30.3.12

Entrikalı dolap komedyası




Van depreminin acılı tablosu nicedir belleklerimizden çıkmıştı. Nasıl oldu da unuttuk? Acının belleklerimizde uzun ömürlü yer kaplamasını, belki de basın yayın kuruluşlarının bölgeye gösterdiği ilgisizlik engelledi. Unutturdular belki; ama unutma lüksünü kendimize ne hakla yakıştırdık? Dolayısıyla ürettiğimiz, türettiğimiz her gerekçe, köhnemiş insanlığımıza bahaneler bulmaktan başka işe yaramamaktadır.
Ne vakittir Van’ı düşünmediğimi fark ettiğimde -ne yalan söyleyeyim- kötü niyetli bir oyuna getirildiğimi hissettim. Üstelik yıkılan binalarla, ölen insanlarla değildi bu kadim kenti ve onun acılı gerçeğini hatırlayışım. Çok daha başka nedenlerim vardı; her zamankinden farklı, tercihen eğlenceli bir gün geçirmekti niyetim. Kısacası beynimin nöronlarının ucundan bile geçmiyordu, Van. Birdenbire önümdeki sehpada Devlet Tiyatroları’nın kent bültenini gördüm. Karıştırmaya başladım. Antalya, İstanbul, Ankara Devlet Tiyatrolarından birer oyun turneye çıkmıştı. Derken sonraki sayfalardan gözümün içine bakan oyuncuları gördüm: Tiyatro binaları kullanılamaz hale gelen Van Devlet Tiyatrosu’nun oyuncuları. Araştırdım, uzun süredir turnedeymişler. Hakkari’ye değin doğuyu karış karış dolaştıktan sonra batıya açılmışlar. Bu uğurda teptikleri kilometreler bile fazlasıyla alkışı hak etmiyor mu?
Tek perdelik oyun yaklaşık yetmiş dakika sürüyor ve yetmiş beş dakika boyunca çevrilen dolaplara karnınızı tuta tuta gülüyorsunuz. Oyuncular sahnede, her insanın içinde farklı ölçüde bulunan iyilik-kötülük duygularını çatıştırırken size de dakikaların keyfini çıkartmak ve gününüze anlam katmak kalıyor. Kendi adıma Aristo Arif’in oyun içindeki hallerine, aforizmalarına ve Aristoluğa varış öyküsüne fazlasıyla güldüm.
Felaketlere karşı sanatın, tiyatronun insanları nasıl diri tuttuğunu gözlerinizle görecek, bu başarılı oyunu coşkuyla ayakta alkışlayacaksınız.



21.3.12

Yerli yabancı



Gittiği yeri, gitmek zorunda kaldığı için sevmeye çalışır insan. Yeni yaşamının önüne çeşitli engeller çıkacağını bilmek çıldırtıcı azaplar verir içine. Araçtan indiğinde yaşadığı çelişik duyguların dilleri olsa bir dokunup bin ah işitirsin. Daha tuhafıysa oralıların bakışlarına katlanma duygusudur ve en kötüsü, en sevimsizi kuşkusuz budur. Yadırgayan ifadeleri görmezden gelerek gereksinimlerini karşılayacağın mekânları aramaya koyulduğunda karşına hep başka türlüsü çıkar. Bilirsin, alışmak zorundasın buraya, alışacaksın da; ama alışma süreci ne kadar sürerse sürsün dayanılmazdır. Yabancılığını, ceketini çıkarır gibi çıkaramazsın üzerinden. Oranın kokusuna, rüzgârına, huyuna ve suyuna alışmak, kendini oralı hissetmek olduğuna göre daha zamanın vardır. Üstelik alışmayı bazen hiç istemediğin de olur. İçinde bastırmaya çalıştığın asiliğin hırçınlığını dizginlemek güçtür. Sanatın yumuşaklığına, anlayışına sığınır, süreci geçiştirmeye çalışırsın. Sevdiğin şarkılardan, türkülerden destek alır, günlerce onları dinlersin; daha önceden bağımlısı olduğun yazarları yeniden okur, bazı tümceleri ezberine alırsın; sılanın özlemini yatıştıracak filmleri izler, kahramanların yöntemlerine özellikle dikkat edersin. Çıkmazsın kolayca kabuğundan dışarıya, el olduğunu hissetmeye. Yeni yaşamını oralılara dayatamayacağına ve kalabalığın yerleşik yaşamını değiştiremeyeceğine göre sessiz kalır, pencereler arkasından seyredersin yeni yaşam alanını.
Geldiğin günü anımsamak adamakıllı canını sıkar, tadını bozar. Kesik yol çizgilerini, traversleri, köprüleri, yolları, yılları lanetlemeye, göçebeliğine kahretmeye kalkmanın zamanı geçip gitmiştir çoktan. Gitmek zorunda kalacağın yeni yeri düşünmenin yersizliği de içine çökünce arafta kalmış Dante’ye dönersin. Kendini evinden ve kabuğundan dışarı atmak dışında seçeneğin kalmamıştır.
Farklılığın törpülendikçe bazı duyguların senden kopar. Heyecanın bile başkalaşır zamanla. Kendine katlanamadığın günlerin kim bilir kaçıncısında çay içmek için insanların arasına karışırsın da dilinde birdenbire şive taklidi yapmaya kalkan sözcükler belirir. Şaşırmaya kalmaz, oralı birinin hoşnut gülücüğüyle kendindeki değişime boş verirsin; çünkü artık yabancılığını hissetmeyeceksindir. Ekmek almak için fırına girdiğinde dilin sana oyunlar oynamayı sürdürür. Fırıncı anlar sendeki değişimi ve ondan sonra yabancı gözüyle görmez seni. Karışmaya değil, kaynaşmaya dönmüştür zaman. 

3.3.12

Ruhumun üç hali






 I-adın hep bende kalmalı


Adın hep bende kalmalı.

Havalar nasıl olursa olsun üşümemelisin, terlememelisin; mevsimler olurunu almadan değişmemeli; saat her zaman istediğin saat olmalı; daima benimle kalmalısın. Kır çiçeğimsin, leylağım, beyaz kelebeğim, kraliçemsin ve böyle kalmalısın.

Unutman mümkün mü, o üç günün buğulu büyüsünü? Hani Çamlıca Konağı’nda ilk gece yer yoktu da mutfağa serilen yatakta birbirimize sarılarak uyumuştuk. Sabah uyandığımızda her yanımız tutulsa bile şikayet etmemiştik. Yukarı gidip sana kahvaltılıklar getirmiştim de iştahla, neredeyse nefes almadan yemiştin. Karnımızı doyurunca el ele dolaşmaya çıkmıştık. O sessizliğin ve kimsesizliğin içinde sana daha sıkı sarılmıştım. Yerlerde ince bir kar tabakası vardı, hava sana göre serindi. Yalnızca çiy düşmüş gözlerin açıkta kalacak şekilde örtünmüştün; ürpermekten kendini alamamana karşın  hiç “üşüdüm” dememiştin. Toprağın kokusunu içimize çekerek, gölcüklerden atlaya zıplaya yürürken her zaman mutluluğa gebe aşkımızdan coşkuyla bahsetmiş, “ikimiz birlikte olduktan sonra her türlü güçlüğün üstesinden geliriz” demiştik. Orada baş başa olmamızın şerefine bir sigara içmeme izin vermiştin de daha ilk nefeste sanki onca yıl boyunca bu zıkkımı içmemişim gibi öksürüklere boğulmuştum; karnını tuta tuta gülmüştün; sonra sen ilk nefeste öksürmeye başlayınca, bu sefer ben gülmüştüm ve orada, bizi birbirimize hayallerimiz gerçekleşmişçesine yakınlaştıran yerde, kim bilir kaçıncı kez sımsıkı sarılmıştık.
Dışarıdan rüzgârın ıslığı geliyordu, karanlık gökyüzünde yıldızlar gözlerinin ışığına benziyordu. Uyuyamamıştık, uyuyarak zaman öldürmektense üşüyerek de olsa gecenin kapkara göğünü düşlerimize ortak etmek istemiştik. Ellerimle demlediğim çayı, ince belli bardaklara doldurup getirmiştim de sevgimizi içer gibi keyifle yudumlamıştın. Tahta sandalyelerde oturmaktan usanınca, terasın ucuna gidip yıldızları ellerimizin arasına almaya çalışmış, başaramayınca “bizi istemeyeni biz hiç istemeyiz” diyerek hepsine darılmıştık.
Ertesi gün iki yıldır anlatamadığım, belleğimin dahi unutmak istediği uğursuz gizimi açıklamıştım. Yapmasa mıydım? Çamlıca Konağı birden bakışlarındaki öfke gibi sert, ve dayanılmaz gelmişti de başımı kaldırıp bakamamıştım yüzüne. Ellerini görüyordum yalnız, bana vurmanı beklediğim biçimli ellerini, birkaç kötü sözünle, belki küfürlerle. Kırman, dökmen gerekirdi; kinlenmen, canımı acıtman. Sustun, dudaklarını sıkıyordun besbelli; yüreğini bir kuş gibi kafeslere kapatıvermişti en değerlin. Seni mi kendimi mi avutmaya çalıştığı belli olmayan anlamsız sözcükler geveliyordu ağzım. Gözyaşlarına engel olmaya çalışıyordun. Olmadı, göz yaşların patladı, kirpiklerinin ucunda birikmeden kayıp düşüverdiler. Söylediklerine ayıp sokmadın fakat tüm dediklerin içimi kanattı. Savunamadım kendimi, konuşmaya hakkım yoktu; ağlamak istedim, ağlamaya hakkım yoktu.
Sabahleyin yine gözlerinde gördüm yıldızlarımızı. Geçmiş gizemli olsa bile bugünümüz ve geleceğimiz besbelli açıktı. Senin adın bende benimki sende kalacaktı.



II-ölüm düşer ardıma


Ben böyle güzel kahverengi bilmem; aslında pek sevmem, donuk, ölgün bulurum ama sende öylesine ışıltılıdır ki hiçbir şeye değişmem. Bambaşka bir kahverengi. O ışıltı, güldüğünde daha da artar. Sen bilmezsin. Olanca güzelliğin dolar, göz kapaklarının içine. İşte o vakit her şey uçar gider aklımdan. “Bir kuyu olsa da başımı soksam” diye geçiririm, ne kuyu bulurum ne kuytu; bir garip sarhoş olurum. Biriktirdiğim tüm kini damarlarımdan atarsın, düşer üzerimdeki kefen; bahçemizde bulurum kendimi, gelecek aydınlanır hiç olmadığı kadar.
“Bir hüzne bir de sana sevdalıyım” dizesi düşer aklıma gidişlerinde. İncinirim. Ölümler düşer ardıma; hani sevgin kutsamış olmasa bedenimi, sihirli dokunuşlarını tanımasam kahreden ıssızlık büsbütün yakalayacak beni.
Bugün üzgünüm, büyük bir günah işlemişçesine. Yokluğunda sağlıklı düşünemiyorum, bu agulu keder karamsarlığını kuşanıp saldırıyor bıkmadan. Güçlü olmak elimde değil; uzaklığında kuytularıma saklanıyorum; gene olmuyor. Her an bir yerlerde bir hainlik olacakmış da beni bulacakmış gibi geliyor. Oysa yanımda olsan, tek sözcük dahi çıkmasa güzel dudaklarının arasından ama yanımda olsan, avunurdum; gözlerindeki gamzeler yeterdi.
Otobüse binip Toroslar’a doğru yol aldığında güllerim soluyor, başlıyor acının keskin çığlıkları. Otobüsün iyice ufalıncaya dek bakıyorum ardından; zor bastırıyorum hıçkırıklarımı. Gözlerimi görüyorum otogarın camlarında, kendimden korkuyorum. Ayrılığın dakikasında bu hale gelen ben, onca gün ne yapacağım? Dayanamıyorum.
Biraz oyalanmam gerek, hemen eve dönemem, kafamı dağıtmalıyım. Otogardaki kitapları karıştırıyorum; ucuz ve basit kitaplar çoğu. Anlamsız geliyor, yazılmaması gereken yazılar basılmış kitap olmuş. Namaz hocaları görüyorum, biri kız biri oğlan nasıl namaz kılınacağını fotoğraflarla gösteriyor. Çocukların hali canımı acıtıyor.
Metroya biniyorum, adım atacak yer yok. Kulaklığı kulağıma takıyorum, başlıyor Fikret Kızılok “Gecenin Üçünde”ye. İçim yeniden dağlanıyor. Bizim şarkımız. Fikret Kızılok’u ikimiz de seviyormuşuz meğer, ilk zamanlar bilmiyorduk da bu şarkıyla fark etmiştik. Hatırlıyor musun, daha önce hiç dinlememişçesine bakmıştık birbirimize ve gözlerimizle anlaşmıştık: “Bu şarkı ikimizin şarkısı olsun.”
Kızılay’da iniyorum, eve ne kadar geç gidersem o kadar iyi. Ne yapsam? Cebimde biraz para var, sana bir şeyler alabilirim. İkimiz için bir şeyler. Birlikte geldiğimiz kitapçıya giriyorum; insanların pek de ilgilenmediği raflardadır senin yazarların. Gözüme hemen ilişiyor “Şaka” ama sen de vardır, anlata anlata bitiremediğine göre.
Saate bakıyorum, henüz kırk beş dakika olmuş. Birkaç güzel cümle göndersem, indiğinde okursun, gözlerin güler. “Sen şimdi Toroslar’a doğru gidiyorsun, su perisi. Sensizliğin ilk dakikalarında yine ne yapacağımı şaşırmış bir haldeyim. İçim acıyor. Geleceğin günü iple çekiyorum, için hep benimle olsun.”
Romanlar çekilmez geliyor, öyküler de. Şiir kitapları belki ilacım olabilir. Birkaçında aradığımı bulamıyorum; şairler hep kendilerini mi anlatır? Şu anı yaşatacak bir şiir yok mu bunca kitabın içerisinde? İçin için yanıyorum. Biraz arayınca istediğim dizeleri buluyorum: “Piraye için yazılmış: SAAT 21 - 22 ŞİİRLERİ”. Orasından burasından okumaya başlıyorum: “Seni düşünmek güzel şey / ümitli şey.” Benim de bağırasım geliyor adını. Parasını ödeyip çıkıyorum.
Sokak kum gibi insan kaynıyor. Yeni çıkan kasetlere baksam… Aklıma daha iyi bir fikir gelse belki vazgeçeceğim ama yok, aklım işlevini yitirdi. Burası da kalabalık. Neler çıkmış? Kazım Koyuncu’nun gülen yüzünü seçiyorum hemen diğerlerinin arasından: “Dünyada bir yerdeyim” Ne de severdik şair ceketli çocuğu! Ölümünden sonra bir araya getirilen şarkıları. Yine senden ayrıyken duymuştum, kansere yenik düştüğünü. “Haberin var mı?” diye sorduğumda sesin titremiş, inanamamış sonra da benim beceremediğimi yapmış, ağlamıştın.
Yeni bir makine koymuşlar, barkodu okutunca albümü dinleyebiliyorsun. İlk şarkı “Hoşça kal”. Az sonra içli sesi kulağımda: “İşte gidiyorum bir şey demeden / Arkamı dönmeden şikayet etmeden / Hiçbir şey almadan bir şey vermeden / Yol ayrılmış görmeden gidiyorum” Çok güzel, içimi paramparça ettin Kazım? Bu genç yaşta neden gittin sanki, sana kadar gitmesi gerekenler dururken? Ağlasam kederim hafifleyecek, biliyorum ama tek damla düşüremiyorum. Akıtmaz yaşını bu yeşiller, usanmadan biriktirir.
Biraz ilerdeki bina ilişiyor gözüme. Alışkanlık. Sensiz hiç gelmedim, şimdi de gitmek istemiyorum aslında ancak sokaklar ürkütüyor beni. Dışarıda yapayalnız yürüyemem, iyisi mi yukarı çıkıp biraz soluklanayım. Merdivenlerinde iki sevgili ilişiyor gözüme, dudakları birbirine değdi değecek, benim gitmemi kolluyorlar. Asansörü çağırıyorum, ‘gel buraya, taşı beni’. Beşinci katta takılmış kalmış. Meşgul diyor kırmızı kırmızı. Bekleyeceğim, senin ki inatsa benimki de inat. Fazla direnemiyor, geliyor her katta dura dura. Aşıkların öpüşme seslerini duyuyorum, kabine girer girmez. Sesleri içimi yakıyor.
Kapıyı açar açmaz duman çarpıyor yüzüme. İçerisi kalabalık ve gürültülü. İnsanlar burayı da mı keşfetti? Burayı ikimiz bulmamış mıydık? Pencere kenarı dolu, duvar dibi dolu; hiç sevmesem de orta yere oturuyorum. Ortalıkta olmaktan hoşlanmam. Aynı kız geliyor, “bir fincan çay” diyorum. Pencere kenarındakiler hareketleniyor bu sırada. Gözüm üzerlerinde, kalktıkları an değiştireceğim masamı. Duvar dibinde oturanlardan sırtı dönük olan yüksek sesle bir şeyler anlatıyor; kulak veriyor, önemli sözcüklerini seçmeye çalışıyorum. Çok zor, dili epeyce bozuk. Uğraşınca bir iki sihirli sözcük kapıyorum; “Hakem” diyor, “penaltı” diyor.
Çayım geliyor, buharı üstünde. “Şekerlerin ikisini alabilirsiniz.” Ziyan olmasın. Şekerler kızın avucunda gidiyor.
Sokaktakilere bakmaya koyuluyorum. Bu da eski alışkanlıklarımdan. İfadesiz, yorgun yüzler yine.
Saate bakıyorum,  bir saat kırk dakika olmuş. Zaman geçmiyor! Bir sigara olsaydı içerdim şimdi, çayla iyi giderdi. İçmezdim ama, yapamam, söz verdim.
Kitaplığın karşısında, hoparlörün altında masam; yüzüm kitaplara dönük, kulağım müzikte, sensiz ve sessiz oturuyorum. Evet, sen olmayınca yapabildiğim tek uğraş bu; oturmak. Bir işim olsa… Boşta duran gazetelerden üsttekini alıyorum. Baş sayfaya öldürülen gazetecinin cenaze töreninden kocaman bir fotoğraf koymuşlar. Gazetecileri öldürmek çok zor değil!
Gözüm dalıyor, zaman anlamını yitiriyor, bir an nerede olduğumu unutuyorum. Hani seninleyken de olurdu, dalar giderdim de ses etmezdin. Birdenbire kendime gelince kahkahayı basar, “Neler düşünüyordun ben yokken?” derdin muzipçe ama asla hatırlayamazdım. Şimdi biliyorum, seni düşünüyorum. Uzağımda olmana dayanamıyorum, yüreğim eziliyor; görünmez bir ilmik boğazıma dolanmış, sıktıkça sıkıyorlar. Sesini duysam şimdi… Otobüsün moladaysa telefonun açık olabilir. Ama değil, “aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor” diyor metalik ses. Sanırım bir dergide okumuştum; ünlü bir otomobil firması otobüslerde cep telefonu kullanmanın bilgisayar sistemine zararı olup olmadığı konusunda detaylı bir araştırma yapmış, sonuçta cep telefonu kullanımıyla otobüslerde meydana gelen arızaların ilişkisi olmadığını tespit etmiş. Eğer gerçek böyleyse bunca yaygara niçin koparılıyor? Bıraksınlar özgürce ulaşabileyim sevdiğime. Yine elim tuşlara gidiyor, madem konuşturmuyorsunuz ben de yazarım. Fakat yazacak neyim var ki? Kalakalıyorum.
Az önceki adamın sesi gene müziği bastırıyor. Ne dediğini anlamak istemiyorum ama yine bir iki sözcük çalınıyor kulağıma: “önümüzdeki hafta” diyor, “sakatlıklar” diyor. Herkesin derdi başka tabii.
Neden böyleyim? Bir ben değilim ya, sevgilisinden ayrı düşen! Üstelik bu ayrılık sadece yirmi iki gün sürecek… Yirmi iki? Hay aklıma… İki saat geçmiyor, onca gün nasıl geçecek? Hesaplar korkutur beni çocukluğumdan beri.
Sokakta dört beş genç bildiri dağıtıyor. Yoksa önemli bir günün arifesinde miyiz? Sahi ayın kaçı bugün? On dördü. On beşinde ne olmuştu? Memur maaşları var. Başka? Beş ve beşin katlarında önemli bir gün hatırlamıyorum hiç. On beş ağustos? Acaba deprem mi? Tabii ya, on yedi ağustos depremi olmalı, binlerce insan ölmüştü.
Çayım soğumuş. “Yenileye bilir misiniz lütfen?” Bu kız neden bu kadar suratsız? Her neyse, iş yorgunluğundandır. Tanıdık bir şarkı başlıyor ama, nereden? Akordeon belli belirsiz giriyor, sonra ses yavaş yavaş yükseliyor, çelik telli gitar eşliğinde iyice belirginleşiyor, bir buçuk iki dakika sonra azalıp belli belirsiz çıkıp gidiyor. Geldiği gibi. Nereden anımsıyorum? Sevdiğim bir şarkı mı? Tamam hatırladım, bir Fransız filminin müziği, hani şu ilginç kızın öyküsünü anlatan film. Neydi adı? Sinemaya gitmiştik. Doğru ya, birlikte gitmiştik ve sen çok etkilenmiştin de ben ne yapıp edip müziklerini bulmuştum. Islak öpücüklerin ödülüm olmuştu.
“Fincan olsun lütfen.” Neden öyle bakıyor suratıma? “İki yıldır buraya geliyorum ve hep fincanda içerim.” Yüzü kızarıyor, elindeki bardakla gerisingeri mutfağın yolunu tutuyor. Dudakları kıpır kıpır, yoksa küfür mü ediyor? “Sıkıysa yüksek sesle söyle.” Müşteriyim ve haklıyım nasıl olsa.
Karşı masadaki çift gözümün içine bakıyor. Umurumda mı sanki varlığınız?
Adamın sesi yine diğer seslerin üzerine çıkıyor. Çıldıracağım. Pis herif, mikrofon mu yuttun?  Gidip patlatacaksın iki tane, aklı başına gelecek. Bak sen, hâlâ futboldan konuşuyor. Hangi maç bu kadar uzun boylu konuşmaya değer ki?
Kitapların sırtlarındaki yazanları seçmeye çabalarken biri dikkatimi çekiyor. Yüzü bana dönük. Aralanmış bir hapishane kapısından dışarıya karanlık sızıyor. Ama yok, ışık sızar, karanlık sızmaz. ‘Ortalığı karanlık kapladı’ deriz. Karanlığın üzerindeki beyaz boşlukta koyu harflerle kocaman “TECRİT” yazılı. Tecridin karşılığı neydi? Masaların arasından güç bela yol açıyorum kendime, rahatları bozuluyor az önceki çiftin. Kitabı alıp yerime dönüyorum. Hapishanelerdeki tecrit politikasını anlatıyor. Şimdi hatırlıyorum sözcüğü ‘yalıtım’, ‘soyutlama’ gibi bir karşılığı vardı. Hattâ satın aldığım kitapta da böyle bir şiir yok muydu? Evet, işte: “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları” Yıllarca içerde kalmış hükümlü yazmış; hücrelerden, psikolojik işkenceden, insanlıktan, soyutlamadan bahsediyor. İçerdekilerin mektuplarına da yer vermiş, “en yetkili ağızlardan” diyor. İntihar edenlerden, ölüm orucundakilerden söz ediyor.
Sesli mi düşünüyorum, insanlar niye yüzüme bakıyor?
Çay neden gelmedi bu arada? Garson kız elinde çay tepsisiyle masaları dolaşıyor ama benim masama uğramıyor.
“Ben de çay istemiştim.”
Aşağıda neler oluyor? Bildiri dağıtan gençler çembere alınmış ama çevrelerinde hiç üniformalı görünmüyor, polise de benzemiyorlar. Yoksa ‘sivil’ mi bunlar? Yakınlarda bir yerlerde askerler koşuyormuş gibi rap rap sesler geliyor. Başımı arkaya çevirince polisleri görüyorum. Kasklarını takıyorlar hızla. Ellerinde kalın, kara yılan gibi coplar. Telsizli adamlar onlarla konuşuyor. Kameralar bile gelmiş, hay Allah, neler oluyor! Deprem bildirilerini çekiştiriyor ince bıyıklı biri. Vermiyor gençler ama uzun süre dayanamazlar, kimsesiz görünüyorlar. İçlerinde tek iri yarı var, ötekiler çelimsiz “vermeyeceğim” diyor. Sesi içerdeki gürültüyü deliyor. Fakat gitgide daralıyor çember, iyice sıkışıyorlar; kameramanlar çoktan bankların üzerine tünemişler. O anda bir kuş gibi fırlatıyor bildirileri iri çocuk. Uzaklardan yarım yamalak alkış sesleri… Bildiriler kaldırım taşlarına, gelip geçenlerin üzerlerine, büfenin çatısına düşüyor. Hafif rüzgâr onları savuruyor.
Neler oluyor aşağıda ve benim çayımı niye getirmiyorlar?
“Kafenin sahibi sizinle görüşmek istiyor.” Çayımı fincanda getirmeyen kızın sesi. Niye çağırsın ki beni?
“Benimle mi, neden?”
Orada, mutfak kapısıyla tuvalet kapısının arasındaki boşlukta duran adamı işaret ediyor. Sert bakıyor. Senden mi korkacağım, geliyorum.
“Buranın huzurunu bozuyorsunuz, lütfen gider misiniz?”
“Nasıl? Ben mi bozuyorum buranın huzurunu? Ne yaptım ki?” Şaşkınlığım anlatılır gibi değil, sözcükler gelişigüzel fırlayıveriyor ağzımdan.
“Bakın sorun çıksın istemiyorum.”
“Sorun sizsiniz zaten. İki yıldır buraya geliyorum ve şu yaptığınız davranışa bakın.”
“Beyefendi, garson arkadaşıma terbiyesizlik yapmışsınız, üstelik müşterilerimizden de şikayet var.”
“O, onların ayıbı. İki yıldır buraya gelirim ve…”
“Lütfen gidin, zor kullanmak istemiyorum.”
“Ne yaparsın?”
Çekin gidin ve neler yapabileceğimi görmeyin.”
Bir el omzumdan çekerek uzaklaştırıyor beni. Duvar dibindeki ‘futbol meraklısı’ bu. Bozuk şivesini yüzüme haykırıyor:
“Git istersen kardeş, polis filan çağırır, başın belaya girer. Buranın sahibine ne olacak, olan sana olur!”
Haklı mı yoksa? Dışarıdaki gençler aklıma geliyor, ne oldu acaba? Polis zor kullanmış mıdır? Tüylerim diken diken. Cop, biber gazı,… Gitmesem ne yapabilir? Dalgınlığımdan yine adamın sesiyle çıkıyorum. Eşyalarımı toplamış, bana uzatıyor.
“Git hadi, tatsızlık çıkacak. Başka zaman gene gelirsin.”
Bir daha adım atar mıyım? Arkama bakmadan gidiyorum. Asansör burada, çağırsam gelmez!
Sokak eski havasına bürünmüş. Az önceki kalabalık nereye kayboldu? Polisler gitmeye hazırlanıyor; kasklar çıkarılmış, coplar bellerinde. İyi ama gençlere ne oldu, habercilere, telsizlilere? Ilık rüzgâr kâğıtları uçuşturuyor. Bildiriler olmasın? Rüzgâr kaçırıyor, ben kovalıyorum. Birini yakalıyorum, fazla uzaklaşamıyor. Deprem değilmiş. Bir mezar taşı resminin altında koyu harflerle “mezarda emekli olmak istemiyoruz” yazıyor.
Yokluğunda ölmesem de ölümün değişik yüzleriyle tanışıyorum.
Kimse bana katlanamıyor; bu kadar çekilmez miyim? Çay bile içemedim, içirmiyorlar. Fakat iyi ki bu halimi bilmiyorsun. En kötüsü zaman geçmiyor güzelim.



            III-aşık değilim


Karardı gök, peşi sıra doğdu güneş. Geliyorsun artık, günlerimi doldurdum. Otobüsünün tekerleri bana doğru dönerken cama yasladığın başını görüyorum. Soluğun pencereyi buğulandırmış. Koltuğunun ılıklığını bile duyabiliyorum. Bedenin yorgun, gözlerin de, ama uyuyamamışsındır. Uzun yolda gazete, kitap okumayı sevmezsin, kulaklık kulağındadır mutlaka. Toroslar ardında kalmıştır.
Yalnızlığımda ardı sıra dizeler döküldü belleğimden, çoğunu odaya girince unuttuğum. Kaydetmek için oturduğumda uçup gittiler, hiç gelmemecesine. Yazıya geçebildiklerim ise yetmedi, eksik, sadece anı duyumsattılar; değer biçemedim, sana yakıştıramadım.
Sözlüklerde aşkın anlamına baktım; aşırı sevgi, bağlılık duygusu… Kendimi tanımlamaya kalktım; aşırı sevgi duyan, bağlılık duygusu fazla olan… Bir bardak dolusu mu, bir kamyon mu, kim ölçecek? Üstelik aşırılığı bize kötü öğretmediler miydi? Eğer böyleyse tutkunluğumun karşılığı aşık değilim; aşk sensin.
Dün karar verdim, yine tıkılıp kalmışken duvarlar arasına, ilerde yazacağım romana. Bir mektup roman düştü içime, bizden ilhamını alan. Şimdilik bu kadarını düşündüm, zaman besler nasıl olsa.
“İyi günler aşk. İkimizin göğünde yeşerecek günlerin özlemi içimi yakıyor. Geçsin istiyorum zaman, yaşlanayım, seni hep koynumda yatırayım.”
Telefonu bırakıyorum, artık gereksiz; otobüstesin, molada okursun.
Yüksek gökdelenin ardına gizlemiş yüzünü güneş; kızıllığı geçti, kızgınlığı kaldı otogarın asfaltında. Gencelmiş görünüyor yüzüm, parıldayan camlarda. Eriyor geride kalan günlerin kederi, kabusu. Hücre hücre tutuştuğumu hissediyorum, varsın güneş kendine pay çıkarsın. Mektubunu bastırıyorum göğsüme, ayrılıkta düşürdüğüm buruk satırlarını benliğimin. Okurken ki halin doğuyor içime, dudakların kıpırdıyor, hayran oluyorum gördüğüme; yüzünün mutlulukla ışıdığını, gözlerinin güldüğünü, dudaklarının keyifli kasılışını, gururumu okşadığını düşünüyorum. Ödülümü alacağım: ıslak bir öpücük yanağımın inceldiği yerde. “Daha çok yazmalıyım” diye hınzırlık edeceğim yine.