyse, kendisine sokulmuş kadını itecekti öteye.
“Demek ambalajın…” dedi sonunda, yufka bir sesle.
“Ama,” dedi kadın, kendisini küçülttüğünü sezerek. “Evlenecekti benimle.”
“Ah!.. Ne ayıp,” dedi adam, başını küçük küçük sallarken “Sermaye gibi düşünmek. Evlenme umuduna karşılık, mühürü bozdurmadan, ambalajı piyon gibi öne sürmek. Bütün parayı bozdurmadan, kuruşları harcamak. Keşke zevk için yapsaydın. Karşılıklı zevk… Daha dürüstçe olurdu.”
[]
“Zavallı ben,” dedi adam, kinayeli bir gülümsemeden sonra. “İlk gece, tertemizdir diye nasıl da sevinmiştim.”[9]
Konuşmanın devamında itiraf sırası erkeğe geçer. “Sen kızlarla seks yapmadın mı hiç?” sorusuna erkeğin yanıtı dolambaçlı olur. O da diğerleri gibi büyük kentlerin acı lokması olarak herkese açık evlere gitmiştir. Fakat burada kadının kendi bedenini erkeği için namus simgesi olarak görmesi çok önemlidir. Kadın kendi bedenine böyle bir rol biçerken kocasının bedenine aynı ölçülerle yaklaşmaz.
Konuşma tıkanmıştır artık. Özellikle erkek, karısının itiraflarına takılıp kalmıştır ve konuyu kapatmaya hiç de hevesli gözükmemektedir.
“Aldatılmışlığın kinini taşımak varken, işi arsızlığa vurmak niye? Diyelim kasabadan büyük bir kente geldin, şaşırmış, ezik… Düşünüp birçok nedeni kurcalayacağına, kendi kendini kurcalatmanın gereği neydi yani? Hem de hiç bir tat almadan.”
“İleri gidiyorsun ama” dedi kadın, direnmeye hazır bir çıkışla. “Her şeyi dürüstçe anlatmaya, herhalde birbirimizi suçlamak için başlamadık. Hem, hiç bir tat almadığımı da nereden çıkarıyorsun? Seviştiğim gençle, mühürümü bozmadan seviştik dedim. Senin herkese açık evlere gidip sevişmek isteyişin gibi. Ben öpülmekten, el ele dolaşmaktan, belki de akrepten daha çok tat aldım. O, gençliğini basamak basamak yaşayabilmişti nasılsa. Ama ben, açlıktan midesi büzülmüş bir insan gibiydim. Lokmaları, küçük küçük ve sindire sindire yemeliydim. Yaşanmamış umutları, sevgileri, tatları, parça parça monte ederek tatlanıyordum. Bazı arkadaşlarım, böylesine çapraşıklıkta, yenik düşüp mühürlerini kaptırdılar. Oysa ben, kaskatıydım o bölgemde. Çünkü mühür denen bir sorumluluğu değil gerilerimde, bedenimin tümü mühürmüş gibi duyuyordum kendiliğinden. Yarabbim, ne acı, ne tatlı yıllardı o yıllar…”
“İşte namus kavramı” diye köpürdü adam. “Namuslu olduğun için değil, namuslu olmaya zorunlu olduğundan kalabilmişsin bana. Kuşkusuz, bütün ötekilerle birlikte doğuştan mühürlü olmasaydın, kimbilir kaç erkekle yatacaktın. Erdem mi bu?”
“Ya sen?” diye bağırdı kadın. “Genç kızlarla ilişkin olmadı mı hiç?”
Adam, kolunun birisini öne uzattı. Parmakları ayrıktı birbirinden.
“Sırası gelmişken” dedi. “Anlatmalıyım onları da. Bir kaç genç kız tanıdım. Sinema localarının, ağaç kovuklarının dili olsa da söyleseler. Öpüşmek, çekirdek çitlemek gibi oldu sonunda. Ama hepsi de mühürlerini, evliliğe bir yatırım olarak sakladılar. Kuşkusuz, şimdi, herbiri bir adamın koynundadır. Hem de ilk gece akıttıkları kanla, geçmişlerinin sütten temiz olduklarını saptamış olarak, yani senin gibi… Gizlemek, herkesin birbirini aldatması niye? Erdem, yapılanları gizleyebilmek ustalığı mı yani? Namus, dişleri sıkıp, tasarlanan yatırımı, her an hesap etmek ikiyüzlülüğü müdür?”[10]


Halkalı Köle’de erkek karakterin anasının namusunu Fransız askerinin elinden kurtaran adamla gönül borcu evlendiğini, fakat kadının kocasına olan borcunun erkek öldükten sonra bile ödenemediğini görürüz.
Peçemden yakaladı bir Fransız askeri. Bağırdım: “Yok mu beni kurtaracak?” Göğüs göğse vuruştu adamın birisi. “Kaç!” dedi benim için vuruşurken. Ben kaçtım.
Sonunda o adam, babanız oldu çocuklarım. Ölünceye kadar hizmet ettim ona. Sevgi uğruna değildi bu hizmet açıkçası. Unutulmaz bir yiğitlik adınaydı. Bilirim, acımasının, bana o anda acımasının borcunu ödeyemedim. Ödeyemediğim borcumu Allah ödemiş saysın…[11]
Romanın sonlarına doğru erkeğin evliliğine ilişkin düşüncelerini okuduğumuzda kurumun temellerinin yanlış yerlere atıldığıyla yüzleşiriz. Korkuyla, acıyla ve sevgisiz oluşturulan evliliğin anlamı yıllar sonra anlaşılmıştır.
Evlilik korku bataklığı, korku kuyusuymuş oysa… nişanlım, karım olunca, orospu olur korkusuyla, çalıştım daha çok…[12]
Darbe romanında polis işkencesinde itirafçı olarak devrimci kimliğini bırakarak farklı bir yüz ve kimlikle Yavuz Aslantürk olan Hamdullah Şimşek, polisin kesin yasağına rağmen dayanamayıp yabancı biri gibi karısının etrafında dolaşmaya başlar ve çok geçmeden ikisi arasında bir çekim olur. Narin, sık sık ölen kocasıyla övünür övünmesine ama yaşamına giren bu adamdan da uzak duramaz. İşte tam da bu andan sonra hem Narin’in hem de Yavuz’un içinde çelişkiler belirir. Yine de ne Yavuz Aslantürk’ün ne de Narin’in kendilerini alamadıkları birliktelikleri ilerler. Her buluşmaları sevişmeyle başlar, fakat her son beyinlerinde yeni fırtınalar koparır.
Yavuz Aslantürk, Narin’in üzerinden kalktı. Bu kaçıncı kez buluşmalarıydı? Sayısını onlar da şaşırmıştı. Ama her buluşmalarında, her birleşme sonrasında, Yavuz Aslantürk, karısının bir orospu olduğu duygusuna kapılıyor, Narin de, ölmüş kocasına ihanet etmiş olmanın utancıyla perişan oluyordu.[13]
Erkeğin karısının ‘orospu’ olduğuna dair düşüncesine karşın kadının bu yabancıya karşı itham edeci bir yargısı yoktur, o kendiyle hesaplaşmakta ve ölmüş kocasını aldattığından kahrolmaktadır. İç huzurunu kaybeden Narin, mezarlıkta kocasıyla dertleşir.
“Ben geldim. Günahlanmış karın geldi. Bağışla beni. İnan ki, karşı koymak için çok direndim. Ah, bir yürümesi, bir duruşu, hatta bir sesi var ki, her şey sanki senden ona geçmiş gibi. Sen öldün değil mi? Seni öldürdüler değil mi? Ben ne yapayım şimdi? Selim’i de öylesine seviyor ki… Anne kalbi işte…”[14]
Yavuz Aslantürk’ün Narin’e orospu olduğunu söylemesi ve kadının da bunu onaylaması, kendi itirafının zeminini oluşturur. Narin madem ki bir orospudur, kendisi de bir itirafçı, değişik bir yüz, değişik bir kimlikle yaşayan Hamdullah Şimşek’tir. Adama göre bu iki ayıp onların değersizlikleri dengelenmiş ve eşitlemiştir. Fakat Yavuz Aslantürk’ün kurduğu denklik kendince geçerlidir. Narin ise tek bir orospunun bile tüm itirafçılardan daha değerli olduğunu söyleyerek bu eşitliği bozar. O anda adamın kafasında kurguladığı orospuluk-itirafçılık denkliğine nasıl bu kadar kolay kandığını düşünürüz. Adamın bu kadar inanmaya hazır olmasının nedeni, yeni kimliğinin özellikleriyle ilgilidir. Fakat burada aslolan kadının bu denkliğe yaklaşım tarzıdır. Kadın için cinsellik ve namus ikincil önemdeyken, ölmüş kocasından kendine miras kalan inancı, düşünceleri ve bunlara koşut olarak beraberce yarattıkları değerler birincil önemdedir. Bir başka deyişle, namusu salt çarpık cinsellikle sınırlandırmaz Narin, kavramın içini doldurur ve ona yüce bir değer biçer.



“Ben bir orospuyum,” dedi. “İstersen, arkadaşlarını da yollayabilirsin. Ama bu orospu, bilesin ki, seninle hiçbir zaman yatmayacak. Evet, bu orospu herkesle yatabilir, ama kocası da olsa, bir itirafçıyla asla.”[15]





[1] Bekir Yıldız, Türkler Almanya’da, Bilmen Yay., İst. 1966, s.15-16
[2] a.g.e., s.45
[3] a.g.e., s.58
[4] a.g.e., s.121
[5] Bekir Yıldız, Reşo Ağa, D D Yay., 1. b., İst. 1997, s.7
[6] Bekir Yıldız, Kara Vagon, İskele Yay., 1. b., İst. 2006, s.31
[7] Bekir Yıldız, Kaçakçı Şahan, D D Yay., 1. b., İst. 1997, s.65-66
[8] Bekir Yıldız, Sahipsizler, D D Yay., 1. b., İst. 1997, s.21
[9] Bekir Yıldız, Evlilik Şirketi, D D Yay., 1. b., İst. 1997, s.33-34
[10] a.g.e., s.41-42
[11] Bekir Yıldız, Halkalı Köle, İskele Yay., 1. b., İst. 2006, s.10
[12] a.g.e., s.145
[13] Bekir Yıldız, Darbe, İskele Yay., 1. b., İst. 2006, s.66
[14] a.g.e., s.67
[15] a.g.e., s.74


10.3.13

Sürgünlerdeki kirpi: Refik Halit Karay



Ömrünün dörtte birini sürgünlerde tüketen Refik Halit Karay’ın edebiyatçı kimliği, yaşam öyküsünden bağımsız anlatılamaz. Sancılı geçen sürgün yılları, hem insan Refik Halit’i ve hem de yazar Refik Halit’i oldukça hırpalamıştır. Yurdundan ayrı kalmanın kanayan yaraları eserlerinde sıkça karşımıza çıkar.
Refik Halit Karay (1888-1965) İstanbul’da doğdu. On iki yaşındayken Galatasaray Lisesi’ne başladı, on sekizinde bu okulu terk etti. Ertesi yıl Hukuk Mektebi’ne başladı ama henüz ikinci sınıftayken (II.Meşrutiyetin ilan edildiği yıl) bu okulu da terk etti ve ‘hür meslek arzusuna kapılıp’ gazeteciliğe başladı. Muhalif kimliğinden dolayı İttihat ve Terakki hükümetince Anadolu’ya sürüldü; İstanbul’a döndükten sonra da gazetelerde yazarlık yapmaya devam etti. İkinci sürgünlüğünü Kurtuluş Savaşına karşı olumsuz tutumundan dolayı yaşadı, yaşamını uzun yıllar yurt dışında sürdürdükten sonra yeniden İstanbul’a döndü. Ardında birçok eser bırakarak 1965’te hayata gözlerini yumdu.

Fecr-i Âti yılları
Servet-i Fünûn topluluğunun 1901’de dağılmasıyla derin bir sessizliğe gömülen edebiyat alanındaki ilk kıpırdanmalar, diğer alanlarda olduğu gibi, II. Meşrutiyeti izleyen günlerde görülür. Otuz yıl süren baskıcı düzenin son bulması, her alanda mutlulukla karşılanırken yaşları 19 ile 25 arasında değişen yirmi kadar genç, Edebiyat-ı Cedide’den boşalan yeri doldurma isteğiyle “Hilâl” Matbaası’nın bir odasında[1] Fecr-i Âti topluluğunun temellerini atar. Bu isimlerden biri de Refik Halit’tir.
Yakup Kadri ilk toplantılarını şöyle anlatır: Ben ki, yaşıma nisbetle fazla ağırbaşlı, fazla içime kapanıktım; nasıl olmuştu da Fecr-i Âti’nin ilk toplantısında böyle bir gencin yanına oturmuş ve onunla sanki eskiden beri tanıdığım bir kimseymiş, sanki çocukluk arkadaşımmış gibi hoşbeş etmeye başlamıştım? Ben yavaş sesle ona toplantıda bulunanların adlarını soruyordum. O, kulağıma eğilip, yalnız her birinin adını söylemekle kalmıyor, alaycı bir tavırla kişilikleri hakkında da ya küçültücü, ya güldürücü birtakım bilgiler veriyordu. Bunların çoğu onun Galatasaray Sultanisi’nden mektep arkadaşı idi. Söylediklerine göre, hemen hepsi o yüksek ve imtiyazlı lisenin art kapısından sıvışıp gitmiş yarım tahsilli gençlerdi. Refik Halit laf arasında kendisinin de onlardan biri olduğunu kıs kıs gülerek açığa vurmaktan çekinmiyordu ve “Aramızdaki fark,” diyordu, “bunların edebî şöhret yolunu boylamakta gösterdikleri başarılılıktır.”
Refik Halit’in bu sözlerinde, itiraf ederim ki, ben bir kıskançlık açısından ziyade İngilizlerin “humour” dedikleri bir mizah türünün çeşnisini tatmakta ve onu biraz daha cana yakın bulmakta idim.[2]
Bu iki gencin yeteneklerini bir parça açığa çıkarmaları, onları hafifçe ışıldatmaya yetecek, Refik Halit’in yükselişi ise oldukça hızlı olacaktı.
Sanatı ‘şahsi ve muhterem’ olarak yorumlayan, toplum yaşamını ve sorunlarını çoğunlukla dışlayan Fecr-i Âti’nin edebiyat dünyasındaki boşluğu doldurmak dışında ne yeniliğinin ne de özgünlüğünün olduğu, gün geçtikçe daha açık görülüyordu. Devamcısı oldukları ağdalı biçem, Tevfik Fikret’le Halit Ziya ‘mektepleri’nin etkisinin hiç de azımsanamayacak boyutlarda sürdürdüklerinin kanıtıydı. Buna karşın ilk yazısından itibaren Fecr-i Âti topluluğuyla tam anlamıyla kaynaşamayan Refik Halit’in dili, diğerleriyle kıyaslanamayacak denli yalın ve konuşma diline yakındı. Fakat onun bu tutumu, ‘ağabey’lere öykünen Fecr-i Âticilerin hoşuna gitmeyecek ve kendi içlerinde de tartışma konusu olacaktı.
Hele, çok geçmeden aynı Türkçe ile ben Bir Baskın’ı, Refik Halit Fatma’nın Talihi adlı ilk Anadolu hikâyelerimizi yazmaya başlayınca bu yadırgama kendini büsbütün belli etmişti. Fecr-i Âti’de uyguladığımız bir kurala göre, yazılarımız matbaaya verilmezden önce yaptığımız eleştirme toplantılarında okunduğu vakit öbür arkadaşlarımızın şiirleri, nesir ve hikâyeleri çok defa alkışlarla karşılandığı halde bizimkilerin birtakım anlaşmazlıklara yol açtığını görmezlikten gelmek mümkün değildi. [3]
Kullanılan dil malzemesinin yerli ya da yabancı olmasını da aşan anlaşmazlıklar, özellikle Türkçülük/Turancılık akımını savunanlarla yapılan dergiler arası tartışmalarda kendini gösteriyordu. II. Abdülhamit döneminin sansürcü tutumunun izleri, Fecr-i Âti topluluğunun içinde belli oranlarda yaşamaya devam ediyor ve bu sansür, güçlü bir sanat anlayışı, güçlü bir sanat duruşu olmayan topluluğu yıpratıyor, dağılmaya doğru götürüyordu.
Pek iyi hatırlarım, Fecr-i Âti namına giriştiğim kalem mücadelelerinin benim için en zorlusu Şahabettin Süleyman’ı savunmak olmuştu. Bana bu mücadelemde yardım eden tek arkadaşım da Refik Halit’ti. Hattâ, bu yardımını öylesine sert bir şekle sokmuştu ki, günün birinde Fecr-i Âti içinde pek esef verici bir hadiseye yol açmıştı: Şöyle ki, o polemik yazılarından biri, başta reisimiz Hamdullah Suphi (Tanrıöver) olmak üzere hemen bütün arkadaşlarımız tarafından itirazlarla karşılanmış ve bu yazının dergimizde neşrine müsaade edilmemiş, yani bir çeşit sansür yasağına çarpılmıştı. Bunun üzerine, Refik Halit’le sansürü koymak isteyenler arasında şiddetli bir tartışma olmuş ve neticede Refik Halit, Fecr-i Âti’den çıkıp gitmişti.
O kadar hızla ve hışımla çıkıp gitmişti ki, arkasından güç yetişebilmiştim. Soluk soluğa yanına vardığım zaman kavgasına benimle devam edecek sanarak bir süre konuşmaktan çekinmiştim. Oysa, gözümün ucuyla yüzüne bakınca bir de ne göreyim, Refik Halit alaycı bir tebessümle gülümsemiyor mu! Bu sefer öfkelenmek sırası bana gelmişti. “Ne gülüyorsun öyle?” diye çıkışmıştım. Babıâli Caddesi’nden aşağıya doğru yürüyorduk. Refik birdenbire durdu ve yarı komik, yarı dramatik bir tavır takınarak; “Bizim halimize gülmeyeyim de neye güleyim?” dedi. Bunun üzerine ben de sebebini pek iyi bilmeyerek gülmeye başlamıştım. Refik Halit devam ediyordu: “Söyle bakalım; iki mektep kaçkını çocuktan ne farkımız var şu anda? Ne Fecr-i Âti kaldı, ne Servet-i Fünûn! Talihimizi şu Babıâli Caddesi’nin kaldırımları üstünde yeniden denemeye mi başlayacağız?”[4]
Fecr-i Âti’yle bağdaşamayacak bir yazardı Refik Halit ve sonunda buradan da yarı yolda ayrılmıştı. Topluluksuz, bağımsız olarak yoluna devam etmek dönemin koşulları gereği zor ve yıpratıcıydı. Ancak Fecr-i Âti’den ayrılmak ona çok geçmeden yeni kapılar açacak, üstelik bu yeni kapılar, kendisini kanıtlamanın yanı sıra ‘adamakıllı ışıldayan’ bir ünü de peşinden getirecekti. Refik Halit önce Eşref de yazmaya başlıyor, oradan Cem dergisine geçiyordu. Dönemin önemli edebiyatçılarını topa tutan, gülünçleştiren yazıları büyük ilgi uyandırıyor, her kesimden insanın dikkatini çekiyordu. Yergi türünü ne denli başarılı kotardığını gösteren Refik Halit, bu yazılarında “Kirpi” takma adını kullanıyordu.
Cem dergisinin birinci sayısında Refik Hâlid’in “Arabacının Derdi” başlıklı yazısı yayımlanır. (28 Teşrinsâni 1326) Yazar, ikinci sayısından itibaren bu derginin başmuharriridir. Bu dergide yayımlanan ve devrin düzensiz politikacılarının eksik ve kaba yönlerini aksettiren mizahî yazıları Kirpinin Dedikleri adlı kitapta bir araya getirir.[5]
Kirpi’nin -her ne kadar istibdat dönemi son bulmuş olsa da- tepki çekmesi gecikmez. Bu mizah yazıları, İttihat ve Terakki taraftarlarınca hoş karşılanmaz ve iktidardan yana olmayan herkes gibi o da ‘muhalefetten yana’ sayılır.
II. Meşrutiyetin Fransa’dan üflediği özgürlük rüzgârı çabuk dinmiş, çıkarılan gazete-dergi sayısındaki artışın üstü kapalı bir iyileşme olduğu anlaşılmıştı. Öyle ki Meşrutiyetin ilanından kısa süre sonra İttihat ve Terakki’ye muhalefet eden yayınlar kapatılmaya, baskı altına alınmaya başlanır. İttihat ve Terakki taraflılığıyla bu işi yapanlar ise saldırgan tavırlar içindedir. Gemi azıya alan Cemiyet, eli silahlı çeteler kur(dur)up işi adam öldürmeye değin götürür. Ortalık her zor dönemde olduğu gibi vatan haininden geçilmemektedir!
9 Haziran 1910 gecesi, muhalif Sada-yı Millet gazetesinin başyazarı Ahmet Samim öldürüldü. Mahmut Şevket, 31 Mart Olayı’nın nasıl çıktığını gözönünde bulundurarak harekete geçti. Paşa’yı ve Talat’ı öldürmeyi amaçladıkları ileri sürülen Rıza Nur ve 50 kadar muhalif tutuklandılar. Gerçi sonunda bunlar aklandılar ama, ortalık sorgulama sırasında yapılan işkence öyküleriyle çalkalandı.[6]
Daha arkadan İttihat ve Terakki Komitesi’nin eli silâhlı fedaileri türlü türlü tehditlerle onu sindirmek yolunu tuttular. Hafta geçmez, gün geçmezdi ki, Cem dergisindeki masasının üstü, imza yerine kâh bir tabanca, kâh bir hançer resmi taşıyan mektuplarla dolup boşalmasın. Refik Halit, zavallı dostumuz Ahmet Samim’in uğradığı felâketin de böyle mektuplarla başladığını pek iyi bildiği halde, bunların hiçbirine ehemmiyet vermez, kimini buruşturup kâğıt sepetine atar, kimini de bilmem neden, pek tuhaf bularak açar ve kahkahalarla gülerek okurdu. Hattâ, kimini de, o günkü yazısına alay konusu yapmaktan çekinmezdi ve bundan adeta, zevk duyardı.
 Nitekim, tabancalı, hançerli mektuplarla birlikte gelmiş olan bir küme sevgi, saygı ve hayranlık mektuplarını da aynı kayıtsızlıkla gözden geçirip bir kenara koyar koymaz soluğu bir mektep kaçkını afacanlığıyla hemen Beyoğlu Caddesi’nde alırdı.[7]
Ülkenin bu gergin havası içinde, bireyciliği yücelten sanat anlayışıyla topa tutulan -ve içten içe dağılma belirtileri veren- Fecr-i Âti topluluğuna geri dönen Refik Halit, yine diğerlerinden farklıdır.
Aramızda, Fecr-i Âti’nin bu akademik toplantılarını ciddiye almayan biri varsa o da Refik Halit’ti. Son zamanlarda kendine “Kirpi” lakabını takan bu mizah yazarı bir köşeye çekilir ve adını aldığı yaratığın dikenlerini andıran gülümsemeleriyle ortalığı seyre dalar, hattâ bazı kere kıs kıs güldüğü de olurdu.
Onun bu hali, günün birinde, yine birtakım hadiselere yol açmaya başlayacak ve Fecr-i Âti belki de bu yüzden yavaş yavaş dağılıp gidecekti.[8]
Refik Hâlid’in yazılarıyla yıprattığı İttihat ve Terakki hükümeti yerine Hürriyet ve İtilaf Fırkasının desteklediği Ahmet Muhtar’ın başkanlığında kurulan hükümet işbaşına geldiğinde Kirpinin Dedikleri yazarı, sessiz sedasız ortadan çekilir, kalemi kâğıdı bir yana bırakır, babasının Erenköyü’ndeki köşkünde edebî eserler okuyarak günlerini geçirir. Siyasi değişiklikten yararlanmayı düşünmez.[9]
Ülke her yönüyle hızlı bir savruluşun içine girmişken edebiyatçıların bu rüzgârdan etkilenmemesi olanaksızdı. Diğer ideolojilerin aksine önce edebiyatçılar ve düşünürlerce ortaya atılıp geliştirilen Türkçülük/Turancılık ideolojisi, siyasette de ağırlık kazanıyor; baskısı ölçüsünde gücünü de arttıran İttihat ve Terakki Cemiyetine koşut olarak, dil ve edebiyat alanında da Türkçülük taraftarları hızla çoğalıyor; edebiyat cephesi tarafından Ötüken’e, Ak-kurum’a dek uzanan telkin dolu şiirlerle, hikâyelerle bu hava besleniyor; tüm bu çevreler, siyaset ve sanatı, o güne değin görülmemiş bir işbirliğiyle kol kola yürütüyordu. Sanat cephesinin çoğunlukla didaktikliğe düşen yönlendirici biçemiyle enikonu bezenen, gelişip güçlenen ve istenilen doygunluğa erdikten sonra ayrıksı seslere sabır gösteremeyen bu dalga, sonunda Refik Halit’i de bulur.
Bir hükümet darbesiyle yeniden işbaşına gelen İttihat ve Terakki Fırkası Sadrazam Şevket Paşa’nın vurulmasıyla bazı muhalifleri tutuklatır. Cemal Paşa tarafından hazırlanan sürgünler listesinde Refik Halit’in adı, elbette unutulmamıştır.

İlk Sürgün
Yaşamayı bir zevk, bir eğlence haline sokmuş, her şeyi alaya almış o hafif ruhlu arkadaşımı bekleyen akıbet en son bu mu olacaktı? Yergileriyle hattâ düşmanlarını bile güldürmesini bilen o büyük mizah yazarı, en sonunda bana Dostoyevski’nin dram kahramanlarından birini mi hatırlatacaktı? Bu kara tekne onu alıp nereye, hangi Sibirya’ya götürüyordu? O gittiği yerde ölmese bile, pırıl pırıl zekâsı, kim bilir, nasıl sönecek, dudaklarından hiç eksilmeyen gülümsemesi nasıl silinecekti.[10]
O kara ve kalabalık tekne Sinop’a gider. Arkadaşı Yakup Kadri’nin düşüncelerinin aksine durumu şimdilik pek de fena değildir. Arkadaşına şu mektubu yollar:
“Bunların çoğu buraya neden getirildiklerini bilmiyor ve gülünç bir şaşkınlık içindedir” diyordu. “Fakat, bana bunlardan daha gülünç görünenler, sanki, birtakım hürriyet kahramanlarıymış gibi böbürlene böbürlene dolaşanlar, ya da sırlarını ele vermekten sakınan ihtilalciler gibi köşe bucaklara çekilip tehlikeli tavırlar alarak sinsi sinsi oturanlardır.” Ve ilave ediyordu: “Bana gelince –nasıl anlatayım bilmem- kendimi karışık bir melodramda bir kalebent rolü almaya zorlanmış acemi bir aktöre benzetiyorum. Bilirsin, ben, hiçbir zaman ne kahramanlığa, ne ebediliğe heves etmişimdir. Hattâ, bu gibi heveslere düşenleri pek gülünç bulmuşumdur. Nitekim, bu bakımdan, Magosa’daki kalebentliğinden -sanki bir mağaradan çıkıyormuş gibi- saçı sakalı birbirine karışmış olarak dönen ve bu haliyle birtakım reklam fotoğrafları çektiren Namık Kemal bana Manakyan Efendi Tiyatrosu’nun duvar ilânı resimlerindeki oyun şahıslarından biri gibi görünmüş, saçı sakalı da takma zannını vermiştir. Kaldı ki, büyük vatan şairimiz, işittiğime göre, Magosa Kalesi’nin bir hücresine kapatılmamış, şehrin kale duvarları içindeki bir semtinde bulunan büyükçe bir evde ‘ikamete memur’ edilmiş ve her memur gibi de devlet hazinesinden aylık alarak yaşamıştır. Buradakiler ise meteliğe kurşun atıyorlar, sığınabildikleri evlerin kirasını bin zorlukla ödeyebiliyorlar. Bereket, hovarda bir meyhaneci bulmuşlar. Onlara bol ve nefis mezeleriyle krediye içki veriyor. Yoksa açlıktan ölecekler” ve acınmayı sevmeyen Refik Halit ekliyor: “Sakın, beni de veresiye rakı içiyorum zannetme! Babam sayesinde hamdolsun hali vaktim yerindedir. Bir Rum kadınının evinde pansiyonerim. Tuzlusundan tatlısına kadar hiçbir yiyeceğim eksik değil. Bu kadın bir de genç ve güzel olsaydı keyfime diyecek kalmayacaktı. Ha, biliyor musun, geçenlerde bizim Sofya bu husustaki yoksunluğumu anlamış gibi bana gönderdiği bir mektupta (Rum harfleriyle Türkçe yazılmıştır ve bizim ev sahibesine okuttum) ‘İstersen ben geleyim yanına’ teklifinde bulundu ama, ‘Gel’ demeye cesaret edemedim. Burasının bir Aynaroz’dan, bizimkilerin de Aynaroz papazlarından farkı yok. Kızcağıza saldırırlar diye korktum doğrusu.”
Bu son cümleyi yazarken Refik Halit mutlaka kıs kıs gülüyordu.[11]
Sinop’tan hoşnut olan Refik Halit buradan Çorum’a, Çorum’dan Ankara’ya, Ankara’dan da Bilecik’e sürülür ve beş yıl süren bu zoraki göçlerin ardından yeniden İstanbul’una kavuşur (1917).
Yazarın şahsî hayatı bakımından ıstıraplarla dolu olan bu sürgün, Türk edebiyatına Memleket Hikâyeleri’ni (1919) kazandırmıştır. Anadolu halkının bezgin ve ehlikeyif yaşayışını, yalnızlığını, memurların devleti temsil etmediklerini bu çok rahat okunan hikâyelerde anlatmıştır. Refik Halit, dili ve üslubu ile “memleket edebiyatı” içinde değerlendirilmelidir.[12]



Nâbizade Nazım’ın Karabibik’i ve Ebubekir Hazım Tepeyran’ın Küçük Paşa’sından sonra köy ve kasaba yaşamını edebiyata sokan Refik Halit, öncüllerinden çok daha başarılıdır. Sürgünlüğü boşa geçmemiş, Anadolu’dan birbirinden değerli hikâyeleriyle dönmüştür. Güçlü gözlemciliğiyle aktardığı bu hikâyelerindeki gerçekçi yaklaşım dikkati çeker. Çoğu köyde geçen bu hikâyelerde, kişilerin yanı sıra zamana denk düşecek olaylar da okurunu doyuracak türdendir. Özellikle kırsal kesime özgü hikâyelerinde, yöre insanını iyi tanıdığı, gözlemciliğini kullandığı hemen belli olur. Yalnız, bizi farklı tatlarıyla büyüleyen bu hikâyeler dikkatli incelenirse ‘kötü sonlar’ gözden kaçmayacaktır.
Kitaptaki 14 hikâyede en belirgin ortak nitelik, Refik Halit’in “facia” merakı: 4 hikâye ölümle sonra eriyor; bir hikâye, ülkücü bir aydının “memleket” koşullarına ayak uydurarak yıkılışını anlatıyor; öteki hikâyeler de kazık atma ya da kazıklanma, mutsuzluk, ayrılık üstüne. “Mutlu son” yok Memleket Hikâyeleri’nde.[13]
Bir aşamadır Refik Halit’in gerçekçiliği. Özellikle dışa dönük seçici gözleri, anlatımında kendini duyumsatan ama çözümlemeye girişmeyen gören ve anlatan kalemi, olumsuz durumlar karşısında farklılıklar önermeye ya da var olanla yetinmemeye kalkmaz.
Koca Öküz hikâyesinde (biçimsel yönden) ‘kuru kafalı, kocaman boynuzlu, kemikleri çıkık, kart olduğu uzaktan belli, yorulmuş, bezgin’ olarak nitelediği öküzün türlü işkencelerle bile çalışmak için yerinden kaldırılamadığı, fakat onu kesmeye götüren kasap Cavga Rıza’ya hiç zorluk çıkarmadan yerinden doğrulması gibi insana özgü duygu, düşünce ve değerleri bir ‘hayvan’da toplaması anlamlıdır. Üstelik hikâyenin başında Hacı’yla köye gelirken dönüp de ovanın sonsuz derinliğine (zihinsel yönden) uzun uzun bakıp derin derin düşünmesi, ayrıca çözümlenmesi gerekli ayrıntılardır. Aynı öküzün Cavga Rıza’nın önüne katılıp giderken ki durumu da ilginçtir. Yazar bu kısmı şöyle anlatır: Sanki damarlarındaki son kuvveti toplamış, son gücünü, kendisini yıllarca süren yorgunluklardan sonra bir bıçakta sonsuz rahata kavuşturacak olan bu adama saklamıştı. Çalışmaya gitmeyecekti; fakat ölüme hazırdı; büyük bir filozof gibi başı yerde, ağır ağır, gözlerinde kayıtsızlık, yürüyor; oylukları arasında dolaşan, gölge arayan yaldız kanatlı, ufak, inatçı sineklerin üzerinden arasıra kuyruğuyla incitmek istemeyen bir yelpaze geçiriyordu.[14]
Bu öyküde insana ait özelliklerle yüklü yaşlı ve yorgun hayvanı filozofça düşündürten Refik Halit’in de, sürgün yıllarında ‘sonsuz huzur’a kavuşabilme isteğiyle yanıp tutuştuğunu tahmin etmek, çok da güç olmasa gerek. Yıllar sonra kaleme alacağı Sürgün adlı romanında (1941) Hilmi Efendinin aklından şunları geçirtecektir: “Mezara bakarken kendi memleketinde ölmek ve gömülmek Hilmi Efendinin Allahtan en büyük dileği oldu.”[15]



Refik Halit sürgünden dönünce Kirpi yerine Aydede adını kullanmaya başlamıştır. Ama bu mizah ve yergi ustasının keşfedilmesi yine uzun sürmeyecektir. Kendine hangi adı seçerse seçsin, okuru kendine hayran bırakmaya devam ediyordu.
Ben de kendi hesabıma aynı şevk ve hayranlığı duyuyordum ve Refik Halit’in bunca mihnet ve felâketten sonra sönükleşmesi lazım gelen zekâsının eskisinden daha parlak, daha canlı olarak gelişmesi bana bir “mucize” gibi görünüyordu.[16]
Devlet işlerinde görev alamayan yazar, yazdıklarıyla geçiniyordu. Robert Kolej’de Türkçe öğretmenliği yapması parasal sıkıntılarıyla açıklanabilir. Öteden beri İttihatçılara muhalif olan yazar, o sıralar iktidarı almaya yeltenen Hürriyet ve İtilaf Fırkasına katılır. Hayatında yeni bir süreç başlamıştır; artık muhalifliğinin farklı bir adı vardır. Fırkalı olduktan sonra yine kısa sürelerle Sabah gazetesinde başyazarlık, Posta Telgraf Umum Müdürlüğünde genel müdürlük, Alemdâr’da yazarlık ve yeniden Posta Telgraf Umum Müdürlüğünde genel müdürlük, Peyâm-ı Sabah’ta yazarlık ve bizzat kurduğu Aydede’de yazarlık yapar. Yazılarındaki ortak nokta, Milli Mücadele’yi eleştirmesidir.

İlk Sürgünden İkincisine
Refik Halit’in, muhalifliğini Hürriyet ve İtilaf Fırkasına girerek ‘adlandırması’, sonra da iktidara gelen Damat Ferit hükümetine memur olarak ‘muhalifliğinin taçlandırılmasına göz yumması’ yaşamını alt üst edecek seçimleriydi. Fakat, Refik Halit bu oluşumun içinde ne alıyordu?
Ben ne şöhret, ne makam hırsı ile fırkacı oldum. Beni Hürriyet ve İtilâfa sokan Damad Ferid Paşa değildir; aleyhimde, sorgusuz, cevapsız sürgün kararını verdiği için Talât Paşa’dır, Cemal Paşa’dır![17]
Yazar, bir kere iktidara gelen fırkanın üyesi olmakla ve yaşananlara o gözle bakmakla zaten en baştan ‘yanlı’ değerlendirmelere başlamıştı bile. Hürriyet ve İtilaf Fırkası, ateşkes döneminin sancılı günlerinde İtilaf devletleriyle iyi ilişkiler kurmayı, bu sayede de toprakları korumayı amaçlıyordu. Hükümette de fırkanın değil, sadarete kurulan Damat Ferit Paşa’nın ağırlığı duyuluyor fakat kimse buna ses çıkaramıyordu. Anadolu’da kopan gürültüye kulaklar tıkanmış, daha da kötüsü her taşın altında İttihatçı parmağı aranır olmuştu. Her yerde kan gövdeyi götürüyor, ama Damat Ferit Paşa ve fırkası ısrarla susuyordu. Başlayan işgaller de onları bu tavırdan döndürmeyecek; İzmir’in işgalini haber veren telgraflara bile inanmayacak, üstelik bu haberleri heyecan yaratıcı ve kışkırtıcı bulacaklardı.
Ben de, o zaman, her hâdise arkasında hortlamış bir İttihatçılık görüyordum ve onunla mücadele için, gözümü husumet bürümüş, sağımı solumu iyi sezemiyordum.[18]



Zira onun kanaatine göre, bu savaş gerçek bir kurtuluş savaşı değil, İttihatçılar tarafından, tekrar iktidara gelmek için, yapılan bir kardeş kavgası, bir kardeş boğazlaşması idi.[19]
Onun olanaklı görmediği düşmandan arınmış topraklar düşüncesi, gitgide büyüyen bir yangınla Anadolu’yu sarıyor ve düş yavaş yavaş gerçek oluyordu. Bu ortamda memlekette kalması, tutuklanması anlamına geliyordu. Tutuklanmaktansa yeni bir sürgünlüğü göze alarak bin dokuz yüz yirmi iki Teşrinisanisinin dokuzuncu günü Piyer Loti vapuruyla Beyrut’a kaçtı.[*]
Memleketten uzakta kalmak (ilk sürgünüyle kıyaslandığında), İstanbul’dan ayrı kalmayı katbekat aşacaktı. İkinci sürgününde geçen her gün, trenlerin sağır ve boğuk gürültüleri, yolcu vapurlarının düdükleri ona memleketi ve özlemlerini hatırlatacak, Beyrut sahillerine vuran dalgaların İstanbul’dan kopup geldiğiyle avunacak, roman kişilerini kendi duygularıyla konuşturacaktı:
“Ne olurdu, kendisini bu yabancı diyarlara atacaklarına “Git, Karahisar’da otur, ağzını kapa, sakın kımıldanayım deme, asıldığın gündür!” karariyle doğduğu yere sürselerdi…”[20]
Ki bu pişmanlığı, Sürgün adlı romanının henüz ilk üç tümcesinde karşımıza çıkar:
Sabaha karşı Beyrut göründü. İskelelere uğramak şartiyle en çoğu bir haftada alınan bu yolu, kereste yüklü, şilep bozması, küçük, köhne vapur -dosdoğru geldiği halde- ancak on günde, güç belâ aşabilmişti. Ege denizinin mevsim fırtınalarını yerken Hilmi Efendi, bir aralık umuda kapıldı, “Galiba batacağız,” diyordu, “Kurtulacağım!”[21]
Refik Halit’in oralarda çekmediği kalmamıştı. Kırılan gururu bir yandan, geçim sıkıntıları ve vatan hasreti öbür yandan onu hem maddî, hem manevî ıstıraplarla kasıp kavurmuştu. Başına bir aile felâketi de gelmişti. İlk sürgünde sevişip evlendiği kadın, artık, bu ikinci sürgüne dayanamayıp dört yaşında çocuğunu da yanına alarak onu gurbet diyarında yapayalnız bırakıp gitmişti.[22]
Öfke, dert, açlık… Gözleri kararmıştı. Bu, kocaman, işlek, gürültülü ve güneşli limanda kendisini bir bodruma kapatılmış kadar yalnız, boşlukta, tek başına bulunuyordu. Etrafındaki hayat, hareket ve ses bolluğu eski hâtıraya aitmiş gibi belli belirsiz, uzak ve silik… Ara sıra farkına varıyor ve yaşamıyorum, zihnimden geçiriyorum sanıyor.[23]

Sürgünlerin Ardından
Bir akşam, Atatürk, sofraya oturduğumuz sırada “Çocuklar,” demişti, “size bu akşam tadına doyum olmaz bir ‘ziyafet-i edebiye’ çekeceğim” ve elinde tuttuğu cep dergisi kıtasında bir kitabı göstererek: “Bu” diye ilave etmişti, “Refik Halit’in, yirmi yıllık bir akıl hastasının, şuuru yerine gelip kendini baştan başa değişmiş bir Türkiye içinde bulunca, tekrar delirişini gösteren bir tiyatro piyesidir” ve gözlüğünü takarak bizzat kendi okumağa başlamıştı.[24]
Atatürk, Karagöz perdesi karşısında bir çocuk gibi kahkahalarla güldükten sonra: “Yazık oldu şuna!” diye söylendi ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya dönerek “Ne yapacaksak yapalım, onun bir an evvel memlekete dönmesinin çaresine bakalım” dedi.
Şükrü Kaya ilkin şöyle bir çare bulmuştu: Refik Halit’e, talimatlı bir sınır karakoluna gelip teslim olması bildirilecekti. Karakol aldığı talimata göre, onu sözde “tahtel hıfz” [Tutuklu olarak – Y.K.K.] fakat hakikatte nezaketle Ankara’ya yollayacaktı. Ondan ötesi kolaydı artık.
Fakat Refik Halit, meselenin bu çözüm şeklini kabul etmedi. Bunun üzerindedir ki, iş Büyük Millet Meclisi’ne dayandı ve oradan çıkan bir umumî af kanunu ile halledildi. Bu suretle, diğer bütün Yüzellilikler de, Refik Halit sayesinde, memlekete dönmek haklarını kazanmış oluyordu.[25]
Elbette Refik Halit’in affedilişinde başka etkenler de olduğu kesindir. Yazarın kalemi, 1926’dan sonra Türkiye hükümeti adına yumuşamıştır. Latin harflerinin kabulünü, dil devrimini, sonra da  Hatay’ın ülke topraklarına katılması savunan yazılarının Türkiye hükümetinin politikalarını destekleyici nitelikte olduğu ortadadır.
Yurda döndükten sonra siyasetle göbek bağını koparan yazar için genellikle benzer yorumlar yapılır. Buna göre, yurda döndükten sonra, siyasetle ilgilenmemek için yalnızca roman türünde eserler vermiş ve yine bu yüzden, diğer türlere itibar etmemiştir. Yine buna göre, siyasetle ilgilenmek istemediğinden fıkra, makale gibi günceli ilgilendiren türler yerine romanı yeğlemiştir. Bu yorumlar yanlış olduğu denli eksiktir de. Bir kere romanın işlediği konuyu tüm yönleriyle ve ayrıntılı olarak anlatması, yazarın ele aldığı konuya daha fazla odaklanmasını sağlar. Ki, bu ‘odaklanma’ yazarı hangi konuda olursa olsun, o konuda derinlemesine kalem oynatmasını gerektirir. Yani, Refik Halit’in roman yazarak siyasetten uzak kalacağı yorumu hem yanlış hem de eksiktir. Dahası, yine bu yorumlara bakarak, yazarın siyasetten uzak duruşu, başına yeni bir bela açılmasını -üçüncü bir sürgün gibi- istemeyişine götürür bizi. Bu da sağlıklı bir yargı değildir. Yazarın ülkeye dönmeden önceki yazıları bakıldığında, artık muhalefet yapmadığı ve Türkiye hükümetinin politikalarını desteklediği de görülür. Dolayısıyla yurda döndükten sonraki durumu, bu şekilde de açıklanabilir. Fakat bu düşünceler havada asılı kalmaya mahkum; gerçek, Refik Halit’in siyasi yazılar yazmadığı ve tür olarak da romanı benimsediğidir. 
Yurdundan ayrı düşmek Refik Halit için de, herhangi biri için de zorlukları ortada olan bir gerçektir. Fakat sanatçıların yaban ellerdeki yurt özlemleri, yoksunlukları, çektikleri çileler onlardaki sanat damarlarını beslemez mi? Halide Edip “Refik Halit’in nefyedilmesi dostları ve Türk sanatkârları için bir esef, fakat Türk edebiyatı için bir kazanç oldu”[26] sözleriyle bu kanıyı destekler. Mustafa Baydar’ın, “İnsanlar bazan ‘kahır yüzünden lutfa uğrarlar’. Sizin de İstanbul ve memleket dışına çıkmak zorunda kalışınız sanatınız için faydalı oldu mu?” sorusuna “Her iki gurbetim de çok faydalı oldu. Birincisinde Anadolu’yu tanıdım. İkincisinde dünyayı tanıdım.” karşılığını verecektir. (Mustafa Baydar, Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar? S. 107)[27] Sanatı doğuran ve besleyen sanatçı, iç çatışmaları ve sürgünleriyle birlikte düşünülünce Refik Halit’in tüm acılara karşın kalemini bilediği sonucuna varabiliriz. Biraz avuntu da olsa sanat ve edebiyatın eninde sonunda acıyla kesişmesinin besleyiciliğini çürütmek çok zor. Refik Halit’e sürgün yıllarındaki eserlerini doğurtan bu öz, çoğu kez kırık bir hüzne ve muhalifliğinin katı bedellerine dayansa da tüm bu hüzün, bahsettiğimiz eserlerinin mayasıdır. Ki ondaki özün farkına varan bilinçli okurun eseri alımlama ve algılama gücü, sıradan okurun tersi yönündedir.



[*]1 Ağustos 1914-20 Kasım 1922 tarihleri arasında işlenmiş suçları af kapsamına alan Lozan barış görüşmelerinde, Ankara hükümeti, Kurtuluş Savaşında düşmanla işbirliği yaptıkları, mücadeleye zarar verdikleri gerekçesiyle adları sonradan saptanacak bazı kişileri affetmeyeceğini belirtmişti. Tarihimize “yüzellilikler olayı” adıyla geçen ve ‘çoğu yurt dışına kaçmış bulunan’ 150 kişi, 16 Nisan 1924 günü yasayla af kapsamı dışında tutulmuş ve bu kişiler yaklaşık üç yıl sonra da vatandaşlıktan çıkarılmıştır.



[1] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, İletişim Yay., 5. b., İst., 2007, s.28
[2] Karaosmanoğlu, a.g.e., s.48
[3] Karaosmanoğlu, a.g.e., s.51
[4] Karaosmanoğlu, a.g.e., s.52-53
[5] Şerif Aktaş, Refik Halit Karay, Akçağ Yay., 1.b.,Ank., 2004, s.35
[6] Sina Akşin, Yakınçağ Türkiye Tarihi 1, Milliyet Yay., s.37
[7] Karaosmanoğlu, a.g.e., s.59
[8] Karaosmanoğlu, a.g.e., s.57
[9] Aktaş, a.g.e., s.38
[10] Karaosmanoğlu, a.g.e., s.63
[11] Karaosmanoğlu, a.g.e., s.64-65
[12] İnci Enginün, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e, Dergâh Yay., 2.b., s.414
[13] Fethi Naci, Gücünü Yitiren Edebiyat, Gerçek Yay., 1.b., s.232
[14] Refik Halid Karay, Memleket Hikâyeleri, İnkılâp Yay., 24.b., s.56
[15] Refik Halid Karay, Sürgün, 8. b., s.39
[16] Karaosmanoğlu, a.g.e., s.65
[17] Refik Halid Karay, Minelbab İlelmihrab, İnkılâp Yay., 2.b., s.46
[18] Karay, a.g.e., s.140
[19] Karaosmanoğlu, a.g.e., s.70
[20] Refik Halid Karay, Sürgün, 8. b., s.61
[21] Karay, a.g.e., s.11
[22] Karaosmanoğlu, a.g.e., s.71
[23] Karay, a.g.e., s.34
[24] Karaosmanoğlu, a.g.e., s.72
[25] Karaosmanoğlu, a.g.e., s.73-74
[26] Bkz. Enginün, a.g.e., s.413
[27] Atilla Özkırımlı, “Gözlem, yergi ve tanıklıklar yazarı: Refik Halit Karay”, Milliyet Sanat, 18 temmuz 1975, S.141, s.8