17.4.17

Sis'li yazı





“Sis,” deyip usulca arkasına yaslandı. Korkarım, dizelere hükmeden koyu karamsarlığın aynını bize de yaşatacaktı. “Şubattı. Soğuk, en kalın giysilerin bile içine sızıp sizi dondurabiliyordu.” Şimdi bakışlarında herkesi korkutabilecek bir öfke peyda olmuştu. “Sis yüzünden,” dedi. “İstanbul’un üzerine çöken sinsi, alçak sis tabakası, tüm canlıyı kötü emellerine razı gelmeye mecbur kılan, görülse de bütünü seçilemeyen bir çeşit duvar yahut kımıl kımıl bir mahlûkattı. Ahlaksızlığımızı yüzümüze haykıran bu sisten duvar öyle yoğun, ıslak ve yapışkandı ki hiçbir güç bu tabakayı aşamazdı. Beş altı metre önümü zar zor seçebildiğim bu kesif sisin içinde küçük, sakınımlı adımlar atarken birden mıhlandım kaldım. O yoğun dumanın arasında sıra sıra dikili ağaçları izleyerek, gövdelerine tutunarak ilerlerken birden burnuma gelen tütün kokusu ve önümdeki ağacın arkasına gizlenen kişinin gizleyemediği kapkara pabuçları her şeyi açıklıyordu. Memleketin perişan hali, yaşadığım tutuklamalar, saçma sapan gerekçelerle sürgüne yollanarak çocukluğumu, gençliğimi ve ömrümün çoğunu babasız geçirmem, yıllarca bir kentten diğerine tayin edilerek rahat yüzü gösterilmeyen ve sürgününde ölen babam, yine sürgüne gönderilen arkadaşlarım Hüseyin Siret ve İsmail Safa, ezberimden çıkmayan Hasanpaşa Karakolu, her şeyden çok matbuat tartışmalarından ürktüğü için kapatılan Servetifünun, uğradığım jurnaller…  Hepsinin baş sorumlusu, tüm çelişkilerin kaynağı sensin ‘büyük burun’… Gelgelelim bir hafiyeyi kendi gözümle görebileceğimi hiç düşünmemiş, dahası sis duvarıyla hafiye duvarı arasında sıkışıp kalacağımı öngörememiştim. Sanki tüm bedeni sisten ibaret dev bir mahlûkat ahtapot kollarıyla ağzımı, hafiyeyse tütün kokan terli elleriyle burnumu kapamıştı. O denli yoğun duyumsamıştım ki soluksuz bırakıldığımı, eve girer girmez son çare olarak salona geçtim. Kapının dışında bıraktığım iğrenç tabakayı pencereden seyrederek Boğaz’ın esir edilemediğini görecek, bir nebze olsun rahatlayacaktım; ancak dev mahlûkat, buluttan cüssesiyle İstanbul’un üzerine abanmış, her daim güzelliğiyle çekici bu kadim kenti iğfal etmekteydi ve böyle bir ruh boğulmasında dökülmeye başladı mısralar. [i]

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!... [ii]

Tevfik Fikret’e bu ünlü şiiri yazdırarak hem kendi şairliğinin hem de şiir geleneğimizin seyrini değiştiren neden, yalnızca bir doğa olayı sonucunda İstanbul’un sisle kaplanması olamazdı. Onu bu şiiri yazmaya iten esin, kaynağını koyu sis duvarı ile istibdadın hafiye duvarı arasında kalakalmış olmasından alır.
1902’de istibdadın hafiye duvarıyla sarmalanmış şair Fikret, acaba şimdi diyeceğimi duyabilseydin sevinir miydin üzülür müydün? Şiirinin ölümsüzlüğünü, o inatçı dumanla örtülü ufuklarımızda her soluksuz kalışımızda daha iyi anlıyoruz.






[i] Tevfik Fikret’le ilgili yazdığım öykü taslağından bir bölüm  
[ii] Örtün, evet, ey felâket sahnesi… Örtün artık ey şehir; / Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi! (Sis şiirinin son iki mısrasıdır.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder