26.3.18

Ölmeme Günü





Üniversitedeki ilk günümüzde hoca, edebiyat öğrencileri olan bizlere sormuş ve bizler sanki soru çalışmadığımız yerden gelmiş gibi susmuştuk. Soru zor muydu? Aksine… “Edebiyat nedir?” İyi kötü bir şeyler, kalıp ifadeler kullanmaya hevesli değildi hiç kimse. Sonra bir arkadaşımız söz istedi. Yüzünde gözlerini aydınlatan cesaret ışığıyla “Ya hoca dediğimi beğenmezse”nin ürküntüsü iç içe geçmişti. Harika bir tanımdı. Bunca yıldır değil aklımdan çıkması, her yeri geldiğinde bu olayla birlikte hatırlatırım: “Edebiyat bir devin dünyayı omuzlarında taşımasıdır.”
“Devlerin dünyası” değil, çünkü bir dev kalabalığı olsa hiçbiri diğerinin sırtına ne yüklenmiş diye düşünmezdi. Diğer bir deyişle devler sınırlı sayıdadır, yani azdır ve az olan değerlidir. Nasıl değerli olmasın; kadim insanlık tarihinin çilelerle, isyanlarla dolu serüvenleri başka türlü bugünlere nasıl ulaşabilirdi? Önce sözden söze, dilden dile, kuşaktan kuşağa aktarıldı, sonra yazıya döküldü, okundu, çoğaltıldı, başkalarına anlatıldı, başkalarınca okundu… Dolayısıyla insanın belleği olma görevini yerine getirecekler birer dev gücünde olmalıydılar ve kendileri dışında kimsenin altından kalkamayacağı bu aktarımı yapmak elbette şairlere, yani devlere kaldı.
Bir dev gibi seviyordu dev
Ve elleri öyle büyük işler için
                               hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
                               çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
                               hanımeli
                                               açan evin.

Nâzım Hikmet’in Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri şiirinde kendisi için “dev” simgesini yakıştırması da yanılmadığımı düşündürtür bana.



Şiire hevesli olup da büyük şairlerimizin kitaplarını karıştırmadan, onlar hakkında yazılmış romanları, öyküleri okumadan olur mu? Olmaz… Sadece olmaz değil, olamaz da. Bu minvalde şiir düşünüp şiir yaşarken ve takvim yaprakları gene mart ayında ilerlerken içim kaynamaya başlar. Mart ayıyla silkinen, canlanan, tazelenen doğa; başta erik çiçekleri olmak üzere hayranı olduğum tüm çiçekler; sadece insanın değil, bilcümle canlının kabına sığamaması ve aşkın kendini duyurması… Üstelik takvim yapraklarının Mart ayına vedaya hazırlandığı şu günlerde her zaman ki geç anımsamanın burukluğuyla “26 Mart Ölmeme Günü”ne geliriz.
Peşinen 26 Mart Ölmeme Gününüzü kutlarım. Olur ya, yazının şirazesi filan kayar da unutuveririz. Önce biz unutmayalım, nice anlamlı günden aşağı olmayan bu günü önce biz unutturmayalım ki kimsecikler ‘böyle bir gün mü varmış’ diye şaşırmasın.
Belleklerimizin bin bir deneyimle sınanmasından biliyoruz, toplum olarak anımsama yetimizin yeterince gelişmediğini. Bu nedenle kimine anımsatalım ki bilgilerini tazelesin kimine öğretelim ki bir sonraki anımsatmamıza değin unutmamaya çalışsın. Sözü güzellikle sürdürelim ve soralım güzelden yana: Böyle bir günü kim ya da kimler çıkarır? Siyasetçiler değil elbet! Sporcular hiç değil! İktisat dünyasınınsa böyle eften püften işlerle zaten şuncacık işi olmaz! Bu incelikli gün, elbette ki edebiyat ve sanat dünyamızın, özelindeyse şairlerimizin bir araya gelmelerinin meyvesi,  bir güzel buluşudur. Sanatın ve şiirin serüveninden ve elbette aşktan söz ettikleri bu akşamlarda doğar, “Ölmeme Günü”. Can Yücel, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Tunga Uyar, Ömer Uluç, Muhteşem Sünter, Salim Şengil, İsa Çelik, Mehmetcan Köksal, Dürnev Tunaseli, Behzat Ay, Nezihe Meriç, Yelda Karaağaç, Bahattin Yücel, Ferhan Şensoy… Bu kadar güzel insanın masasından da olumsuz sonuç değil, ölümsüz sonuçlar çıkar doğal olarak.
Ölmeme Günü’nün doğuşuyla ilgili farklı öykülerin bulunmasını isimlerin “dev” oluşlarına bağlıyorum. Çok bilinen İlk öyküyü o masanın müdavimlerinden fotoğraf sanatçısı İsa Çelik anlatıyor. Yıl 1981, darbe ertesi. Kaçaklar, hapishanelerdekiler… Ortalık sessiz, sessizlik tehlikeli, fena. Tomris Uyar’ın davetiyle bir sanatçı kalabalığı (yandığı için günümüzde bilinmeyen Krepen Pasajı’ndaki) Neşe’nin Yeri’nde buluşur. Yasaklardan, baskılardan bunalmış, rakı içip edebiyattan, sanattan söz eden esrik grup adına Tomris Uyar o günü “Rakı ve Özgürlük Günü” ilan edelim der. Olurdu, olmazdı derken grubun tanıdığı simalardan Tombalacı İsmet içeriye durgun ve bozuk biçimde girince İsa Çelik “İsmet neyin var? Biraz ölük halin var” der. Cevval zekâ sahibi Tomris Uyar, bir büyük şişe rakı ister ve İsmet’e bu şişeyi iyi saklamasını ertesi yıl, gene bu gün, bu şişeyle kutlama yapacaklarını söyler. İsa şişeyi kapar, İsmet’in rakıya dayanamayacağını seneye başka rakı getireceğini bildiğinden üzerini kâğıt kaplayıp getirir herkese imzalatır. Böylece 26 Mart günü Rakı ve Özgürlük günü, ölük İsmet nedeniyle Ölmeme Günü olarak edebiyat tarihimize kaydolur.
Ölmeme Günü’nün ortaya çıkışıyla ilgili ikinci öyküde grubun arasında yer alan ya da gruba sonradan katılan, kimilerinin Destina diye andığı, tanınmayan bir Rum kadın vardır. Herkesi merak ve şaşkınlıkla dinleterek bedenindeki iğneden bahseder. İğnenin kalbine doğru ilerlediğini, her an kalbine saplanıp onu öldürebileceğini söyler. Bunun üzerine Turgut Uyar garsondan bir şişe rakı ister ve gelen şişeyi masadaki herkes imzalatır. Şişeyi bu haliyle Destina’ya uzatarak, seneye bu gün bu şişeyi içeceğiz der ve ertesi sene aynı gün imzalı şişeden hep birlikte rakı içerler. Böylece 26 Mart’ın adı da “Ölmeme Günü” olur.
 Hangi öykü doğru olursa olsun Ölmeme Günü 1981’den Turgut Uyar’ın öldüğü 1985’e değin sürdürüldü. 1985’ten günümüze gelene değin ise Cemal Süreya’nın “Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin gün ölmezsin” dizesi eşliğinde şiir sever insanlar bir araya toplanmayı, birlikte imzalar atıp bir sonraki seneyi hedefleyen unutulmaz bir Ölmeme Günü geçirmeyi sürdürmektedirler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder