5.6.11

Zeka alanları ve kirli hayat



Günümüzde veliler, öğrenciler için bazı yanlış değerlendirmelerde bulunuyor. Bunlardan biri hiç kuşkusuz şudur: “Bizim çocuk matematik yapamıyor, demek ki akıllı değil.”
Matematiğin önemli olduğu konusunda elbette kimsenin kuşkusu yok; ama bir çocuk matematik dersinde başarısız diye de asla akıldan noksan olamaz. Konuya bilimsel açılardan bakmak da sanırım yarar var.
Howard Gardner, “Çoklu Zeka Kuramı”nda zekanın çok boyutluluğu üzerinde durur. Fakat ondan önce çeşitli zeka tanımlarına kulak vermekte yarar var. Bu tanımlardan bir ikisi şöyledir:
“Zeka, çevreye uyum sağlama gücüdür.”
“Zeka, zihinsel olarak kendi kendini yönetme yeteneğidir.”
Bunlara benzer birçok tanımı yapılabilir zekanın; ama yine de beynimizde tam olarak somutlamamız zordur zekayı. Yaygın bir anlayış olarak çoğumuz zekayı yalnızca akılla ve aklın sayısal yönüyle ilişkilendiririz. İşte burada Gardner’ın “Çoklu Zeka Kuramı”na kulak vermemiz  oldukça işimize yarayacaktır. Öyle ki bu kuram, zekanın soyut karışıklığından büyük oranda bizi kurtarır. Böylece zekanın yalnızca sayısal boyutlu olmadığını, aksine ne kadar çok boyutlu olduğunu da ortaya koyar.
Çoklu Zeka Kuramı’na göre birey zekasını geliştirebilir, somut bir biçimde günlük yaşamının bin bir türlü olayında ortaya koyabilir. Bu saptamalar gösterir ki zeka sanılanın aksine tek boyutlu ve durağan değildir. Doğuştan ciddi bir zihinsel kusuru olmayan, yeterli bedensel işlevlere sahip her birey gerekli gayreti gösterirse en uzak olduğu zeka alanında bile ilerlemeler kaydedebilir.
Bu kuramın bence en özgün yanı ise zekanın sayısal olarak hesaplanamaz oluşudur. Okul sıralarında, üniversite sınavlarında yapılan hiçbir sınav –kim ne derse desin- asla zeka düzeyimizi ölçmez. Bu sınavların ölçtüğü esas nokta, bireyin sınavdan önce sorumlu olduğu konulara ne kadar çalıştığı, bunları ne kadar özümsediğidir.
Howard Gardner’ın çoklu zeka kuramı çeşitli zeka alanlarına ayrılır. Bunlar sözel-dilsel zeka, mantıksal-matematiksel zeka, sosyal zeka, içsel zeka, bedensel zeka, ritmik zeka, uzamsal zeka olarak adlandırılır. Bu alanların tamamı her bireyde mevcut olduğuna göre bireyin çeşitli zeka alanlarına yatkınlığı olabileceği gibi uzaklığı da olabilir; ama bu asla herhangi bir zeka alanına karşı kesinkes başarısız olacağı anlamına gelmez.
Tüm bunlar gösteriyor ki zekanın birçok alanından yalnızca biridir matematiksel zeka. Bu zeka alanını geliştirmemek çocuğun yanlışı olabilir; oysa en başından sivri genellemelerde bulunmak da velinin yanlışıdır ve bu tutum, hepsinden daha vahimdir. Sorunu ortadan kaldırmak ise okul-aile dayanışmasına çocuğun ortak edilmesiyle ortadan kaldırılabilir.
Adını andığım zeka alanları herkeste farklı düzeyde olabilir. İlkokuldan beri öğretmenlerim bende hep sözel-dilsel bir yetenek olduğunu düşünürlerdi. Ne kadar doğru bir saptamadır bilemeyeceğim; ama bu kuramı işittiğimden beri hep sözel-dilsel zeka alanımın diğerlerine göre baskın olduğunu düşündüm. Ki, sonradan uzmanlık olarak Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü seçerek sanırım bu iddiayı pekiştirmiş de oldum ve edebiyatla daha doğrudan bir ilişki geliştirmeye koyuldum. İyi ki böyle bir yatkınlığım varmış diye hep düşünürüm. Herkes zeka alanına göre mesleğini seçmeli, çünkü kötü meslek seçiminin insanı  körelttiğini açıklamaya sanırım gerek yok.
Nasıl ritmik zeka alanı müziksel çağrışımlar yapıyorsa sözel-dilsel alanın özellikleri de edebi çağrışımlar yapar. Bu alanı baskın olanlar söz ve sözcük oyunlarını severler, genellikle iyi birer hatiptirler ve insanları etkileyen konuşmalar yapabilirler. Edebiyat eserleriyle iç içedirler, ki bir süre sonra çok normal olarak ellerine kalemi alarak ufak ufak karalamalarla yazmaya koyulurlar.
Fakat çağımızın doğal bir sonucu gibi görülen basit ve herhangi bir çaba gerektirmeyen eğlence tüketimi en başta özgün bir sanat dalı olan edebiyata ciddi zararlar vermeye başladı. Her şeyin kolayına kaçılan dünyamızda bilgisayar oyunları, ucuz stand-up gösterileri her sanatı engelleyecek derecede sanat dünyasına egemen olmaya başladı. Bu tür eğlencelerin insanlar tarafından anında tüketilmesine şaşmamak gerek. Öyle ki edebiyat gibi köklü sanat dalına ilgi duymak zor iştir. Öyle ki yıllar boyunca kitaplar devirecek, kendinizi aydınlığa çıkarmaya çalışacaksınız. Oysa çağımızın eğlence dünyası, tüm duyu organlarımıza birden ve anında seslenirken içeriğini de iğrenç derecede bel altıyla desteklemektedir. Yüksek düzeyde para kazanma hırsıyla girişilen bu çaba başta genç kuşaklarımız olmak üzere hepimize zarar vermektedir.
Böyle bir ortamda benim gibi sözel-dilsel zekaya sahip her birey, derinlerinde köklenen öfkeleriyle sımsıkı romanlarına, öykülerine, şiirlerine sarılmıştır. Yeni başlanan her metin yepyeni bir sitemdir çağın kirliliğine, yepyeni bir soluktur içimizdeki güzelliklere. Nasıl olmasın ki… Her kitapta bambaşka ve  olağanüstü şifreleri vardır hayatın. Birkaç örnek verelim: Voltaire, “Söylediklerine katılmıyorum ama fikirlerini söyleme hakkını sonuna dek savunuyorum,” derken Spinoza, “Gönüller silahla değil, sevgi ve yüksek gönüllükle yenilir,” der. Son noktayı Cemil Meriç’le koyalım: “Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: Karanlığa öyle alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi!” 

3 yorum:

  1. İçerik zaten güzel Dostum, ama C. Meriç'in sözünü öyle beğendim ki, sana sormayı akıl edemeden bir çırpıda paylaşıverdim twitter üzerinden. ..aydınlığı yangın sananlardan biri belki okur diye...

    YanıtlaSil
  2. Sormana gerek yok ki gözüm...
    İçeriği beğenmene sevindim; ama ben o denli beğenmedim aslını sorarsan.

    YanıtlaSil
  3. Neden böyle düşündüğünü söyleyeyim mi Dostum, bence sen yazının biraz "soft" (kusura bakma ama durumu karşılayacağını düşünerek kullandım bu kelimeyi) olduğunu düşündün...

    Bilmem tespit doğru mu? Ama yazının soft olması içeriğin güzel olmasına engel değil.

    YanıtlaSil